
Bilal Bey siyaset sahnesinde pek görünür oldu. Yaptığı açıklamalarla dikkat çekiyor.
2025’in son günlerinde ülkenin aydın sınıfına dair hezeyanını dillendirdi, şimdi de dindarların iyi insanlar olduğu yargısını toplumda güçlendirmenin zorunluluğundan bahsediyor, çağrıda bulunuyor.
Bilal Erdoğan’ın siyaset sahnesine bu hızlı girişi, öne çıkardığı ve tartışma yaratma potansiyeli yüksek konulara girmesi sadece ilgi uyandırmadı, bunu neden yaptığı merakını da beraberinde getirdi.
Babasının yerine geçme hazırlığının fragmanını izlediğimiz yönünde bir kanaat, mesela.
Kim bilir belki de Bilal Bey babasının 23 yıllık iktidarından kaynaklı sorunlar çerçevesinde bir özeleştiride bulunuyordur.
Mahdumun aydın sınıfına ilişkin hezeyanına odaklanalım önce…

Genç Memur-Sen tarafından yapılan “Türk Dünyası Akademisi Ödül Töreni” programında İlim Yayma Vakfı Mütevelli Heyeti Başkanı sıfatıyla konuşan Bilal Erdoğan, Türkiye’nin kültürel ve sosyolojik dönüşümüne/dinamiklerine dikkat çekmiş, düşüncelerini açıklamış.
Neler mi demiş?
Osmanlı’nın son döneminden günümüze Batı karşısında aşağılık kompleksine sahip bir zihniyetin etkisini yitirdiğini, o aydın sınıfının tasfiye olduğunu belirterek Allah’a hamdını/teşekkürünü bildirmiş.
Hamdü senalar olsun!
Ancak, toplumun saygı duyduğu, yerli ve milli bir aydın sınıfının ortaya henüz çıkmadığını, bir geçiş dönemi yaşandığını da belirtmiş Bilal Erdoğan ki kafasının oldukça karışıklığına delâlettir.
Yerli ve milli aydın?
Bu soruya cevap aramak aslında abesle iştigaldir çünkü aydın tanımlaması ile kökten çelişmektedir.
Bilal Erdoğan’ın rahatsızlık duyduğu Batı’ya öykünen ve hatta Batı’nın yönetimine girmekte can atan aydınların sadece Osmanlı’nın çöküş yıllarında değil, Cumhuriyet döneminde de varlığı sır değil.
Kadir Mısıroğlu’nun Kurtuluş Savaşı’na ilişkin olarak; “Beni tefe koyarlar ama keşke Yunan galip gelseydi. Ne hilafet yıkılırdı. Ne şeriat yıkılırdı. Ne medreseler lağvedilirdi. Ne hocalar asılırdı. Hiç biri olmazdı” sözleri belleklerde tazeliğini korumuyor sadece, kendisine teveccüh gösteren çevrelerde aydın kavramının ne denli istismar edildiğini, hatta içi boş yanını da gözler önüne seriyor.
Mustafa Kemal Atatürk’ün, Manda bir yana, en küçük bir bağımlılık ilişkisini bile onaylamadığı, “Türk ulusu ya kendi kendini kurtaracak ya da yok olacaktır” şiarı; Batı’yı uygarlık kapısı addeden fakat “Yurdumuzu dünyanın en mamur ve en medeni memleketleri seviyesine çıkaracağız. Milletimizi en geniş refah, vasıta ve kaynaklarına sahip kılacağız. Millî kültürümüzü, muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkaracağız” hedefi, aslında Bilal Erdoğan’ın aradığı aydın tarifinin ta kendisidir.
Eğer bugün Atatürk’ün işaret ettiği uygarlık yolunda aksaklıklar varsa, ülke kalkınması ve gelişmesinde bir çevre ülke konumunun ötesine geçilememişse, bunun kapsamlı sebeplerine Bilal Erdoğan da bittabi vakıftır.
Sosyal medyada siyasi mülahazalarını takip ettiğim, yararlandığım arkadaşım Hüseyin Taşkan’ın konuya ilişkin bir değerlendirmesini köşemden de duyurmak isterim.
Bilal Bey’in aydın meselesine Hüseyin Taşkan’ın yaklaşımı şöyle…

//Aydın; hıyar mıdır, koyun mudur, İHA mıdır ki, yerli ve milli olsun. Aydın evrenseldir, ülkesi için endişe eder yüksek sesle düşüncelerini dile getirir. Aydın dediğin korkmadan herkesi eleştirebilir. Eleştirilmekten de çekinmez.
Sizin aydınınız kim diye sorsam, Hayrettin Karaman ve fesli Kadir’den başka sayacak birini bulamazsın. Geçmişten bu güne muhafazakâr aydınlardan Cemil Meriç, M. Âkif Ersoy ve Sezai Karakoç gibi aydınların, siyasal İslâmcılığınızla örtüşen bir tutumu olduğunu söyleyebilir misiniz?
Diyorsun ya, “toplumun saygı duyduğu, itibar ettiği aydın yetiştirmeliyiz.” Yok kardeşim sizin bahçede aydın yetişmez. Sizin bahçe çorak, sizin bahçeniz toksitli, sizin bahçenizin gübresi kin, nefret içerikli…
Oysa, gözleriniz kör olmasaydı, ayrışmayı iktidar aparatı olarak kullanmasaydınız, geçmişte ve şimdi ne kadar çok aydınımız olduğunu görürdünüz.
Namık Kemal’den Ziya Paşa’ya, Şinasi’den Ahmet Cevdet Paşaya ve Mehmet Âkif Ersoy’a bildin mi bu aydınları. Bu aydınlar Osmanlı’nın çöküş döneminde ortaya çıktı.
Cumhuriyetin ilk yıllarında; Ziya Gökalp, Yakup Kadri Karaosmanoğlu sonrasında ise Nazım Hikmet”ten Sabahattin Ali’ye, Azîz Nesin’den Doğan Avcıoğlu’na, Zülfü Livaneli’den Uğur Mumcu’ya daha pek çok aydın yetişti bu topraklarda…
Ancak, çeyrek asır iktidardasınız insan bir tane bile aydın yetiştiremez mi be kardeşim!//
Meselenin hülasası…
Aydın olmak aklın izinde yürümektir, yani usa, akla dayalı yol almaktır ve kuşkusuz evrenseldir, eleştirel düşünceye sahip olabilmektir. Aydın tarifini yerlilik ve millilik ile sınırlarsanız organik aydınlar, dalkavuklar üretirsiniz.
Bilal Erdoğan’ın beyanda bulunduğu bir diğer çetrefil konu ise, kendisini toplumda ‘dindar olan insan iyidir’ yargısını güçlendirmek zorunda hissetmesi.
Türkiye Gençlik STK’ları Platformu’nun 5’inci Olağan Genel Kurulu’nda konuşan Bilal Erdoğan’ın şu saptamaları ilgiyi hak ediyor…
//Biz Müslümanca duruş savunuyoruz. Birilerine şirin gözükmenin peşinde de asla olmayacağız. Hem herkese hitap edeceğiz. Hem kendi kimliğimize hitap edeceğiz.
Yeniden bu toplumda ‘Dindar olan insan iyidir’ yargısını güçlendirmek zorundayız. Müslümanlar olarak bizim dinimizi doğru temsil etmemizin yolu, bu toplumda iyiliklerin kaynağının yine Müslüman insanlardan geldiğini, yine dindar insanlardan geldiğini muhakkak ve kesin şekilde yerleştirmekten geçtiğini düşünüyorum.//
Bilal Bey’i bu düşüncelere sevk eden nedenin bir kayıpla ilgisi olduğu hemen anlaşılıyor.
Yanı sıra bu kaybın nereden kaynaklandığı sorusunu da önümüze getiriyor.
Hele AKP’nin ‘dindar ve kindar nesil’ yetiştirme projesi akla gelince sorunun kapsamı da genişliyor.
Kendini, ‘bizim mahalle’ dediği muhafazakâr, mütedeyyin insanların meskûn olduğu mahalle mensubu gören Karar gazetesi yazarı Yusuf Ziya Cömert’in, Bilal Erdoğan’ın arayışını analiz eden yazısındaki şu saptamaları, aydınlatıcı buluruz.
//Toplumda ‘Dindar olan insan iyidir’ yargısı ne zaman güçlüydü?
Ne zaman zayıfladı?
Mesela, dindar olduğunu söyleyen insanlar iktidara geldikten sonra zayıflamış olabilir mi?
“İyiliklerin kaynağının Müslümanlardan geldiği algısının toplumda kesin şekilde yerleştirilmesi gerekiyor.”
Bu ‘yargı’dan veya ‘algı’dan mı müştekiyiz yoksa ‘olgu’dan mı?
‘İyiliklerin kaynağının Müslümanlardan geldiği algısı’nı kendimizi değiştirerek mi, ıslah ederek mi yerleştireceğiz.
Artık yolsuzluk yapmayarak, ehliyete liyakate önem vererek, yetim hakkı yemeyerek, insanlara adaletle, merhametle muamele ederek…
Yoksa toplumu yaptıklarımızın adalete, liyakate, ehliyete, hakkaniyete uygun olduğuna ikna ederek mi?
Yani biz doğruyuz, siz yanlış algılamışsınız mı?
Düştüğümüz yerden kalkacak mıyız? Yoksa düşmedik, ayakta mıyız?
Özeleştiriye çok ihtiyacımız var, ama müsait miyiz?//
Evet, Yusuf Ziya Cömert, Bilal Erdoğan’a ders niteliğinde cevap vermiş.
İlaveten söylemek gerekirse: din ekseninde şekillenmesi istenen bir toplum yapısı AKP’nin tüm zorlamalarına rağmen sonuç getirmedi, üstelik ters tepti.
Babasının yerine geçme hazırlığını çağrıştıran, görece özeleştiri de barındıran Bilal Bey açıklamaları, mahallesindeki oyları tahkim etmekte bile yeterli olmayabilir.
Yanı sıra, Necmeddin ismiyle müsemma dini yıldız addeden bir anlayışın ülke yönetiminde sorunlu yanlarını hesaba katmanın siyasi ısınma turlarına derinlik kazandıracağını da göz önünde bulundurmalıdır Bilal Bey!