
Oligarşik genel merkez yönetim tarzının yerel aktörlere etkilerini ele almadan CHP’deki yapısal sorunların analizi eksik kalır. Çünkü “bir elin nesi var, iki elin sesi var” misali yürüyen bir işleyiş bahis konusudur. Karşılıklı menfaate dayalı yürüdüğü içinde de genelde “kol kırılır yen içinde kalır anlayışı” zihinlere nakşedilmiştir. Öyle olacak tabii, menfaatin olduğu yerde işbirliği vardır ve ifşa korkusu otokontrolü sürekli devrede tutar.
Ancak menfaate dayalı siyasi ilişkilerde rantın paylaşımında sıkıntı çıkabilir. Herkese yetecek kadar koltuk, imtiyaz, ekonomik imkân yoktur. Kaynaklar sınırlı, menfaat zincirine katılmak için dört gözle sırada bekleyen de çoktur.
Ya paylaşım ya da sırada bekleyenlerin sabırsızlığından patlar lastik. Önce dedikodu mahiyetinde kulağınıza gelir kirli ilişkiler, akabinde bir bakmışsınız basına yansımış ve adliye koridorlarına taşınmış.
Genel merkezin yerel örgüt birimleri üzerindeki tahakkümün asıl amacı parti içi iktidarı elde tutmaktır; bunun için de yerelde taşıyıcı/kullanışlı elemanlar gereklidir. Onlar olmadan üst yapının iktidarını sürdürmesi kolay değildir. Yerelde muktedir konum elde etmek için can atan taşeronlar biçilmiş kaftandır. Onlar sayesinde kalabalıklar kontrol altında tutulur, yönlendirilir.
Genel merkezi elde tutan oligarklara hizmette kusur etmemek şarttır yerel taşeron şerefine nail olabilmek için. Sadakat fevkalâde önemlidir. Başınıza buyruk davranma imkânı sınırlıdır çünkü genel merkez gözetimi hep devrededir.
Saadet zincirinde ya da eklemlenmek için sırada bekleyen, bir istihbarat elemanı işlevi görenlerden zevkle yararlanılır. Yerel taşeron ve şürekâsında herhangi bir sapma işte bu kullanışlı elemanlar tarafından genel merkez muktedirlerine iletilir. Bu haber toplayan, yerelin nabzını tutan genel merkez muktedirleri, “abi” sıfatına haizdirler. Ona doğrudan telefon açma ayrıcalığına sahip yereldeki kullanışlı elemanlar da kendilerini önemsetmek için “abi” ile yakınlıklarını etrafa pompalarlar, caka satarlar.
Evet, ortadaki bir çadır tiyatrosudur lakin bunu “reel siyaset” deyip normalleştirenler de çoktur.
Gelin görün ki ezber bozulmaya görsün çorap söküğü gibi gelir arkası ve reel siyaset konforunda yaşayan partililerin, seçmenin gözünün açıldığı, sistemi sorguladığı dönemler de olmuştur.
Örneğin: Özal’ın prenslerinden Engin Civan, Emlak Bankası Genel Müdürü iken müteahhit Selim Edes’ten beş milyon dolar rüşvet alır ama Edes’in işini halledemez. Edes parasını geri alamayınca mahkemelik olurlar. Engin Civan rüşvet iddialarını reddedip belge istediğinde Selim Edes duruşma salonunda aynen şöyle der: “Rüşvetin belgesi mi olur be pezevenk!”
Neoliberal ekonomik düzene geçişin yansımalarından, yolsuzluğun/rüşvetin alenileştiği bir milattır bu.
İBB İddianamesinde 402 şüpheli ve 76 pişmanlıktan yararlanan itirafçı bulunsa da kamuoyundaki ağırlıklı algı, İktidarın CHP’ye operasyonu, CHP’yi ‘gayrimeşrulaştırma’, hatta kapatmaya kadar varacak sürecin başlangıcı şeklinde…
CHP yönetimi ve medyadaki görevlilerinin savunması ise ortada maddi delil bulunmadığı, itirafçıların söylediklerinin yargı sürecinde kanıt teşkil etmeyeceği ve dolayısıyla savcılık soruşturmasının kurgulanmış ve kasıtlı olduğu yönünde…
Ancak, ortadaki yolsuzluk iddialarının kanıtlanması, “Minareyi çalan kılıfını hazırlar” misali kolay olmasa gerek.
Kitabına uydurulan işlerin mevzuata dayalı, normatif bir incelemeyle saptanması mümkün olmayabiliyor demek ki Sayıştay raporlarının bazen kifayetsiz kaldığını görüyoruz.
Selim Edes’in “Rüşvetin belgesi mi olur…” veciz ifadesini de bu çerçevede ele alabiliriz sanırım…
Evet, ülkede bir ilk yaşanmaktadır; yolsuzlukları ortaya çıkarmakta devlet içi denetim sisteminin, mevzuatın dışına çıkılmıştır. İtirafçı ifadelerine itibar edilmektedir. Bu yöntemin doğru olup olmadığı köşemizin sınırlarını aşar; sıra dışı bir yönteme dikkat çekilmektedir sadece.
İktidar medyası ise, itirafçı kayıtlarına dayanarak suçlamaları yerinde buluyor.
Her iki taraf da masumiyet karinesine önem verdiklerini söylemeyi de ihmal etmiyorlar.
İmamoğlu ise kendinden çok emin, yargılamanın TRT ekranlarından yayınlanmasını istiyor. Bence dikkate alınması gereken bir talep çünkü 19 Mart’tan beri tutuklu İBB Başkanı’nın hakkındaki iddiaları kamuoyuna doğrudan duyuracak savunma hakkı önem arz ediyor.
Dahası, tutuklu yargılamaların ülkede adalet duygusunu zedelediği, kamuoyu araştırmalarında sabit… Ahmet Özer’in serbest bırakılması da gösteriyor ki, tutuksuz yargılama telafisi mümkün olmayan hatalar açısından fevkalade önem arz ediyor.
Buraya kadar yazılanlardan ara bir sonuç çıkaralım: Siyasi partilerde ve genel olarak siyasette sorgulanması gereken alanlardan biri de finans kaynaklarının oluşumu ve kullanımı olmalıdır. Çünkü siyasetin açık ve saydam bir yapıda olmaması toplumu haklı olarak güvensizliğe itmektedir. Bu nedenle parti gelirlerinin önemli bir kısmını teşkil eden Hazine yardımlarının ve özel bağışların harcama dökümlerinin (şekilsel değil) kamuoyuna açık hale getirilmesi, belki de atılacak ilk adımdır.
Bilindiği gibi, siyasi partiler toplumun çeşitli katmanlarının ekonomik ve sosyal alanda taleplerini karşılayacak politikaları belirlemek ve hayata geçirmekle sorumludur. Bu genel tespit, onların ortaya çıkış nedenidir aynı zamanda.
Ancak, toplumun güçlü kesimlerinin her zaman önde olduğu, karar alma süreçlerini etkileyerek kendi çıkarlarının peşinde koştukları da yadsınamaz bir gerçektir.
Çıkar veya baskı grupları olarak da tanımlanan bu kesimin hedefinde parti kurmak ve bu yolla iktidarı ele geçirmek yoktur. Hangi parti iktidarda olursa olsun fark etmez; amaç, kendi lehlerine program yapılması ve uygulanmasıdır. Dolayısıyla, siyasi partilere bu kanaldan gelen yardımlar daha baştan bağımlı bir ilişki yolu açmaktadır.
Siyasetin finansmanın yarattığı sorunlara siyasetçinin finansmanın da eklenmesine şaşırmıyoruz tabii. Peki, siyaseti haksız zenginleşme aracı görmenin önüne geçilebilecek mi, ya da geçmek için ne yapmalı?
Hemen akla gelen: yasalara uyulması ve siyasette etik kurallara işlerlik kazandırılmasıdır. Öncelikle kamu ihalelerinde saydam ve hesap verebilirlik uygulamada kendini göstermelidir. Çünkü devletin ülke ekonomisindeki gücü, belirleyiciliği ortadadır. İşte tam da bu noktada siyaset kurumunun ana işlevi, yani toplumsal kaynakların doğru ve dürüst kullanımı devreye girmelidir. Sadece ihalelerdeki yolsuzlukların önüne geçmek yeterli değildir. Onun ötesini de görmek lazım; plan ve projelerin, yatırımların, ihale edilen hizmetlerin de verimli olması şart.
Hadi gelin yaşanmışlar üzerinden mevzuya biraz muhabbet katalım, eğlenelim…
Yaz aylarını çoğunlukla Enez’in şirin köylerinden Sultaniçe sahilinde geçiririm. Yaz aylarına denk gelen parti bayramlaşmalarına Enez, İpsala; Meriç’te çok katılmışlığım vardır.
Yine böyle bir bayramlaşma turunda Meriç’te, ayrılmadan önce birden bire bir höykürme duydum. “Abi genel başkan Kılıçdaroğlu’nu eleştiriyorsun, ya partiden istifa et ya da ben gereğini yapacağım” diye uluorta höyküren meğer Asım Uyguner’miş. Örgütlerden sorumlu il yöneticisi koltuğu varmış altında. Uygun asker Asım’dan Hudut gazetesi köşemde yazılanlar ile partili olmak arasındaki sınırı kavramasını beklemek abesle iştigal tabii.
Partili olmaktan bir güçlünün koltuğu altında boyunu büyütmek anlayan bu suretler çoktur ve oligarşik yapıdaki genel merkezin ürettiği kullanışlı elemanlardır bunlar.
Asım’ın böğürmeleri neredeyse Küplü’den duyulurken, dönemin il başkanı Fevzi Pekcanlı’nın aracından inmeyerek memnuniyet içindeki sırıtmasından da anladım ki ortada organize bir iş var.
Partililerle bir çay bahçesinde düzeyli bir sohbete daldığımızda Pekcanlı şürekasıyla Edirne’ye yol alyordu.
Yıllar sonra, 2024 yerel seçimlerinde Filiz Gencan seçim çalışmaları münasebetiyle mahallemdeki Ziraat Odası ziyaretindeyken dönemin ilçe başkanı Yücel Balkanlı ve Asım kapıda bekliyordu. Yollarımız kesişti, ayaküstü sohbet edeyim bari dedim ve Balkanlı’ya Asım’ın cevval partili sıfatıyla Meriç’te bana attığı fırçadan tam bahsedecektim ki yine “Abi sen Kılıçdaroğlu’nu eleştiremezsin, başka da bir şey demiyorum…” türünden bir çemkirmeyle hemen ortamdan uzaklaştı ve yakındaki çöp konteynırlarının etrafında deli danalar gibi dolaşmaya başladı.
Bugün Kılıçdaroğlu’nun CHP’deki marifetlerini kavrayanlar ve ona ateş püskürenler çok elbette. Uygun asker Asım’a haksızlık olmasın, kıymeti kendinden menkul, formatlanmış, slogan/gösteri/ajitasyon siyasetine hapsolmuş, düşünce dünyaları öğretilmiş bir kanavada şekillenmiş partili çoktur CHP’de. Konjonktürün rüzgârında varlık göstermek yeterlidir onlar için. Asım, partideki muktedirler için kullanışlı bir örnek surettir. Bir prototiptir.
Recep Gürkan’ın bir dönem il genel meclisi üyesi yaptığı Asım daha sonra muteber eleman konumundan düşünce yeniden pozisyon kazanmak için ‘Gürkan Güneser-Şükrü Ciravoğlu çalışma grubuna’ eklemlenerek belediye meclis üye listesine girmeyi başardı ve seçildi, yeniden kimlik kazandı.

Kullanışlı eleman, cevval partili kimliği Filiz Gencan’ın kulağına fısıldanmış olmalı ki Encümen üyesi koltuğuna bile layık görüldü. Başkanına layık vasfını sergilemekte gecikmedi Asım.
Nur Cemaati’nin Milli Emlak’tan kiraladığı ve “konut alanı” olarak görünen arsanın “özel yurt alanı” olarak değiştirilmesi talebinin belediyece onaylanması tepki almıştı. Edirne Barosu, Edirne Kent Konseyi ve bölge halkı değişikliğe de itiraz etti. Sonuç alınamadı.
Filiz Gencan makul bir açıklama yapamazdı zira Kılıçdaroğlu döneminden miras her kesimden oy avcılığı devam ediyordu. Topu yumuşatmak uygun asker Asım’a kaldı. Biz imar değişikliği yapmasaydık Çevre ve Şehircilik Bakanlığı izin verecekti mealinde bir şeyler geveledi; Edirnelileri güldürdü.
Peki, CHP’deki yönetsel ve örgütsel işleyişten kaynaklı yapısal sorunların yerel aktörlere yansıması Asım’dan mı ibarettir? Ortada yapısal bir sorun varsa tabii ki çok aktörlü bir sahne söz konusudur.
Fotoroman siyasi hayatlar yazı dizisinden hatırlarsanız Harika Taybıllı’yı daha yükseklerde göreceğiz diye bir tahminde bulunmuştuk. Uzun sürmedi, hoppadanak oturtulduğu il başkanlığı koltuğundan Yüksek Disiplin Kurulu koltuğuna ışınlandı. Demek ki genel merkez oligarklarına sadakatini kanıtlamış ve güven vermiş ki siyasi kariyerinde bir patlama yaptı.
Bunu bir garabet görmeyip kariyerinde daha yüksek hedefler için ortalarda dolaşan, birlik beraberlik pozları veren harikalar diyarındaki Taybıllı’yı yere göğe sığdıramıyor ilçe örgüt yöneticileri.

Kendisini şimdiden milletvekili görenler bile varmış. Genel merkez oligarklarının gücü arkasında, siyaset yapar rollerde Edirne ilçe örgütlerinde salınan ve büyük teveccüh gören Taybıllı’nın “alem buysa kral benim” düşüncesine kendini kaptırması çok normal değil mi, değerli okur?
Ancak, genel merkezin yereldeki uzantısı Filiz Gencan’dır. Hamdi Sedefçi, Recep Gürkan’dan sonra kavuk Filiz Gencan’a geçmiştir zira Belediyespor ‘un gücünü esas alır genel merkez.
Nitekim Recep Gürkan’ın ilçe başkanlığı koltuğuna oturttuğu Yücel Balkanlı’yı terfi ettirerek il başkanı yapışmıştır Filiz Gencan. Selefleri Hamdi Sedefçi ve Recep Gürkan gibi genel merkezin baş taşeronu sıfatını da cümle aleme göstermiştir.
Balkanlı’nın da ayağının tozuyla hamisine gerçekleştirdiği ziyaret: siyasette sadakatin, muktedirlere hizmetin önemini yıllardır deneyimleyerek kavramış ve başka bir dünya tahayyül bile edemeyen, öğrenilmiş/öğretilmiş çaresizlik içinde debelenen partililer nezdinde, elbette hiç sorun değildir.

Son bölümde, CHP’deki yapısal sorunların genel merkezden yerel aktörlere yansımalarını irdeledik.
Eğer hülasa kıvamında, CHP’de demokratik/saydam/dürüst bir parti yönetimi, örgüt işleyişi nasıl tesis edilir diye sorarsanız yerel aktörlerin toplum yararına bir siyaset tarzını bilince çıkarmasıyla, kadere teslim olmamasıyla derim.