
Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü, orman yangınlarının ardından geçtiğimiz günlerde bir karar açıkladı:
“Yangından etkilenen alanlarda 2025–2026 av döneminde avlanmanın yasaklanmasına karar verilmiştir.”
**
İlk bakışta yerinde bir karar gibi duruyor.
Ama biraz düşününce akla şu soru geliyor:
Yanmış, kül olmuş bir alanda hangi hayvanı avlayacaksınız?
**
Oysa gerçek başka.
Ormanın içinde yaşayan canlılar çoktan kendi yasaklarını yaşadılar.
Kaçamayan, saklanamayan, göğe kanat açamayan her biri ateşin hükmüne boyun eğdi.
**
Geçen haftaki yazımda bir kaplumbağanın yangın ortasında hissettiklerini anlatmaya çalışmıştım.
Bugün ise sözü bir tavşana bırakıyorum:
**
“Ben bir tavşanım.
Adımı bilmezsiniz, bilmenize de gerek yok.
Kulaklarım o gün birden yükselen çıtırtıyı duyar duymaz dikildi.
Koştum, zıpladım, bildiğim her patikadan kaçtım.
Hızlıyım ya, gururluydum hep bundan.
Ama o gün ateş benden hızlıydı.
Arkamdan gelen alevin uğultusuna yetişemedim.
Şimdi bana diyorsunuz ki:
‘Avlanmak yasaklandı.’
Teşekkür ederim ama artık çok geç.
Benim ormanım gitti, yuvalarım kül oldu.
Avcıdan değil, ateşten kaçamadım.
Külün içinde hangi avdan, hangi yasağın faydasından söz ediyorsunuz?”
**
Yangını söndüremedik ama yasağı ilan etmekte gecikmedik.
Ne garip bir çelişki:
Ormanı ve içindekileri koruyamadık, ama şimdi “avlanmayı yasakladık” diye gururlanıyoruz.
**
Oysa gerçek yasak kâğıtta değil, vicdanda başlamalı.
Asıl yasak, doğayı hoyratça yakmak, yok etmek olmalı.
**
Ormanı koruyamadık, avı yasakladık.
Ne garip bir teselli…
Kaplumbağanın sessizliği, tavşanın çığlığı hâlâ kulaklarımızda.
Maalesef biz onları duymadık.
Şimdi ise kâğıt üstünde yasaklarla kendimizi avutuyoruz.
Ama unutmayalım:
Doğayı kaybettiğimiz her an, aslında kendimizi kaybediyoruz.