
“Zenginin malı, züğürdün çenesini yorar” denir. Ama bu kez dert zenginin malı değil. Dert yine soruyu yanlış sormamız. O nedenle soruyu doğru yerden soralım da çenemiz değil aklımız çalışsın; “O zenginlik nasıl elde edilmiş?”Hepimiz biliyoruz ki; toplumda zenginlik var ise bu fakirliğin de sebebidir. Her zaman olan ve çoğunluğumuzun bana ne dediği durum bu kez bizi çok etkiliyor. Hep birlikte ‘bana ne’ dememek gerekiyor.
Yolsuzluk, rüşvet, vurgun, soygun, kısacası haksız kazanç neden tercih edilir?
El altı kitaplarımdan birisidir Şafak Altun’un “Rüşvetten Özelleştirmeye Yolsuzluğun 100 Yıllık Tarihi” adlı kitap. Çünkü toplumların çoğunda bir yaradır rüşvet, yolsuzluk, vurgun, vs. 2004 basımı kitabı ben Ankara’dan 31 Ocak 2005 günü almışım. Bugün ülkenin durumunu, özellikle son fon olayını görünce kitabı bir kez daha üste çıkardım.
Osmanlı ve öncesindeki Selçuklu ve daha da geri gidersek övünerek anlattığımız 16 devlette ve yurttaşı olarak yaşadığımız 17. devlet olan Türkiye’mizde de yolsuzluk ve rüşvet hep varmış. Olacak da çünkü bu bir sistem ve sistemin etkisindeki insan sorunudur.Her çağda kirlenmeyi üreten egemenler ve buna karşı mücadele edenler oldu, olacak. Egemen sistemin devamı için kirlenme gereklidir ve inanın sistemin devamını sağlar, önemlidir!
Yazar; Ahmet Mumcu’nun ‘Osmanlı Devleti’nde Rüşvet’ adlı kitaptan aldığı alıntıda; “Orhan Bey zamanında Osmanlı Devleti’nin temelleri atılırken Bursa Kadısı Çandarlı Kara Halil Paşa askeri örgütlenmesinin ilk adımı sayılan yaya sınıfını kurduğunda rüşvet aldığı söylenir.” Osmanlı döneminde kadılık sistemi rüşvetin en çok alınıp verildiği makamlarmış.Yine kitaptan öğreniyoruz ki rüşvet alan ilk padişah III. Murat imiş.
Şafak Altun kitapta AKP öncesini anlatıyor elbette. Ama AKP dönemini yazacak birileri çıkarsa en azından 3-5 kitap daha yazılır! Örneğin; tarım, hayvancılık ve küçük sanayicinin ürettiklerini alım garantili yapması gereken iktidar müşteri garantili yol, tünel, köprü yapılmasına aracılık yapıyor. Müşteri yani hasta garantili hastane yapılmasını övünçle anlatabiliyor. Hem de Özal zamanındaki yap-işlet-devret değil, onlarca yıl sözleşmede yazılan müşteri kadar bizim cebimizden sermaye sahibine nakit aktarılmakta. Geleceğimiz satılıyor.
Konu gündem gereği fon vurgunu ya yazıyı biraz da o alandan ‘fonlayalım!’
Fon; bir kurumu finanse etmek, belirli bir işi yürütmek veya yatırım yapmak amacıyla bir araya getirilen para veya varlık havuzuymuş. Finansal piyasalarda en yaygın anlamıyla yatırım fonu olarak bilinirmiş. Bizdeki fonlama anlayışına göre para veya varlıkları bir havuzda toplayıp birilerine aktarma olmuş meğerse. Cumhuriyetin kurduğu fabrikalar, tersaneler ve benzeri varlıklar satıldı, yetmedi. Emeklilik sistemi değiştirilerek emekli ikramiyesi budandı, yetmedi. Çalışanlar ve emekliler yoksullukta birleştirildi, yetmedi. 31.12.2000 gününe kadar toplanması öngörülen Deprem Vergisi, ÖTV, KDV gibi her alanda vergileri toplayıp birilerinin vergilerini af ettiler, yetmedi. Yetmedi. Yetmedi. Yetmiyor…
Her iktidar gidecektir. Özellikle ülkeyi; “Cebren ve hile ile aziz vatanın, bütün kaleleri zapt edilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir” durumuna getirenler de gidecektir.
Sonu yaklaşanlar genelde daha çılgınlaşır ve eline ne geçerse toplamak ister. Çünkü her an masa yıkılabilir. Bu nedenle adeta fondip yaparlar. Benzetmede hata olmaz der atasözlerimiz; fondip, bir bardaktaki veya şişedeki içeceği aralıksız bir şekilde, tek dikişte veya bir solukta sonuna kadar içmek anlamında kullanılan bir argo sözcük. Fon vurgunu da borsayı-fonları fondip yapmak değil mi?
Ucu doğrudan bize dokunan bu durum yanında daha da acı veren; hiçbir suçu kanıtlanmamış ama aylarca hapiste olan kişilerin aile bireylerinin bile mal varlığına el konabiliyor iken fon olayında hem de örgütlü bir şekilde vurgun yapanların birkaçı dışında mal varlığına el konmuyor olmasıdır. AKP dönemi yazılacaksa mutlaka eklenmesi gereken; “(ç)aldıklarını getir, tövbe et, yeter” türü söylemlerdir. Hiçbir inançta suç işleyenin suçu bir tövbeyle yok olmaz. Hele hukukta böyle bir durum zinhar yoktur.
Bu kadar kirlenmenin olduğu bu toplumda yaşıyor isek umudumuz var diyedir. Her gecenin sabahı gibi her toplumsal gerileme veya duraklamanın da sonu aydınlanmadır, hesap sormadır. Biliyoruz ki cumhuriyet ‘fanfinfon’ liberalliği değildir, fondip ile yok edilemez. Cumhuriyet yönetimi; halkın cumhuriyeti konumuna gelecektir. Bu da demokrasi mücadelesi veren yurttaşlarla olacaktır. Yeter ki demokrasi ve cumhuriyet tanımlarına uygun yurttaşlar olalım.