DOLAR 45,5458 0.25%
EURO 53,1472 -0.03%
ALTIN 6.695,00-1,44
BIST 14.415,68-1,56%
BITCOIN 36717351,65%
Edirne
19°

AZ BULUTLU

02:00

İMSAK'A KALAN SÜRE

KENT KONSEYİ

KENT KONSEYİ
0

BEĞENDİM

ABONE OL
Geçerli görselin alternatif metni yok. Dosya adı: solduyu-1.jpg

2004 yılından beri kent gündeminde olan Edirne Kent Konseyi hafta sonu yapacağı seçimli genel kurulu ile geleceğe dair yeni yönetimini de seçecek. Çeyrek asırdır kent haklarını savunma ile gündemde olan Kent Konseyi 38. Olağan Genel Kurulu, 10. Dönem Seçimli Genel Kurulu’nda çalışmalarını anlatacak. Kentlilerin eleştirilerini ve övgülerini dinleyecek. Ayrıca çalışmalarda görülen eksiklikleri de mevzuat yenilikleri ile tamamlamayı çalışacak.

2000’li yılların bugüne göre daha özgür ve duyarlı ortamında kent meclisi, mevzuatlara göre de kendini yenileyerek Kent Konseyi adını aldı. Birçok kent konseyinden farklıydı. Genelde belediye başkanlıklarının hamiliğinde oluşanlardan ayrıydı. Kentin duyarlı kişileri ve kurumları öncülüğünde 500’den fazla kentli imza ve görüş verdi.

O günden bugüne çok zaman geçti. Kentliler ortak sorunlarda bir araya geldi. Bu zaman diliminde kent konseyinin kente neler kazandırdığını, görev alanları, basından örnekleri merak edenler Edirne Kent Konseyi web sitesinde‘kurumsal’ başlığı altındaki ‘tarihçe’ yazan kelimeyi tıkladığında, kısacası 22 yıllık kent ve Kent Konseyi tarihini okuyabilirsiniz. Kim bilir belki kendi adınıza da rastlayabilirsiniz. En sonda adı geçen her kişinin hangi sayfada adının geçtiğini de kısa yoldan bulabilirsiniz.

Kent Konseylerini duyup da nasıl ulaşırım diyenlere çok basit bir öneri; en az beş kişi olup bir sorunu çözmek üzere kendilerine görev versinler. Amaçlarını, ilkelerini, ekiplerini ve iletişim bilgilerini de alarak Kent Konseyi yetkililerine başvursunlar. Düşüncelerini Yürütme Kurulu’nda paylaştıklarında sorunun ciddiyeti de anlaşılırsa çalışma grubu olarak Kent Konseyi aktivisti olurlar. Sonrasında çalışmak ve sorunu çözmek üzerine kentlilerle birlikte mücadele, kazanım başlıyor. Ve devamında kent ve hak mücadelesi. Kent yönetimine katılımın birinci adresidir Kent Konseyi’nde olmak.

Konsey delegelerinde; valilik ve valiliğe bağlı on müdürlük, belediye başkanı veya temsilcisi, merkez muhtarları, üniversite, emek meslek örgütleri, dernekler gibi kente dair düşünen, üreten her kurum var. Elbette hiçbir kurumdan zorlama ile delege istenmez. Yazılar yazılır ve zamanında katılırsa temsil edilir. Basın yoluyla yapılan çağrılara icabet edip başvurursa delege gönderebilir. Bunların dışında Meclisler ve Çalışma Grupları asıl sivil kentli mücadele yerleridir. Kent Konseyleri gönüllü kurumlardır. Çıkar, kariyer heveslilerinin kurumu değildir.

Kent Konseylerine bakışta en yoğun yanılgı; konseylerin belediye kurumu olarak algılanması. Evet, Belediyeler Yasası kapsamında kurulması mevzuata girer ve harcamalarını da belediye yapar olduğundan bu yanılgı vardır. Maalesef birçok yerde bu algı doğru da olabilir. Demokratlığı “peşimdekiler, yanımdakiler” olarak gören yerel idareler elbette merkezi iktidarlar gibi kendilerine sadık demokratik kitle örgütü veya sivil toplum kurumu istiyorlar. Kent bileşenleri de buna meyilli ise al sana ‘al gülüm-ver gülüm demokrasisi’. Sonra belediye başkanı yenilenince o da kendi ekibini kuracak. Buradan ne konsey ne sivil örgüt ne belediye ne de demokrasi çıkar. Hani denir ya; yerel yönetimler demokrasinin beşiğidir diye bu anlayış ve pratiğe bağlıdır.

Oluşumundan beri içinde olmaya çalıştığım Edirne Kent Konseyi ülkede var olan yaklaşık 400’e yakın kent konseyinin en bağımsızlarından biridir. Örnek alınıp birçok akademisyen tarafından incelenmiş ve örnek gösterilmiştir. Kent konseylerinin amaçları aynıdır ve yönetmelikle belirlenmiştir. Ancak demokratikliği; işleyiş ve her kentliye açık olması belirlemektedir. Yerel yönetimler ve demokratik kitle örgütleri ya da sivil toplum kurumları demokrasinin olmazsa olmasıdır. Bıçak gibidir. Bıçakla da canlı da kesebilirsiniz sebze meyve de doğrayabilirsiniz. Kent Konseyi de öyle; iyi değerlendirip demokrasiye katkı da sunabilirsiniz, kendi müridi, ekibi haline getirip karşılıklı yayaya-şaşaşa da diyebilirsiniz.

Kent sorunları konusunda sosyal medyada veya birkaç kişi bir araya geldiğinde çok tartışan ve düşünce yazan kentliler var. Bu olumludur. Ancak bu yetmez. Sorunların çözümünü beklemek ve yazmak yanında elimizi taşın altına koymamız gerekir. Yönetime katılmak konusunda mevzuatlar elverişli. Önce bunları kullanmak ve sonrasında daha başka haklar elde etmek gerekir. Kent Konseyleri bunlardan sadece birisidir.

Kentli olmak; kent haklarını savunmak, kent yönetimine katılmak her kentlinin, demokratın görevidir. Bu nedenle 17 Mayıs Pazar günü AKM’de yapılacak Kent Konseyi Genel Kurulu’na katılalım. Ben delege olarak da kentli olarak da oradayım.

Devamını Oku

EMEK ANNE

EMEK ANNE
0

BEĞENDİM

ABONE OL
Geçerli görselin alternatif metni yok. Dosya adı: solduyu.jpg

Aile içinde veya eğitim süreçlerinde dinlediğimiz, öğrettiğimiz şarkıdır Küçük Ayşe. Şarkıdan giyime, ev işlerinden masallara dişi; doğurmak ve yetiştirmekten ev işlerine, erkek ise dış işlerden güvenlik işlerine, hamiliğe yönlendirilir. Şarkımızda ne diyorduk; “Küçük Ayşe, küçük Ayşe / Napıyorsun bana söyle? / Bebeğime bakıyorum, / Ona ninni söylüyorum. // Küçük asker, küçük asker, / Napıyorsun bana söyle? / Tüfeğimi çatıyorum, / Vatanımı bekliyorum. / Ben askere gidiyorum…”

Binlerce yıldır egemen olan ataerkil, daha geniş anlamıyla patriyarkal kültürü yani “soyun babadan geçtiği, ailede ve toplumda erkeğin (babanın) birincil güç, otorite ve mülkiyet sahibi olduğu toplumsal düzen” aşamadık.

Erkekler bebeğe bakmaz onlar çalışır, kazanır, karar verir, vatanı korur. Erkek güçlüdür, koruyucudur. Dişi güçsüzdür, korunması gerekendir, ev işleri, çocuk yaşlı bakımı dişinin işidir ve evde olmalıdır.

Kültürümüz olarak kuşaktan kuşağa aktardığımız bu yanlış kurgu gerçek hayata uymasa da düşünsel aidiyet, her kesimde çoğunlukla devam ediyor. Kültürel kodlamalar devam ettiğinden kadın çalışsa da bu değişim kolay olmuyor. Bu nedenle zaten iş hayatında da kadın ezilmekte ve sayılmamaktadır. Çalışan kadınların sadece yüzde onu kayıtlı. Çalışan diğer yüzde 90 ev-aile işlerinin kayıtlara girememesindendir. Oysa en ağır işler ev-aile işleridir. Ev emeği mevzuatlara girse hizmet sektörü en büyük iş kolu olacaktır.

Bakış açılarımızı genişlettiğimizde,emek eksenli bakışı egemen kıldığımızda; ev işleri, çocuk-yaşlı bakımı, ev ihtiyaçlarının karşılanması gibi birçok emeğin karşılığı olacaktır.Kırsal alanda ise ev işlerine birde tarımsal emek eklenir ki bu sayılar istatistiklerde bile görülmez.

Emek alanları, iş kolları sayılırken kayıtlı yani formel çalışmadır ve kayıtlanır. O nedenle ev/aile işleri kayıtsız yani informel alanlardır. Kadınlar bu alanlara mahkûm edilir. Formel alanda çalışan erkeklerin ikisinden biri kayıtlı iken kadınlarda bu oran beş kadından biri kayıtlıdır.

Tüm bu eşitsizliklerin sebebi dünyayı kavrama felsefemizdir. Öğretildiği gibi yaşamayı yeterli görmemizdir. Binlerce yıldır egemen olan emeğe ve özellikle kadın emeğine bakış; bizi öncelikle köle kadınlara devamında köleliğe giden bir düzeni yaşatıyor. Bilim ve bilimsel teknoloji gelişirken düşünsel sistem patriyarkal kültürünü devam ettiriyor.

Kadınlar bu düzeni değiştirecek tek güçtür. Dünya Emekçi Kadınlar Günü gibi anlamlı günler yılın her gününü kapsamalıdır. Hafta sonu egemen kültür tarafından kutlanacak Anneler Günü de bir mücadele günü olmalıdır. Resmi sözcülerin, egemenlerin dilinden Anne! Ailenin direği Anne! Cennetin ayaklarının altında olduğuna inandırılan kutsal Anne! Her gün iki-üç rakamlarıyla kayıtlara giren, hayattan koparılan Anne! Nazım dedikçe ‘soframızdaki yeri öküzümüzden sonra gelen’ Anne! Kurum amirleri veya eşleri, çocukları tarafından uğruna yemek verilecek Anne. Eşleri tarafından bir gün onurlandırılan Anne!…

Ya Emek Anne?

Anımsayalım, 2025 yılı Aile Yılı’ydı. 2026-2035 yılları ise ‘Aile ve Nüfus On Yılı’ ilan edildi patriyarkal düzenin yöneticileri tarafından. Amaç; azalan nüfusu arttırmak. Kadın, aile ve çocuk üzerinden sömürüyü devam ettirmek. Bundan sonra Mayıs ayının son haftası ‘Milli Aile Haftası’ olarak kutlanacakmış. Ne olacak?

Oysa anneler yoksulluğu en önce hissedenlerdir. Son yüz yılın Neoliberalizmi sadece kentteki değil, kırsaldaki kadınları da yoğun bir yoksullaşmaya itti. İşçi sınıfı da kadınla birlikte yoksullaştı. Bu labirentten çıkışın reçetesidir kadınların emek mücadelesi.

Emeğin değerini bulmadığı günlerde kadınlara yüklenen işlerin de emek sayılması ve değerinin karşılanması talep olmalıdır. Bu nedenle kadını aile direği sayıp kutsallaştırmak çözüm değildir. Çözüm herkesi birey olarak görmektir. Çünkü anneler dişilikleriyle, esirlikleriyle değil emekleriyle güncellenmeli ve ‘Emek Anne’ olarak toplumdaki yerini bulmalıdır. Bu önce kadınların sonra hepimizin talebi olmalıdır.Değişim ailede başlar deriz ya, o halde öncelikle kız çocuklarımızı bebek bakmaya, erkek çocuklarımızı askerlik yapmaya yönlendirmemek gerekiyor.

Emeğinin değerini bilen ve binlerce yılın esaretine alkış tutmayan ‘Emek Anne’lerin tüm günlerini kutlarım.

Devamını Oku

HERKES İŞÇİ

HERKES İŞÇİ
0

BEĞENDİM

ABONE OL
Geçerli görselin alternatif metni yok. Dosya adı: solduyu-4.jpg

Yarın İşçi Sınıfının evrensel günü. Senede bir gün işçi sınıfı, hikayesini unutmamak adına anma yapacak, bayram edecek. Üzülecek veya kazandıklarını anımsayacak, kazanacakları uğruna ant içecek.

1 Mayıs; işçinin emekçinin bayramı. Bir uyanış günü. Birlikte olmanın emeğine nasıl değer kattığını dosta düşmana gösterme günü.

1 Mayıs; olmaması gereken “Çocuk işçi” tanımının acı gerçeğini yaşadığımız gün. Daha geçen hafta“oynaya oynaya gelin çocuklar” diye mutluluklar vaat ettiğimiz gün iken bugün çocuklarımızın emekçi olduğu gün. Daha dün “ele ele verin çocuklar” diye bir ve birlikte olmalarını öğütlediğimiz gün. Milyonlarca çocuk işçinin olduğu gerçeğini yaşadığımız gün. Ölümlerin dahi gizlendiği ülkemizde maalesef gizlenemeyen çocuk işçi ölümlerini yaşadığımız gün. Ölümler o kadar çok ki, 2025 yılında çalışırken hayatını kaybeden çocuk işçi sayısı en az 94 olarak raporlara girmiş.

Çocukların büyüyüp genç olduğu zaman ani üretimde olması gerekenlerine işsiz olduğu ve iş bulanların da mutsuz olduğu bir ülkedeyiz. Sosyal devlette olmaması gereken bir diğer tanım “işsiz genç” tanımıdır. Çocukların ucuz emekçi olarak çalıştırıldığı ülkemizde gençler işsizdir. Diplomalı işsizler ordusu her gün büyümektedir. 2025 yılında genç işsizlik oranı TÜİK verilerine göre yaklaşık %15,8 seviyelerinde. Genç kadınlar ise her zaman olduğu gibi daha fazla işsiz; %24,4 dolayında.

Bir başka olmaması gereken tanım da “emekli işçi” tanımı.Bir iş kolunda onlarca yıl çalışıp emekli olmuş 17 milyon insan maalesef geçinemiyor ve iş arıyor. Onlarca yıl çalışan, emekli olunca ilgi alanlarına uygun etkinlikleri, geziler yapmayı, hobileri ile mutlu olmayı düşünen milyonlarca emeklinin iş aradığı gerçeğini yaşıyoruz.

Bu tanımların yanında “işçi ölümleri” en büyük acıyı yaşatıyor hepimize. İş kazalarında artış. 2023’te 1932 ve 2024’te 1897 işçi iken2025 yılında 94’ü çocuk 2.105 olmuş. Artık bunlar iş kazası değil iş cinayetidir. 2025 yılında iş cinayetlerinde yaşamını yitirenlerin önemli bir bölümünü 50 yaş ve üzeri emekçiler.

Bu tanımlarla birlikte bir de “kadın işçi” tanımı var. İş kolunun cinsiyeti olmadığı gibi emeğin de cinsiyeti olmuyor. Ama yoksulluğu daha çok hisseden kadın, daha düşük ücretle çalışma seçeneğini kullanmak zorunda kalabiliyor.

1 Mayıs sadece kentlerde çalışanların günü değildir. Sanayi, hizmetler veya başka bir alanda çalışanın günü olduğu kadar kırsal alandaki emekçinin de günüdür. “Tarım işçisi” konumuna getirilmiş köylüler artık aile işletmesi olarak kendi işinin patronu değildir.

Ve en acısı iş cinayetlerinde ölenlerin %97’si sendikasız. Beğensek de beğenmesek de sendikalı olmak örgütlenmeye ilk adımdır. Birlikte olabilmenin, dayanışmanın, insani duygularımızın ve emekçi dünyasının acı gerçeğine karşı direnmenin ilk adımıdır. 1 Mayıslar bu gerçekleri görebilmemizi sağlayan gündür.

Bu durum bize bir kez daha gösteriyor ki; emeği ile yaşama katılan herkes hiçbir etnik, inanç veya cinsiyet ayrımı yapmadan hepimiz işçiyiz, emekçiyiz. Safımızı da tarafımız da budur ve bu bir yaşam kavgası ise sınırları aşan bir anlayış ile birlikte olacaktır, olmalıdır.

1Mayıs bizi çağırıyor. Emek savunusunda hayata emekçi gözüyle bakış ve en önemlisi sınıf çelişkisini anlamamız gerekiyor. Bu birliktelik bizi eşitliğe, özgürlüğe, dayanışmaya çağırıyor. Sınıfsız, sömürüsüz, sınırsız bir dünya mücadelesi bizi bekliyor.

1 Mayıs’ta meydanları doldurmamız gerekiyor. Meydanlarda işçi sınıfının gür sesini yükseltmeliyiz. Her 1 Mayıs önemlidir ama bu yıl farklı; çok despot bir iktidarla karşı karşıyayız. Onları göndermeliyiz ve işçi sınıfının aydınlık günlerine doğru adım adım yürümeliyiz. Bu kararlılık ile işçi ve emekçi önce hırsızdan ve gaspçıdan sandıkta hesap soracak ve bu talan iktidarının sonunu getirecektir.

Emeğiyle üreten, alın teriyle yaşayan işçilerimiz, emekçilerimiz, çalışanlarımız ile birlikte alanlarda buluşmak dileğiyle, 1 Mayıs kutlu olsun.

Devamını Oku

OKULLARI KAPATALIM

OKULLARI KAPATALIM
0

BEĞENDİM

ABONE OL
Geçerli görselin alternatif metni yok. Dosya adı: solduyu-3.jpg

“Bugün 23 Nisan / Neşe doluyor insan / Çocuklara armağan / Bugün 23 Nisan…” diyorduk.

Cumhuriyetin ilk yıllarında, özellikle 1930–1950 arasında, okullarda öğretmenler çocuklardan 23 Nisan için kendi şiirlerini yazmalarını isterdi. Amaç sadece ezber yapmak değil, çocukların vatan, hak, özgürlük ve cumhuriyet sevgisini kendi sözleriyle ifade etmesiydi. Çünkü eğitimin amacı üretimdi.

Kepirtepe Öğretmen Okulu’nun son sınıfında iken çevre köy ve merkez okullarında bir süre staj görülüyordu. Bana köy olarak Eskitaşlı merkez olarak da Emrullah Efendi okulları çıktı.Emrullah Efendi İlkokulu’na gidince ilk merakım okulun adının nereden geldiği idi. Meğerse Lüleburgaz doğumlu eğitimci, felsefeci Emrullah Efendi’den almış. Daha sonra araştırdım; 1858 doğumlu Emrullah Efendi 2.Meşrutiyet döneminde 1910-1911 yıllarında o Maarif Nazırlığı yapmış.

“Şu mektepler olmasa maarifi ne güzel idare ederdim” cümlesini söylediği koşulları incelediğimde bir isyan cümlesi olduğunu öğrendim. Çünkü Osmanlı bütçesinin 1881-1928 arasında Düyûn-ı Umûmiye’ye devredildiği, dış borçlarını ödeyemeyerek iflasını açıkladığı yıllar. Bu koşullarda eğitim için canla başla çalışan Bakan Emrullah Efendi isyan eder ve ironik olarak okulların olmadığı bir eğitim bakanlığını yönetmenin kolaylığını vurgular.

O günden bugüne geldiğimizde o günlerde bakanlar padişahların uhdesindeki programlara, yatırımlara karşı sözler söyleyebiliyormuş. Bugün bir bakan kendisine görev veren makama karşı olumsuz, isyan cümleleri kurabilir mi?

AKP ve destekçileri olan uluslararası güçler, coğrafyamızda bir kuşak laboratuvarı deneyi yapıyor. Bu deneyin amacı; bir kuşağı geçmişten koparıp umutsuz ve biat eden bir kuşak yaratmak.Feodal yaşamdan sıyrılıp aydınlanmacı bir cumhuriyet kurmayı hedefleyen cumhuriyeti sadece isimde bırakmak. Cumhuriyeti yaşam tarzına çevirenlerin, iktidarı gökten yere/ insana indirenlerin evrensel kazanımlarını reddetmek. Sonuçta eğitim ile emperyalizmin istediği dindar ve kindar ama iyi tüketici yurttaşlar yaratmak.

Bir kuşağın öncesinden koparılıp yenisini üretememesi kuşaklar arası kopuşu sağlar. Kuşak laboratuvarı deneyi; ekonomik darboğaz, kültürel baskı, dayanışma engelleri gibi toplumsal örgütlenmeyi yok etmektedir. Sonuçta toplumsal şiddet daha anne karnında başlayan psikolojik rahatsızlıklarla örülmüş olur ve çocukluk, gençlik ve yaşlılığı da olumsuzlaştırır.

AKP devrinde gelen her bakan diğer bakanlıklardan katbekat fazla olumsuzluk yaratmıştır. Her bakanın utanmazca devrim dediği icraatlar cumhuriyetin gerçek devrimlerini yok eden karşı devrimler olarak bugünleri yaratmıştır.

Okul için eğitim için her çaresizliği yenme azmi olan kuşaklardan okula gitmemeyi yeğleyen kuşaklar yaratıldı. Yaratılan sistem sonucunda iki milyonu kız olmak üzere üç milyon okul çağı çocuğumuz okula gitmiyor/gidemiyor. Bir buçuk milyon üniversite öğrencisi yoksulluk ve aşağılanma gibi nedenlerle yüksek öğreniminden vaz geçmiş durumdadır.

Okul dışı kalan/bırakılan çocuk kendisi ve toplum için tehlikedir ve sorumlusu iktidardır. Ama asıl tehlike bu durumu ortaya çıkaran sistemdir. Bu sistem ile eğitim öğretim olmaz. Bu anlayış ile her gelen gün bir öncekinden daha olumsuz olacaktır. Eğitime bakışları, hedefleri yanlıştır. Eğitim; üretim, güven, hoşgörü gibi bilimsel kuramların öğretildiği ve üretildiği alanlardır. Toplumsal alan sorunsuz hale geldiğinde zaten güvenli ortam da sağlanmış olur.

Dahası bakanın acil kararı ile okullara getirilecek güvenlik elemanlarının ücretinin velilerden toplanması acizlik değil ise adaletsizlik ve utanmazlıktır. Bakan Yusuf Tekin’e eğitim elbisesi bol gelmektedir. Bakan değil ancak mürit başı olabilir ve acilen bakanlıktan alınmalıdır. Devamında da cumhuriyet ve aydınlanma hedefine bağlı eğitimi dini ve ticari alan olarak görmeyen iktidar gelmelidir. Bizim çocuklarımız denek değildir.

Bunu başarabiliriz ve her olayda okulları kapatmak yerine; “Bugün 23 Nisan / umut dolmalı insan / Çocuklara armağan / Bugün 23 Nisan…” demeliyiz.

Devamını Oku

NÜKLEER HANÇERİ

NÜKLEER HANÇERİ
0

BEĞENDİM

ABONE OL
Geçerli görselin alternatif metni yok. Dosya adı: solduyu-2.jpg

Artık iletişim kolaylığı sayesinde herkes her şeyi bilir durumda. O zaman neden bu kadar farklı düşünceler var denebilir. Fark bilgilerin bireysel ve kamusal yarar olarak değerlendirilmesi ve bilginin derinliğinden olabilir. Ülkemizin elektrik gereksinimi hakkından enerji üretim tesislerine kadar her bilgiyi anında öğrenebiliriz. Eksiğimiz; dünyaya bakışımızdır aslında. Bir kesimde doğru bilgi; duruma kamusal bakan, doğaya, ekolojik yapıya zarar vermeyen yatırımların olması konusundan yana iken bir başkası gidene yok edilene değil gelene değer verir.

En az on yıldır Trakya ve İstanbul dahil Marmara ve Karadeniz kıyılarını ilgilendiren bir nükleer santral öyküsü var. Bu tür tesisler deniz kıyısına kurulmak zorunda imiş. Çünkü denizin suyunu kullanacak. Bu nedenle Mersin Akkuyu, Sinop ve Kırklareli seçilmiş bölgeler. Akkuyu onlarca yıldır yapılma aşamasında ve Sinop’ta da bir başlangıç oldu. Şimdi Kırklareli gündemde. Geçmiş yıllarda İğneada denmişti. Şimdi İğneada ve Kıyıköy arasında Kışlacık köyü sınırları içinde. Çalışmalar başlamış deniyor ama resmi başvurulara ya yanıt verilmiyor ya da planlarımızda henüz yok gibi yanıtlar veriliyor.

2024 yılında vali ve bürokratlarının Vize ile ilgili bir toplantıda elektrik hattının tamamlandığı bilgisi veriliyor. Ama asıl resmi evraklardaki bilgiyi Kırklarelili yaşam savunucuları buluyor ki hem de yazılı.

Olay şudur; bir şirket aynı araziye RES başvurusu yapar. Yaşam savunucuları tüm ÇED dosyaları gibi bunu da inceler. Şirkete verilen yanıtta bu alanın nükleer santral için ayrıldığı bilgisine ulaşırlar. Böylece resmi kayıtlarda görülüyor nükleere santral. Oysa yıllardır gelen giden tüm bakanlar birkaç kelam ettiler ama resmiyette yok! Yahu devlet gizli iş yapar mı diyoruz ama yapıyor demek ki.

Bu bölge; Trakya Alt Bölgesi 1/100.000 ölçekli çevre düzeni planlarında “orman alanı”, “tarım arazisi” ve “mutlak içme suyu koruma alanı” olarak tescilli. Doğal bir eşik olan İstrancalar’ın kalbine nükleer santral kurmak deniz çayırlarını sıcak su deşarjıyla yok etmek ve Trakya’nın nefesini kesmek demek.

Santral alanı Trakya’nın Karadeniz’e dokunduğu yer.14 bin dönümlük ormanlık alan feda edilecek ki bu iki milyon civarında orman ağacının katli demek. Bölgenin ekolojik dengesinin bozulmasıdır. Bu bölge Longoz Ormanları’nın yanıdır. Bu ormanlar sıradan ormanlar değildir. Yağmur rejimiyle, yeraltı sularıyla, gölleri ve dereleriyle yaşayan bir ekosistemdir. Burası Istranca Dağları’nın kalbidir.

Bu sakin alan eşsiz doğası, tarihi kalıntıları yanında bölgenin balık ambarı olan bir balıkçı kasabasıdır. Olağanüstü bir biyoçeşitliliğe sahip alan İstanbul’un havasına, suyuna can veren doğal bir sigortadır. Aynı zamanda Ergene Havzası’nın su kaynağıdır. Koruma altındadır. Buralardan çıkan sular içme suyu kıvamındadır. Ergene’ye ulaşmak için kıvrım kıvrım akan derelerdir hepsi. Bu temiz sular Çerkezköy, Çorlu, Muratlı’ya doğru akarken yanlış politikalar sonucunda kirli sanayi alanından geçerler ve zehir taşımaya başlarlar.

Trakya’da 1970’lerden beri devam eden denetimsiz sanayi yetmemiş. Tüm bölgeye yayılan taş ve maden ocakları, yanlış yerlere dikilen rüzgâr enerji santralleri yetmemiş. Trakya’mız ve İstanbul yapılanmaya açılan tarım ve orman arazileri ile suyu, havası, toprağı ve ormanı ile tüketilmeye çalışılmıştır. İşte bu özel ve güzel bölge nükleer santral ile topluca hançerleniyor.

Yaklaşık 14 bin dönümlük ormanlık alan risk altında. Milyonlarca ağaç, sayısız canlı yok edilecek ve geri dönüşü olmayan bir yıkım, ekokırım yaşanacak. Bu alan; Trakya Alt Bölgesi çevre düzeni planında orman ve tarım alanı olarak belirlenmiş, hem de bu iktidar tarafından. Üstelik içme suyu koruma kuşağında. Anayasa’nın 169. maddesi devlete ve yurttaşa ormanları koruma görevi veriyor.

Tüm bu olumsuzlukları taşıyan nükleer santral tesisine karşı yöre halkı savunma yapacaktır haklı olarak. Trakya Platformu ve Trakya Kent Konseyleri Birliği öncülüğünde Vize’de panel düzenleniyor. Panelde projenin bilimsel, çevresel ve toplumsal etkileri kapsamlı şekilde ele alınacak.18 Nisan 2026 tarihinde saat 13.00’te Vize Belediye Kapalı Düğün Salonu’nda gerçekleştirilecek panelde, enerji politikalarından halk sağlığına, ekosistem üzerindeki etkilerden hukuki süreçlere kadar birçok başlık masaya yatırılacak. Uzman konuşmacılar, nükleer santralin olası risklerini bilimsel veriler ışığında değerlendirecek.

Trakya ve İstanbul dahil olarak tüm bölgeyi, ülkeyi ve de Karadeniz halklarını ilgilendiriyor. Bizlerin 1986 yılında yaşadığı Çernobilleri çocuklarımız ve torunlarımızın yaşamaması için bu santrale “dur” demeliyiz.

Devamını Oku
Özhanlar Mobilya