
23 Temmuz 2026 Perşembe


Dini önderlerden mucize bekler gibi siyasi liderlerden de kahramanlıklar bekleriz. Demokratik toplumlarda kahramanlar sanat sunusu olarak geçmişten geleceğe uzanır. Her toplumun geçmişten gelen kahramanları vardır. Bugünden yarına olacaktır da. Ama onlardan umut bekleme devri kapanmıştır.
Farklı inançların ve etnik yapıların kesiştiği ve bu kültürlerden oluşan toplumların yaşaması sebebiyle coğrafyamız kahramanlar diyarıdır. Bu nedenle de toplum olarak inanmasak da mucize bekler bir halimiz olduğunu itiraf edelim.
Bugün toplumun büyük bir kesimi hangi siyasi partiye oy vermiş olursa olsun zorluklar içindedir. AKP’yi iktidar yapan 3Y (Yoksulluk, Yoksunluk ve Yasaklar) durumuna geri döndük. Toplum; yoksul.Toplum; sosyal devlete ulaşamıyor. Toplum; her kesime uzanan yasaklarla kuşatılmış durumda. İktidar, iktidar kalma uğraşısı içinde kendince haklılık payı bularak tüm kozlarını kullanıyor. Bunalan toplum muhalefete yönelme çaresini bulmuş iken zorlanan hukuk ile muhalefet de karmaşaya sürüklenmiş durumda. Bu durum içinde kaos türü bir belirsizlik egemen.
Açlık sınırının 35 bin, yoksulluk sınırının yüz bini aştığı günümüzde sofrasında çeyrek but görmeyi unutan bizlere ne idüğü belirsiz ‘mutlak butlan’ ile butlanma umudu şırınga ediliyor. Mutlak butlan mıyız geçici butlan mıyız bilmiyoruz ama butları Kemal Sunal gibi camekandan izliyoruz.
İktidar, yurttaşın yaşamını iyileştirme özlemlerini karşılayamıyor. Gençlerin gelecek umutlarını taze tutamıyor.Muhalefeti kapanmaya, kendi içinde ayrışmaya zorluyor. Egemenlik milletindir diye diye halkın seçtiği yerel yönetimlere el koyarak suçlulukları kanıtlanmadan tutuklu kalmalarını sağlıyor. Emrindeki basın-yayın ile de itibarsızlaştırıp sosyal linç ortamı sağlıyor. Bu ve benzeri olumsuzluklara rağmen muhalefetin yapacağı ekonomik ve demokratik taleplerde ortaklaşmaktır. Bölünen ana muhalefeti ve diğer siyasi yapıları bir araya getirmek ve yurttaşlık sorumluluğunda yanyana örgütlemek önemlidir. O nedenle CHP tartışma ve ayrışmasına; kalan da giden de değerlidir gözüyle bakmakta yarar vardır. Toplumun umudunu pekiştirmek, mücadeleye vites yükseltmek acil görevdir.
Muhalefet olarak kahraman beklememeliyiz. Yan yana durarak hepimiz kahraman olmalıyız. Toplum olarak yalnız bırakılan kişiden kahraman çıkmaz. Özgür Özel genel başkan seçildiğinde yazmıştım; “Özgür, özgürleşirse CHP özgürleşecek, CHP özgürleşirse ülke özgürleşecek. Özgür Özel özgürleşti bence ve bugüne kadar iyi bir sınav verdi. Parti özgürleşecek iken Kara Koyun itelendi araya.
Bugün CHP ayrışıyor ve Özgür Özel dedikçe ayrılanlar gömlek çıkarmak yerine toplum için ateşten gömlek giyiyor. Önemli olan zor zamanda kararlı olmaktır. Şu an yaşanan ayrışmada da taraflar yan yana olabilecek şekilde ipleri germemeli, telleri kesmemelidir.
Kullanım süresi geçen ürünleri marketlerden toplayarak kendi marketinde satar haline getirilen uyanık pazarlamacıları üreten ortam; bize orta çağ pazarlarında olan sistemi dayatıyor. Ortadoğu ve dolayısıyla ülkemizde tarihin yeniden kurgulandığı bir dönemdeyiz. İktidara göre; muhalefet dediğin iktidarı sürekli iktidarda tutma görevini yapmalıdır! Kalan CHP bunu yapacak, ayrılan CHP eksiklerini gidererek iktidarı hedefleyen mücadelesini ülke insanlarıyla yapacak. İlhan Cihaner demişti sanırım; “İçine devlet kaçmış muhalefet olmaz.”
Yerel sorunları ve ülke sorunlarını konuşmaya zaman ayırmamak iktidarın amacı idi ve onu da başardı. Bakın ülke gündemini yazıyor, toplum olarak bunu konuşuyoruz. Oysa her gün elektrikten köprülere, doğalgazdan iletişime, pazardan markete fiyatlar artıyor ve hepsi tekel durumunda devlet kontrollü. Bunlara gelen “mutlak zam” her şeyi olumsuz etkiliyor.
Bu karmaşa içinde muhalefet belediye başkanları da zor durumda, biliniyor. Ama tek çare kentlilerle birlikte olabilmektedir. Bakın CHP’li Fındıklı Belediye başkanı ne yaptı? Sokakların kilit taşlarını belediye çalışanlarının önderliğinde şirkete vermeden imece usulü ile döşedi. Halkçılığı öne çıkaran çıkarması gereken muhalefet için bir örnek. Her belediyede olabilir, neden olmasın. Kahraman sensin…


Aziz Nesin insanımızın yüzde altmış oranında zekâ yoksulu olduğunu söylerdi. Bu iddia kimisince aşağılama sanılarak hakaret olarak algılandı. Kimisi ise kendisinin o yüzde altmışın içinde olmadığına sevinir halde bu söylemi kullandı ve maalesef kullanmaya devam ediyor.
Gerçekten yüzde altmış zekâ yoksulu muyuz? Hele de Atatürk “Türk milleti zekidir” demişken. Zekâ yoksulu olmak yerine akılcılık ve kurnazlık ikilisinde kurnazlık tercihini benimseyenler desek daha doğru değil mi acaba?
Bu tercihin sebeplerini araştıranlar var elbette. Yaşamın direksiyonunu akılcılık yoluna çevirmeyince ayakta kalabilmenin koşulu kurnazlık oluyor.Kurnazlık en az çabayla kişisel çıkarın en yararlısını kısa zaman içinde sağlayabilmektir. Gerçek bedelini ödemeden en çoğu elde etmeye çalışmaktır.Örneğin; ortak bir havuza bir bardak su dökmeyi büyük bir özveri gibi gösterip, kimseye çaktırmadan aynı havuzdan bir teneke suyu kendine aktarmaktır.
Pragmatizm denilen bu durum faydacılıktır. Yani bir düşüncenin, inancın veya teorinin doğruluğunu ve değerini sadece pratik sonuçlarına ve sağladığı faydaya göre değerlendiren felsefi bir akım. Maalesef geri kalmış veya demokratik gelişmeyi sağlayamamış toplumları yönetenler pragmatizmi çok iyi kullanırlar.
Derin konular. Bilimsel tartışmalara girmek beni aşar. Ama yaşadığımız olumsuzlukların, çıkmazların sebep ve sonuçlarını akılcılık ile değerlendirme zamanımız geldi geçiyor.
Yerleşik düzene gecikmeli geçen toplum olarak yüzlerce yıllık sanayi tesislerimiz olmadı,tamam. Bunun sonucu olarak da aklı, laikliği, bilimi, hukuku savunan burjuva sınıfı ve karşıtı emek sınıfı oluşmadı. Bu nedenle de aydınlanma kavgasının sebep ve sonuçlarını da yaşamadık.
Seçtiklerimizi de aynı mantık ile seçiyoruz. Ve bu durum hayal kırıklığı olsa da her seçimde aynen yaşanır? Yüz yıl önce mevzuat olarak verilen haklarımızı bile idareciler veriyormuş gibi sunarlar ve biz de teşekkür ederiz.
Ne olacak şimdi?
Akılcılığa dönüşün başladığı Osmanlı öncüleri ve Cumhuriyet döneminde yöneldiğimiz akılcılığı terk ettik. Popülist liderlerin hayal gücüne kurnazca taraf olduk ve geldik bugüne. Yine iki yol var. Ya kurnazlığı devam ettirerek pragmatist siyasetçilerin peşinde gitmeye devam edeceğiz. Ya da yaratıcı bir kimlik geliştirerek kendimizi mahkûm ettiğimiz o derin kölelikten kurtulup özgürleşeceğiz.
Ya içinde bulunduğumuz ‘ahval ve şerait’ durumundan kurtulma yolunu seçerek hep birlikte “Türk Milleti zekidir” sözünü dosta düşmana kanıtlayacağız. Ya da Kurtuluş Savaşı’nı yok sayan Eğitim Bakanı ve onun gibi siyasi akılların amaçlarını gerçekleştirmelerine hizmet edeceğiz.
Bugünlerde yaşananlara ben biraz da bu gözle bakıyorum. Yıllardır akılcılıktan ayrılıp kısa vadeli kişisel çıkarlar için peşine düştüğümüz pragmatist siyasiler, yeni bir oyun peşindeler. Bu kez bir defa da olsa akılcılığı seçelim.
Ben, alın teri dökenlerleyim. Ben, dağda, bayırda, tarlada, fabrikada, grevde olanlarla birlikteyim. Ben, bir anlık kazanım için kurnazlık yapmayıp geleceği kuracak olan akılcılıktan yanayım. Sağıma soluma önüme arkama baktım ki hepimiz aynı yola doğru yönelmekteyiz. Yaşadık ve gördük ki kısa vadeli kişisel çıkarlar geleceği yok ederek köleliği uzatıyor. Akılcılık ise kısa vadeli bedeller ödesek de uzun vadede geleceği aydınlatıyor.


Bazıları gülmeye ceza verse de gülmek yakışır insana. Gülmek birçok şekilde ve kişiye, zamana göre değişse de güzeldir. Gülme araçlarından en önemlisi ise komedidir. Komedi, temel amacı izleyiciyi veya okuyucuyu eğlendirmek, güldürmek ve genellikle güldürürken düşündürmek olan bir sanat ve edebiyat türüdür. İnsan doğasının kusurlarını, günlük yaşamın absürtlüklerini ve toplumsal aksaklıkları abartılı ve mizahi bir dille ele alır.
İlk olarak Eski Yunan döneminde bağ bozumu tanrısı olan Dionysos için yapılan törenlerde ortaya çıkmış. Bu törenlerde komos isimli eğlence alayları yapılmaktaymış. Farklı kılıklarda insanlar flüt çalan birinin arkasından çeşitli taşkınlıklar yaparak sokaklarda dolaşmaktaymış.
Komedi günlük yaşamdan esinlenerek yazılmaktadır.Karakterler de genellikle halktan insanlardır.Bu tür komediler insanları eğlendiriyor olsa da derinliğinde düşündürme, kendimizle alay ederek dersler çıkarma ön plandadır. Etliye sütlüye karışmayan komediler de vardır. Egemenin tepkisini çekmek yerine basit sarhoş esprileri, cahil görünümlü insan komedileri, şive yorumları, giyim ve cinsellik şakaları gibi komediler komedi yapılamayan zamanlarda öne çıkar.
Komedyen Ricky Gervais’n dediği gibi;“Komedi rahatsız edici olma hakkına sahiptir ve hatta çoğu zaman öyle olmalıdır. Sözler insanları incitmez insanlar ancak sözlere kendi verdikleri anlamla incinir.” Kısacası sorun, komediyi yapanda değil izleyendedir.
Bazı konuşmaları ba(ğ)zı insanlar sevmez ve ‘inancıma’ veya ‘kimliğime’ dil uzatıldı diyerek yasaklamayı savunur. İhbar ederler ve susturmaya çalışırlar. Maalesef sanatın fıtratında olan ceza alma komedide daha fazladır. Çünkü komedi aslında bir isyandır. Sosyal iklime göre değişse de egemen olanın fıtratımda cezalandırmak vardır. Kim adına? Toplum adına!
Son 45 yılın komedyenlerine baktığımızda, 1980 Kenan Evren darbesi öncesinden gelen Metin-Zeki veya Levent Kırca, Ferhan Şensoy politik hiciv olarak milyonlar tarafından her gün izlenmekte. AKP’nin başkanlık sistemi döneminde ise politik komedi yapan yok gibi. Cem Yılmaz, Ata Demirer, Yılmaz Erdoğan, Hasan Can Kaya, Tolga Çevik, Şahan Gökbakar (Recep İvedik) ilk akla gelenler. Son yıllarda öne çıkanlar. Yaptıkları basit gülmeceler, cinsellik muhabbetleri, skeç türü söz göndermeleri ile sınırlı. Bunun nedeni elbette sanatçının yetmezliği değil idarecilerin yetmezliği.
Komediyi seven bir toplumuz. Komedyen içi kan ağlayarak düğmeye iğne-iplik geçirir gibi sözcük ve mimik seçerken biz güleriz haklı olarak. O gülmeler bizi rahatsız etse de yasaklanmasını isteyemeyiz. Herkesin kimliği de inancı da kitabı da tercihleri de kendisini bağlar. Hepimizin bir uç siniri vardır belki. Ama bu başkalarının hayatını kısıtlamakla olmaz, olmamalıdır. Kim ne yaparsa yapsın Deniz’in dediği gibi ‘neşemizi çalamayacaklar’. Kadınlar ve çocuklar başta olmak üzere gülmemize yasak getirenler de bilmelidir ki; bizim neşemiz; Nasrettin Hocalardan Neyzen Tevifiklere, Sadri Alışıklardan Ferhan Şensoylara gider ki o ünlü gülüşüyle Adile Naşit’in ahahahahihihihilerindedir.
Deniz Göktaş adlı komedyenin ‘Ölü Deniz’ adlı bir gösterisi nedeniyle tutuklanması herkes gibi beni de üzdü ama gülmeyi unutan bizlerin de gülme umudunu tazeledi. Komediyi drama çevirmekte mahir idarecilerimiz dört yıldır değişik yerlerde oynayan ve sosyal medyada milyonlarca kez izlenen oyunu nedeniyle tutuklandı. Tanrılar komedyen bedel istemiş olmalı ki Deniz seçildi. Oysa Deniz yurt dışında idi. Geldi. İfade için emniyete gidecek iken hava alanında polisler aldı ve kayıtlara ‘yakalandı’ diye geçildi. Suçu kendi ifadesiyle; ‘kasten adam güldürmek!’
Bu tutuklamanın arkasındaki güç ve güçlünün hiçlik içinde olduğu bir hinlik var. Bizi güldürenlerin de tez gülebilmesini diliyorum.


Havalar ısınınca kentteki atıkların beş duyumuza etkisi daha başka oluyor. Geçende çevre günü nedeniyle Kocasinan Mahalle Muhtarı Canan Koca sosyal medyada paylaşmıştı;
“Çevre Haftasında ÇEVREŸE yakışan görüntülerle günaydın. İçtiğiniz PET ŞİŞELERİ, TENEKE KUTU IÇECEKLERİ LÜTFEN ÇÖP KUTUSUNA ATINIZ. BIZLER VATANDAŞ OLARAK GÖREVİMİZİ YAPALIM. BIRAZ VİCDANIMIZLA HAREKET EDELİM, LÜTFEN.”
Altında da mahallesinden kötü örnekleri fotoğraflamıştı. Benzeri uyarıları birçok kentlimiz de sık sık yapmaktadır. Bu elbette bir farkındalık yaratmaktadır.
Kentler uygarlığın beşiğidir. Kentler hepimizindir. Kent suçları oluyor ve fotoğraflara olumsuz yansıyorsa bu hepimizin hatasıdır. Konteynırın içine konması gereken atığın yerlerde ne işi var? İnşaat atıklarının, ağaç dallarının sokakta, yaya kaldırımda, konteynırın yanında ne işi var? Kentin temizliğinden elbette yerel yönetimler sorumludur. Ama muhtar Sayın Canan Koca’nın da dediği gibi “biraz vicdanımızla hareket edelim”.
Her şey ailede başlar, eğitim süreçlerinde gelişir der bilim insanları. Bunu bilir ve uygulamaya çalışırız. Çocuğumuz odasından sorumludur. Tamam. Ama kapıdan çıkınca apartman merdivenlerinden Saraçlar Caddesi’ne, ormanımızdan denizimize kadar her ortak yere de sahip çıkması, koruması gerekmez mi?
Çok kez yazdım, bizim kuşak öğretmenler olarak uyguladık da. Okul bahçesinin temizliği, ağaçların korunması öğrencilerin görevidir. Öğrenci velisi olduğum sıralarda toplantılarda bunu söyledim ve her gün okul bahçesinin temizliği sonrasında sınıflara girilmesini önerdim. Veliler isyan etti. Neymiş çocuğumuz temizlikçi miymiş, aile birliğine niye para veriliyormuş falanda falan. Okulda geçen her anın eğitim olduğunu bizlerin kabul etmesi gerekiyor.
Biz böyle değildik elbette. Biraz yaş almış kişiler olarak değerlerin, dayanışmanın, imecenin ne olduğunu biliriz. Ama kentte ama köyde yaşadık. İçinde yaşadığımız sistem bizi para ve varlıklara yönlendirdi. Unuttuk ve kendi dünümüzü bile yarınımıza aktaramadık. Sorumluyuz.
Öte yandan kent içindeki hayvanlar için çok iyi niyetle yapılan hizmetler! Evdeki gıda atıklarını sokaklara, yeşil alanlara, kaldırımlara bırakmanın artı ve eksisini düşünmemiz gerekir. Birlikte belirlenen bir yerde veya çevre yaşayanların gönüllü düzenlediği, hizmet verdiği yerlere bırakılması gereken bu atıkları herkes istediği yere atmamalı. Hayvan sevgimizi kanıtlayacağız diye evin atıklarını sokağa bırakarak başka zararlı canlıların da oluşmasına olanak sağlıyoruz.
Kent veya ülke temizliği, değerlerin korunması idarelerin ve vatandaşların görevidir. Biz her görevi seçtiklerimizden bekliyoruz. Okul temizliğinden evladını sorumlu tutmayan ebeveynler olduğumuzda kent ile ülkenin temizliği ve korunması, savunulmasının da biz yurttaşların görevi olduğunu unutuyoruz.
Dünya kupası maçlarında Brezilya’ya yenilerek elenen Japonya oyuncuları maç sonrasında seyircisinin bulunduğu tribünlere giderek saygıyla eğildi ve özür dilediler. Seyirciler de stadı terk ederken yine atıklarını toplayarak temiz bırakma geleneklerini yinelediler. Çünkü Japon yurttaşı toplumsal yaşamın her alanında ortak alan bilincini geliştirmiştir. Onlar da insan bizde insanız. Neden bilinçli ve sorumlu olamıyoruz?
Hepimizin şikayetçi olduğu temizlik, kirletmemekle başlar. Kirlilikten rahatsızlık duyma olarak gelişir. Bu kültürümüze egemen olmalıdır. Bu da bizlerin elindedir.
Doğa kendi içinde temizdir. Doğanın bir parçası olan insan da temizdir. Kirlilik sonradan kazanılan bir davranış ve alışkanlıktır.Doğadan ve doğuştan gelen bu özelliğimizi koruyamadığımızdan dolayıdır ki; toplumsal yaşamda, siyasette, ticarette, insan ilişkilerinde kirlenmişlik egemendir.
Bu kirliliğin sonucudur ki; Keşanlı Aliler ücreti ödenmiş memetlere, adalet yürüyüşçüsü kemaller butlan kemallere, sosyal devletler soyguncu devlete, yoksulun cumhuriyetinden sermayenin otokrasisine doğru gider dururuz. Uyanalım,doğadan ve doğuştan gelen özelliklerimize, aslımıza uyalım. Bu kez olumsuz değil olumlu değişelim. Değişmez isek, yüzyıllardır yaşadığımız burjuva demokrasisinden sosyalist demokrasiye geçemezsek acıyla ve saygıyla andığımız 2 Temmuz 1993 Sivas yangınları hepimizi yakacak.


İnsanın sağlıklı yaşaması için umutlu olması gerekir. Umutlu olması için de hayaller kurup bunların peşinden koşması önerilir. Ülkemizde bunu başaramamanın verdiği bir karamsarlık olduğu doğrudur. Bu nedenle olsa gerek artık anonimleşen bir cümle söylenir oldu;”Hayaller Paris, gerçekler Somali”.
Ben 8-10 yıl önce değerli dostum Turan Şallı’nın bir yazısında okumuştum. Özellikle sosyal medyada ve günlük dilde anonim olarak yayılmış popüler bir hiciv ve mizah kalıbı olan bu cümle sınırsız erişim ortamında geniş kitlelerce benimsendi. Hedeflenen yaşam, lüks veya başarı hayali ile karşılaşılan acı gerçeklerin arasındaki çelişkiyi vurgulamak amacıyla kullanılmaktadır.
Günümüz durumu tam da öyle maalesef.
Öğretmen olmak için yıllarca okuyorsunuz. Kamuda mesleğini yapmak istediğinizde yazılı puanınız yüksek olsa da mülakatta eleniyorsunuz. Çünkü iktidara yakın değilsiniz. Yaşamak için bir özel okulda görev aldığınızda ise geçinemeyecek bir ücreti sadece okullar açık iken alabiliyorsunuz. Sebebi; ‘Taban Maaş Güvencesinin Kaldırılması’.
Eskiden özel okulların, devletteki emsal öğretmen maaşından daha düşük ücret veremeyeceğini belirten kanun vardı (5580 Sayılı Kanun md. 9/2). Bu madde 2014 yılında dershane sahiplerinin önerisi ile yürürlükten kaldırıldı. Bu durum, öğretmen maaşlarının asgari ücret seviyelerine kadar gerilemesine yol açtı. Hayal; öğretmenlik, gerçek; hak peşinde koşan eğitimcilere şiddeti.
İktidarın tercihi; elbette dershane patronlarından yana.
Uzunköprü, Eskişehir ve diğer yerlerde maden ocağı işçilerinin bazıları günlerce direndi kazandı, bazıları direnmeye devam ediyor. İstedikleri yeni haklar değil kazanılmış haklar. Aylarca maaşlarını alamadıkları için sokaklarda. Paris’i hayal etmiyorlar; acil gıda ve diğer masraflarını karşılamak derdindeler.
İktidarın tercihi; elbette özel okul patronları gibi, burada da maden patronlarından yana.
Tarlasından kovulan, ağaçları kesilen köylülerin de hayali var. Onlar da Paris çiftçisi gibi olamayacaklarını biliyorlar. Ama Somali de olmak istemiyorlar. Yani ürettikleri değerine göre alınsın istiyorlar. Maden uğruna yüzlerce yıllık meyve ağaçları kesilmesin istiyorlar. Konut veya maden uğruna verimli tarlaları yok olması istiyorlar. Çiftçi olarak ülkede yetişen ürünlerin dışarında alınmasının zorlaştırılmasını istiyorlar.
İktidarın tercihi; elbette özel okul patronları gibi, maden patronları gibi burada da ithalatçı patronlardan yana.
Kamuda veya özel işyerlerinde hakkı yenen tarihi değiştirmesi beklenen sınıf; işçi sınıfı, sarı sendikaların sözleşmeleri sonucu hayal bile kuramaz haldeler. Ama bir hayalleri var ki yine yeniden örgütlerini güçlendirerek sarıdan kırmızıya dönüştürecek ve sınıfsal görevini anımsayacaktır.
Veya; onlarca yıl çalışmış ve yaşı geldiğinde emekli olup rahat bir yaşam isteyen milyonlarca emeklinin hayali sabun köpüğü gibi uçup gitti. Yetkili kişilerin utanmazlık derecesinde sözleri daha da yaşlı yaptı emeklileri. Emekli olunca Paris hayali kuranların karşılaştığı gerçek evden çıkamamak, çıktığında da çöpe atılan sebze ve meyve peşinde koşmak.
İktidarın tercihi; elbette özel okul patronları gibi, maden patronları gibi, ithalatçı patronlar gibi, kendi de patron olan patronlardan yana.
Oysa biz farklı iş kollarında üretsek de aynıyız. Rengimize, cinsiyetimize, tercihlerimize, etnik yapımıza, diplomamıza bakarak ayırmıyorlar bizi. Hepimizi sömürüyorlar. Verdiğimiz emek, döktüğümüz alın teri. Sömürenlerin birleştiğini biliyoruz da biz neden birleşemiyoruz?
İktidarın Paris hayalini kurdurma çabaları gerçek ile yok olmuş durumda. Tüm mağdurların birlikteliği geliyor; “yetti gari” diyor ve “devlet kim?” diye sorguluyor. Başka çaremiz yok. Ya hepimiz birden otoriter bir rejime gireceğiz ya da hayal kurabileceğimiz ve bunu gerçekleştireceğimiz ülkeyi kuracağız. Özgür bir ülkede kentlerimizi ve köylerimizi yöneteceğiz.
İktidar; Paris hayali kurdurup Somali örneği yaşamı dayatıyor olabilir. Buna son verecek olan da bizleriz. Çünkü biz halkız. Çünkü biz çoğunluğuz. Çünkü biz tarihin sayfalarında da hep kazandık yine kazanacağız.