
04 Ağustos 2026 Salı


Yıkanmış çamaşırlara bakarak derin düşüncelere dalmıştı yine. Önüne 50 yıllık memur emeklisi karısının getirdiği kahvesine şöyle bir göz attı sıkıntıyla.
Bütün yaz boyunca üst katlarını kullanmadıkları yazlıkta giriş katında yaşıyorlardı.
Çalışma yaşamının büyük bir bölümünde çalıştığı kamu kurumunda yöneticilik görevlerinde bulunmuş, emirler vermiş, doğru yanlış demeden verdiği kararların yerine getirilmesini izlemişti.
Yaşın dolmasını beklemeden aynı yıl emekli oldular karısıyla birlikte. Torun bakma görevi vermişti çocukları. O büyük şehirde yıllar boyunca farklı evlerde yaşayan torunlarının büyümesini izlediler. Torunlar büyüdü, onlara yol verildi, bitmişti görevleri artık. Çocukları onları gönderirken; “artık dinlenin” demişlerdi.
Kışın Edirne’de yazları da Saros’un bu ücra köşesinde yazlıkta geçirmeye başladılar. Daha geldiği gibi ilk genel kurulda yönetim sorumluluğunu almasa da ipleri eline alma zamanı gelmişti artık. Neydi bu yazlığın, bahçenin hali böyle. Esti gürledi, bağırdı, çağırdı daha ilk genel kurulda, “Böyle yöneticilik mi olur?” diye.
Her yönetime geleni bir yılda canından bezdirdi. Artık sitede kimse yöneticilik te yapmak istemiyordu. Sırayla olsun dedi, iki yıl sonra çekilmez tavırları yüzünden sıra da tutmadı, zorla birini yalvar yakararak yönetici yapıyorlardı genel kurullarda.
Az mı emek vermişti bu yazlığın kooperatifi sürecinde. Gerçi bazı hatalar da yapmışlardı yöneticilik dönemlerinde. Bilmeden ama. O hatalar yüzünden sitenin bütün üyeleri büyük maddi kayıplar yaşamışlardı. Olsun, yedi sene sonunda yarım yamalak da olsa bitmişti ya sitenin inşaatı onun sayesinde önemli olan da buydu.
İki yıldır nedense çocukları ve torunları da gelmez olmuştu Edirne’ye de, yazlığa da. Karısının dediğine göre kimse onun kahrını çekemiyordu artık. Ne demekti efendim? Evet biraz asabiydi ama yönetici yöneticiliğini, evlat evlatlığını da bilmeliydi.
Bir defasında evde temizlik konusunda kendisinden yardım isteyen karısına da haddini bildirmeye kalkmıştı; “Bu evin reisi benim, senin işin temizlik ve yemek” diye söylenmeye kalktığında karısı açmış ağzını, yummuş tu gözünü;
“Yeter be adam, 50 yıldır çalıştım, çocukları büyüttüm yetmedi, seninle birlikte torunlara da baktık, çocuklarımız, torunlarımız bile senin bu nalet huyların yüzünden kapımızı açmıyorlar, hizmetçiliğini yapıyorum bari temizlikte yardımcı ol”
Ancak evin bütün temizlik işini üstüne alınca sakinleşmişti karısı, yoksa bilirdi inadını karısının önüne bir tas çorba bile koymayacağını da.
Bunları düşünürken yöneticinin site genel kurulu için daha tarih vermediğini anımsayınca sinirlendi yine. “Yakında olur toplantı, bir yıldır bekliyorum, bak ben ne yapacağım o iş bilmez yöneticiyi, kimseye söz bile söyletmeyeceğim, hep ben konuşacağım genel kurulda” diye söylenirken kahve boşunu almaya gelen karısının sert bakışlarını görünce başını sinekliğin ardından sitenin geniş bahçesine çevirdiğinde durmadan öten cırcır böceğine kızdı bu sefer de..


Tren yolculuklarını hep sevmişimdir. İlk tren yolculuğum 1987 yılı kışında askerlik dönüşümde Kurtalan’dan İstanbul Haydarpaşa limanına kadar 45 saat 20 dakika sürmüş, yolda yanımdaki tandır ekmeği ve haşlanmış yumurtayı bitirmiştim.
Emekliliğimin sonrasında İstanbul’a yolculuklarımda zamanım uygunsa hep treni tercih ettim. Sirkeci’de biten yolculuklarımda İstanbul’u gezerek, işlerimi hallederek keyfini çıkardım her defasında balık ekmeğin tadına bakıp, dönüşünde de varsa yanımda bir şişe şarapla yol boyunca finali tamamlamıştım.
Bisiklet yolculuklarımda da riski göze alarak gittiğim Edirne Garı’nda şansım yaver giderse anlayışlı kondöktöre denk geldiğimde Trakya ortalarına kadar giderek dönüşlerimde bisikletimle yolculuklarımın keyfini sürdüm. Bazen de Edirne garında bindirilmediğim trenin arkasından ters ters bakarak gidonumu Edirne köylerine çevirmek zorunda kaldığım da oldu.
Sonraki yıllarda kurallar iyice sertleşti ve asla bisiklet almaz oldular trene. Ne saçma bir uygulama. Yıllar önce bir müsteşarın imzasıyla “trenlere sadece katlanır bisikletle binilebilir” maddesi yüzünden Türkiye Cumhuriyeti’nde halen trenlere bisiklete binilemez durumda.
Oysa Bulgaristan ve Sırbistan’da her vagonda bisiklet asma aparatları var. Bisikletle mi bindiniz, asıyorsunuz aparatına bisikletinizi, istediğiniz durakta inerek devam ediyorsunuz yolculuklarınıza. Medeniyet farkı işte, bisiklet bizde halen tatil hediyesi olarak kabul ediliyor, trafikte durumumuz ortada.
Edirne Tren Garı ne güzel bir gardı oysa. Nedendir bilinmez yıkıldı, yerine yıkılanın benzeri yapıldı. Aradaki farkı bitince gözlerimizle göreceğiz artık.
Hızlı Tren macerasının önümüzdeki yıl başlayacağı açıklandı. Şu anda deneme sürüşleri yapılıyormuş.. Çok mu zor bu seferleri Sirkeci’ye, oradan denizin altından Anadolu içlerine, Doğu’ya doğru, belki de Gürcistan içlerinden Asya steplerinden Çin denizine kadar uzatmak?
Çatalca’dan başlayıp Çayırova’ya kadar Yavuz Sultan Selim Köprüsü üzerinden geçecek olan yeni bir hattın ihalesi için hazırlıklar yapılmış, ne zaman ihaleye çıkar, ne zaman biter, ömrümüz yeter mi zaman gösterecek. Edirne’den bin, Anadolu’yu baştan başa geç, hayali bile güzel. Yaşarsak göreceğiz artık.
Saatte 200 km hıza çıkabilen hızlı trenlerle 1.5 saatte gidilebilecekmiş Edirne’den Halkalı’ya. Oradan aktarmalarla istenilen yerlere. İyi bir süre bu, hızlı gerçekten de. İşi, gücü olanlar için zaman önemli ilgi görecektir düzenli olursa bu seferler.
Bisikletten yine söz eden yok. Vagonlarda her türlü yolcuya verilen önem ne yazık ki bisiklet yolcusu yok sayılarak uygulanacak gibi gözüküyor daha şimdiden. Oysa Türkiye’de bütün hatlarda vagonlarda bisikletliler için yer ayırtılsa bisiklet turizmi Türkiye’de ayağa kalkar, ekonomiye de faydalı olur.
Şu anda Edirne İstanbul arası otobüs fiyatları Türkiye’nin km bazında en pahalı hattı olarak biliniyor. Hızlı tren başladığında otobüs fiyatları tren fiyatlarına göre bakalım rekabet edebilecek mi? Hızlı tren bilet fiyatları ne olacak? Halkın durumu düşünülerek mi fiyat uygulanacak, yoksa sadece ekonomik durumu iyi olanların kullanabileceği bir ulaşım aracı mı olacak Hızlı Tren?
Yaşayıp göreceğiz.


Kahvenin önünden geçerken her masaya teker teker soruyordu yaşlı kadın; “Evladım Tredaş’a nasıl gidebilirim, burdan minibüs geçiyor mu?” Kahvedekiler de hep aynı şekilde yanıtlıyorlardı “Yukarıdaki duraktan teyze…”
Belki kırk yıl olmuştu ilk ve son elektrik faturasını ödediğinde.
Yeni evliydiler daha, bütün gün çalışan kocası faturayı ve elektrik parasını eline tutuşturmuş, “Belediye arkasında elektrik kurumu var, git oraya öde” demişti.
Bir daha da hiç fatura ödemeye göndermedi kocası onu. Fırsat mı vardı sanki göndermeye. Arda arda gelen iki oğullarıyla ilgilenmiş, onları büyütmüş ama fakirlikten okutmayı başaramamışlardı. Oysa iki oğlu da çok akıllı çocuklardı ve öğretmenleri onların okuması için defalarca konuşmuştu çocukların anneleriyle.
İşte şimdi bir ay önce ölen kocasının arkasından eve gelen elektrik faturasını ödemesi gerekiyordu. “Elektriğini keserler ödemezsen” demişti komşusu.
Kocası girdiği işlerde eninde sonunda mundar çıkarır, kavga eder ve atılırdı işinden. Emekli olana kadar yapmadığı iş kalmamış, en son bir çay ocağında çalışarak ancak evin ihtiyaçlarını karşılamaya çalışmıştı.
Az mı yalvarmıştı çocukları okula başlayınca “Adaammm bende gireyim fabrikaya be, bak kızanlar büyüyü, anam gelir arada ilgilenir kızanlarla ben de para kazanırım evi katıklarım, günü gelince de emekli olurum.”
Kime anlatmıştı ya? Herif nuh demiş peygamber dememişti; “Bi karıya mı bakamaycam ben be? Millete rezil mi olayım seni fabrikaya göndereyim de. İki kızanımız var Allah onların rızkını verir” demişti her defasında. Rızkı veren Allah çocukların okumasına nedense izin vermemişti.
Çocuklardan büyük olanı sanayiye çırak verdi babaları. Zeki çocuktu çıraklığı ve kalfalığı kısa sürdü, askerden geldiğinde kendi dükkanını açtı, Edirne’nin kazalarda yamulan arabaların kaportalarını en iyi düzelten ustalardan birisi haline geldi, işleri her yıl biraz daha büyüdü, babasının eksik kalan sigortalarını bile ödeyerek emekli olmasını sağladı.
Küçük oğlu babasına benziyordu, her girdiği yerde sorunlar yaşadı, askerden geldikten sonra fabrikaya girdi, ordan bi kızla evlendi erken emekli olup köye yerleştiler, kızanları olmadı ama anlayışlı gelin işte idare etti kocasını, yaşayıp gidiyler şimdi sakin sakin.
Yaşlı kadın bunları düşünürken önünde duran minibüs şoförüne de sordu; “Evladım Tredaş’a nasıl gidebilirim” diye. “Bir üst duraktan teyze…”
Yürüdü yaşlı kadın bir üst durağa kadar. Önünde duran bisikletliye dikkatli bakınca tek torunu olduğunu gördü, sevinçle doldu yüreği. Toruna bisikletten inmesine bile izin vermeden “Paşaammmm” diyerek sarıldı.
Trakya Üniversite’sinde Tıp Fakültesi’nde okuyordu bi tanecik torunu, doktor olacaktı o. Sonra babaannesine bakacaktı hastalandığında, gurur duyuyordu torunuyla.
Sevgi dolu gözlerle babaannesini süzüyordu torunu. Elindeki faturayı görünce anladı torunu babaannesinin durumunu. Faturayı eline alarak babasına bir mesaj gönderdi, iki dakika sonra gelen mesaja bakarak;
“Babaannem, faturanı ödemiş babam, artık bütün faturalarını otomatik ödemeye almış, sen dert etme artık” diyerek babaannesinin elinden tutarak karşıdaki dondurmacıya girdiler. En sevdiği dondurmanın beyazıydı, dondurmasını yerken gözlerinden iki damla yaş süzülüverdi yaşlı kadının.


Gülçavuş/Sultaniçe’nin sakin sahillerinde bu yıl huzursuzluk hakim.
Arıtma sorunlu dereye akan foseptik, limanın kapatılması sorunları başta olmak üzere sahilde yaşayanlarla kamuyu temsil edenleri karşı karşıya getirmeye yetti.
Sessizce ilerleyen ve hakkında halkın ayrıntılı bilgisinin olmadığı üç konu daha var ortada.
Birincisi İMAR PLANLARI;
Planların kamuca özel bir üniversiteye yaptırıldığını duyuyoruz. Planları yapanlar masa başında haritalarla, uydu görüntüleriyle çizerek, bozarak, düzerek yapacaklar bu planları.
İmar bekleyen bir çok kesim var. Arsa alıp uzun yıllardır kendisine küçük bir yazlık konut yapmayı bekleyenler olduğu gibi rant için bekleyenler, onlarca dönüm yer kapatıp daha da büyük rant peşinde koşanların da olduğu düşüncesi hakim bu konuda düşüncesi ve bilgisi olanlar tarafından.
Rivayet odur ki; “Birileri ilin en büyük idarecine çıkarak “biz imar istiyoruz” demişler. İdareci de onlara “önce alt yapı işini çözün ondan sonra imar gelir” fikrini iletmişler. Ve her şey ondan sonra başlamış Gülçavuş/Sultaniçe sahilinde.
Gelelim ikinci konuya. ORMANLARIN DURUMU;
Geçtiğimiz yıl ağustos ayında ormanlarımız, ciğerlerimiz yandı. Büyükevren’den başlayan yangın sahile, oradan dereye kadar dayandı. Bölgedeki ormanların tamamına yakını çıra gibi yandı, bir gece de yok oldu.
Ardından bölgede bir tartışma başladı. Binlerce yıl köyün merasında olan tüylü meşeler bu tür yangınlara karşı büyük direnç gösteriyor, böyle toplu yangınlara izin vermiyor, ama çam ormanları çıra gibi birkaç saat içinde tamamen yok olana kadar yangın sönmüyor, söndürülemiyor.
Oluşan baskılar sonucunda muhtarlar ortak dilekçe verirler kamu kurumlarına. “Çam ormanı değil, meşe ormanı istiyoruz” şeklinde.
Geçtiğimiz günlerde Edirne Milletvekili Sayın Fatma Aksal’ın bölge ziyaretinde konuyu anımsatarak sordum; “Ne olacak yanan ormanların durumu?” diye.
Aldığım yanıt; “Muhtarlarımızın yazılı baş vuruları var kurumlara. Konuya gerekli hassasiyeti gösteriyoruz.”
Ardından Orman Genel Müdürlüğü Edirne, Keşan ve Enez şubelerini aradım. Sonunda aldığım yanıt:
“Önce temizleme çalışmaları yapılacak, sonrasını bilmiyoruz”
Sonuncusu RÜZGAR ENERJİ SANTRALLERİ, yani halkın deyimiyle Rüzgar Gülleri.
Bölgede bir çok yerde bu santraller için ölçüm direkleri dikildi, yıllardır izleniyor. Enerjide oluşan yüksek rant nedeniyle mera, tarla, göçmen kuşlar demeden bölgeye çöküyor RES’ler. Bölgede yaşayan köylülerin artık kabusu olmaya başlamış durumda. Nereye, ne kadar dikileceği belirsiz, meraların durumu da.
İşte bu planlar, bu cennet bölgenin geleceğini belirleyecek.
Cennette mi yaşamaya devam mı edeceğiz, yoksa cehenneme mi dönecek yaşamımız göreceğiz.


Saraçlar Caddesi’nde sabah saatleri. Doğan güneş arkada, binaların gölgeleri sol tarafta, sıcaklığını hissettirmiyor daha.
Bankanın biraz ilerisinde çınar ağacının altına oturmuş dört emekli tatlı tatlı sohbet ediyorlar. Çınar ağacı bile sanki dallarını eğmiş onların hoş sohbetlerini dinliyor gibi. Serinliğiyle onları kollamak ister gibi de geldi bana.
Yavaşça yaklaşıyorum yanlarına selamlıyorum;
“Merabayın gençler, nasılsınız?”
İlgiyle süzüyorlar beni “gençler” dedim ya gülümseyerek selamımı alıyorlar. Bakıyorum tanıdık biri var aralarında;

“Vaayyy Koçero agam da buradaymış.”
Koçera agamla (lakabıdır kendisinin) hastane önünde tanışmıştık, kontrol için gelmiş hastaneye, tanış olmuş hikayesini dinlemiştim. Uzun yıllar Mensucat Santral fabrikasında usta başı olarak çalışmış, fotoğrafını çekerek Halil Bezmen’e göndermiştim.
“Koçera agam Halil Bezmen’den de selam var sana, bak telefondan göstereyim, mutlu olmuş mesajına” diyorum.
Sohbetimiz ilerliyor. Soldaki ağabeyimiz sigortadan emekliymiş, uzun yıllar inşaat işlerinde çalışmış. Yılların ağır işlerinin izleri var sanki yüzünde. Kim bilir kimlerin evlerini yaptı gençlik yıllarında.
Koçero agamın diğer yanındaki ağbimiz de meğer tanıdıkmış, uzun yıllar camcılık yapmış Eski İstanbul caddesinde. Kırılan kalpleri onarabilmişmidir bilemem ama dükkanına gelen bütün müşterilerin kırılan camlarını yenileriyle değiştirmiş çalışma hayatı boyunca.
En sağdaki ağabeyimiz marangozluk yapmış ömrü boyunca. Ahşap ile geçen bir ömrü olmuş. Severek yapmış işini, sorduğum eski marangozlardan hepsini yakından tanıyor. He eski Edirne nedir ki, boydan boya iki kilometre, bütün Edirne birbirini tanıyormuş onun gençliğinde.
Sormadım onlara “emekli maaşçıklarınız yetiyor mu?” diye.
Sormadım onlara “yengeler hayatta mı, yoksa tek başınıza mı yaşıyorsunuz.?”
Sormadım onlara “kızanlarınız var mı, sizinle ilgileniyorlar mı?” diye.
Neden bozayım ki keyiflerini böyle sorular sorarak diye düşündüm ve hepsini tek tek selamlayarak “sağlıcakla kalasınız” diyerek ayrıldım yanlarından.
El sallayarak uğurladılar beni gençler.