DOLAR 48,76660,03%
EURO 56,0099-0,03%
ALTIN 6.860,82-0,07
BIST %
BITCOIN 3960183-0,05%
Edirne
23°

AÇIK

02:00

İMSAK'A KALAN SÜRE

DÖNGÜ 1

DÖNGÜ 1
0

BEĞENDİM

ABONE OL
Geçerli görselin alternatif metni yok. Dosya adı: ismail-demiray-yeni-1.jpg

Geç de olsa anne olduğunda ilk evladı kadar hiçbir şeyi daha fazla sevemeyeceğini düşünmüştü.

Ard arda ikisi kız, biri erkek olmak üzere dört evladının da sevgisinin aynı olduğunu duyumsadı yıllar içinde.

İlk torunu olduğunu dün gibi anımsıyordu bu hastane yatağında. Evlatlarından çok da ilk torununu sevdiğini unutmamıştı, sonraki torunlarını da ayni oranda sevmişti. Oysa şimdi torunun da baba olduğunu görmüş en tatlısı da torunumun evladı diye düşünüyordu bu hastane yatağında.

“Zor kalkarım artık ben buradan” diye hayıflandı etrafına yorgun gözlerle bakarak. Bütün gece dinmeyen, her gün biraz daha artan ağrıları yüzünden uyuyamadığı gibi başından bir an bile ayrılmayan büyük kızını da uyutmamıştı sabaha kadar.

Sabahın erken saatlerinde en küçükleri Recep yetişti hızır gibi. Yorgunluktan çökmüş  ablasını dinlenmek için evine gönderdikten sonra gülümseyen gözleriyle baktı anasına:

“Nasılsın anam, bugün daha iyi gördüm seni.”

“Ne iyiliği be kızanım, zor kalkarım ben artık ayağa, ölüm çıkar bu hastaneden, nerde küçük ablan bana çorba getirecekti” diye fısıltıyla çıktı sesi. Gıcırtıyla açılan hastane odasında çorba getiren kızını görür gibi olduğunda tekrar uykuya dalıverdi.

İflas etmişti böbrekleri. Bir yıl önce bütün tedavi önerilerine karşı çıkmış, büyük kızının evinde altı aylık sıkı bir ilaç ve yiyecek programı sonunda ayağa kalkmayı başarmış, yaz başında komşularıyla sokağın önünde sohbetlere bile başlamıştı. “İyileştim artık, ilaç milaç vermeyin bana” diyerek devam etmesi gereken tedaviye bile son vermişti kendince.

Sonunda zorlanan böbrekleri onu tekrar yatağa bağladığında artık geri dönüşün zor olacağını o da anlamış ama iş işten geçtiğini de hissetmişti. “Kader neyse onu yaşarım” diye düşünürken artan ağrıları yüzünden yine hastane odalarına sığınmıştı.

Geceler boyunca süren ağrıları izin verdiğinde kuş uykusuna yatar gibi uyuyabildiği anlarda çocukluğunu, gençliğini, yaşam mücadelesini rüyalarında görüp sayıklayarak uyanıyordu artık. Gözlerini açtığı gibi yanında olan evladından çok orada olmayanların isimlerini sayıklıyor, hepsini yanında görmek istiyordu.

“Daha dün gibiydi” diye kendi kendine sayıkladı gecenin bir yarısı. Çocukluğu, gençliği, ilk annelik yıllarını geçirdiği Balkan köyünün zorluklarını anımsayarak ufladı yatağında. Neydi o sabahtan akşama kadar ölesiye çalıştığı yıllar. Bir taraftan tarla günleri, bir ahır hayvanla uğraşları, sütü, yoğurdu, yayığı bitmeden günde üç defa köyün dışından bakır ağacı ile su taşımaları. Koca dersen işten başka bir şey düşünmez, bütün yükü karısının üzerine bırakırdı.

Yıllar sonra Edirne’yi göç etmeleri. Kira evlerinde geçen uzun yıllardan sonra ağırdan bozma bir evde bir daha annelik mutluluğunu tatmıştı.

Gözlerini açtığında o son doğurduğu evladını karşısında görünce gülümsemekten kendini alamadı.

“Anam benim” diyerek yanağına öpücük konduran *sonka’sına bir daha mutluluk gözleriyle baktı.

Doğan güneş hastane camlarını aydınlatmaya başlamıştı. Yeni bir gün başlıyordu hastane odasında, “sırayla gelir kızanlarım ziyarete beni bugün de” diyerek gözlerini doğan güneşe çevirdi.

*sonka; Doğan son evlat için Trakya’da söylenen bir söz.

Devamını Oku

KARAAĞAÇ’IN KURTULUŞU

KARAAĞAÇ’IN KURTULUŞU
0

BEĞENDİM

ABONE OL
Geçerli görselin alternatif metni yok. Dosya adı: ismail-demiray-yeni.jpg

Cumhuriyet’in ilk yıllarında yayınını sürdüren Edirne Postası gazetesi 12 Eylül 1930 tarihli sayısında manşetten vermiş haberi; “Karaağaçın Kurtuluşu”

Edirne’de kurtuluş savaşından hemen sonra sınır Meriç nehridir. Karaağaç’ta Yunanistan tarafında kalmıştır. Türkiye’nin Meriç’in öbür kıyısında ayak basacak yeri yoktur.

Savaş yüzünden iki ülke de bitmiş durumdadır. Savaşın kazananı olmaz derler, her iki ülkede de halklar perişan durumdadır.

Lozan Anlaşması yapılmış Meriç Nehri iki ülke arasında sınır olarak kabul edilmiştir. Fakat savaşın kaybedeni Yunanistan’dan Türkiye’nin savaş tazminatı talebi vardır. Yok olan ekonomisiyle Yunanistan’ın ise bir kuruş ödemeye gücü yoktur. Çözüm olarak Karaağaç ortaya konur. Yunanistan Karaağaç’ı savaş tazminatı olarak Türkiye’ye verir.

Karaağaç sınırı bugünkü haliyle yeniden çizilir ve Türk askerleri 15 Eylül 1923 tarihinde yani Edirne’nin kurtuluşundan 294 gün sonra Karaağaç’a girer ve Karaağaç Türkiye sınırları içine katılmış olur.

Karağaç ve Göç yılları. Foto Anonim.

Yetkililer Karaağaç’a girdikten sonra şaşkına dönerler. Karaağaç’ta binalar tamamen soyulmuş gibidir. Hiç birinde çatı, kiremit, kapı ve pencere yoktur. Bütün binaların üzerinden işe yarayacak bütün malzemeler sökülmüş ve Yunanistan’da sonradan Orestiada ismini alacak olan Kum Çiftliği’ne trenle taşınmıştır.

Kum Çiftliği’nde yeni bir Karaağaç yaratılmaktadır. Bütün bunlara Edirne’nin “Yıkıcılar”ı da dahil olur. O yıllarda iki ülkede de adeta çivi bile üretilememektedir. Savaşın yok ettiği ekonomileri, biten genç erkek nüfus, yoksulluk, kıtlık her yerde hüküm sürmektedir. O yüzden inşaatlardan çıkan malzemeler tekrar, tekrar itinayla kullanılmaktadır.

Yıkıcılık mesleğini yaratmış olan Yahudiler Edirne’de eski, tarihi ayakta durmakta zorlanan bütün yapıların yıkım işini yapmakta, çıkan malzemeleri itinayla istifledikten sonra ihtiyacı olanlara, Karağaç’ın imarına özellikle de trenle Yunanistan’a Orestiada’ya göndermektedirler. Küçülen, savaşlar, göçlerle nüfusu iyice azalan Edirne’de ihtiyaç fazlası binalar tamir edilmek yerine yıkılarak içinden çıkan malzemeler bir şekilde ekonomik değere dönüşmektedir.

Savaş tazminatı olarak alınan Karaağaç’ın imarı ve Orestiada işte böyle yaratılmış olur.

O dönemleri tarihsel belgelerle gün yüzüne çıkarabilecek uzman tarihçilere ve bu tarihçileri bir araya getirebilecek bir panel zamanı geldi artık.

Not; Fotolar Kültür Envanteri sayfasından.

Devamını Oku

NOHUDUN YEŞİLİ

NOHUDUN YEŞİLİ
0

BEĞENDİM

ABONE OL
Geçerli görselin alternatif metni yok. Dosya adı: ismail-demiray-yeni-4.jpg

Saros’un bu ücra köyünde en büyük kızıyla birlikte yaşıyorlardı yıllardır.

Her gün olduğu gibi kahvaltı sonrasında kahvenin en serin, rüzgar alan yerine oturdu, sohbet edecek birilerini arıyor gibiydi gözleri. Yıllar yaşıtlarını bir bir elinden almış götürmüştü onu da bekleyen geleceğe doğru. Hissediyordu bunu.

Masasına oturan yeni emekliyi görünce yüzü aydınlandı, uzaklaşmakta olan kahveci Kel İsmail’e neşeyle sesleniverdi; “Çaylar iki olsun!”

Selamlaştılar genç emekliyle. “Kimsin, necisin/” diye sorular sorarak tanımaya çalıştı, sohbeti başlatmak istercesine.

“84 yaşımdayım. Baksana buraya, yaşıtlarımdan kimse kalmadı sohbet edecek. Çok yaşamak da bela be kardeşim. Kızımın yanında kalıyorum, dört taneler, bana o bakıyor. Diğer kızlarım da düzenli ararlar her gün. Hepsi bir tarafta işte, bayramlarda buluşabiliyoruz ancak.

Hayrabolu tarafındanım, köy kökenli. Yıllarca bir çift beygirle çiftçilik yaptım okuma yazma bilmeyen anama babama baktım. Kendim evlendim daha 17’sinde. Anam, babam, 5 kardeşiz 16 yaşında karımın üstüne kaldı bütün ev işleri. Ne çekti rahmetli karım bu dünyada, hakkını ödeyemem ben onun. Sekiz sene önce bıraktı gitti beni, bizleri, dayanamadı dünyanın yorgunluğuna.

Köyde bütün iş benim ve karımın üzerine kalmıştı. İyi havalarda tarladan eve gelemiyordum. Ekimi, tohumu, biçimi, harmanı, sapı sapanı. Bitmiyordu ki iş, kötü havalara bile sevinemiyordum evde kaldığıma, bir ahır büyük baş hayvan, mandası, ineği, ağılda koyunlar, keçiler. Hepsi bize bakıyordu, anam, babam, kardeşlerim de bizlere yardımcı.

Dört dönüm bahçe ekiyorduk. Kavunu, karpuzu, domatesinden tut da fasulyesine, mercimeği, nohuduna kadar.

Sen bilir misin nohudun yeşilini? Yeşil nohudun o ‘kekremsi’ tadını. Halen kokusu burnumda, geçen gün yeni mahsul nohut getirmiş satıcı, aldım avucuma kokladım, kokladım ama kokusu bile değişmiş sanki.

Evlendikten on sene sonra İstanbul’a gittim dört kızımı da alarak. Bir de kardeşim geldi yanımıza okumaya. Çamaşır, bulaşık makinesi nerdeee? Suyu mahalle çeşmesinden taşıyarak dört sene de kira evlerinde gezindik. Tüm yük gene rahmetlinin üstünde. Sonra yaptığımız gecekonduya su bağlatırken sevincinden ağlamıştı rahmetli karım.

Aynı fabrikada çalıştım emekli olana kadar, serde solculuk var hep mücadele içinde geçti ömrüm. 69’da 6.Filo’nun protesto gösterilerine katıldım. 12 Eylül öncesinde kelle koltukta sendikal faaliyetlerim yıllarca faşistlerin ölüm tehditleriyle geçti.

Kanlı 1 Mayıs’ı yaşadık, olaylarda birlikte çalıştığım bir arkadaşım öldü kurşunlarla. 12 Eylül oldu bir günde ne çatışma kaldı, ne terör. Koskoca devlet yıllardır neden engellemedi de darbe yaptılar her şey bitti. Yazık ettiler bu ülkenin on binlerce gencine. Memleketin hayırlı evlatlarını tırpanla biçer gibi biçtiler de bak bu günlere gelmemize neden oldular.

Emekli oldum çalışmaya gene devam ettim. Biraz benim, biraz da kızlarımın desteğiyle bu yazlığı kooperatif olarak ödeyerek hak kazandık. İstanbul’da da kızımın yanında kalıyorum, yazı da burada geçiriyoruz. Burası daha iyi, baksana üstümüz orman, ilerisi deniz, hava mis gibi. Benzer mi İstanbul’un rezilliğine.

Şimdi köyümde ne büyük, ne de küçük baş hayvan kaldı. Orda da sadece benim gibi ihtiyarlar. Gençler hep şehirlerde ekmek peşinde. Bahçeler boş, evler virane, ölenin yerini kimse doldurmuyor köylerde. Nohut mu? Ne yeşili var artık ne kurusu köyümde, marketten alıyorlar nohudu marketten.”

Devamını Oku

SON MODEL JİP

SON MODEL JİP
0

BEĞENDİM

ABONE OL
Geçerli görselin alternatif metni yok. Dosya adı: ismail-demiray-yeni-3.jpg

Elinde hortumu veriyordu suyu bahçenin her yerine. Yetmedi yola, bahçenin duvarlarına. Hayattaki nefretini hortumdan akan sudan çıkarırcasına, sıkarak, tazyik vererek, her yeri, her yeri ıslayarak rahatladığını hissediyordu. Arka kapıdan siteye girmek isteyen sakinlerin önlerine de inadına sıkıyordu suyu, yolu tıkamak istercesine. Nasılsa bedavaydı su sitede, umurunda mıydı boşa akan su?

Önünden geçen son model jipi görmedi hortumcu.

Son model jip aşağıya doğru inerken köşeden döndüğünde Kafe’de oturmuş taş oynayan “oyun bende kalmasın da kimde kalırsa kalsın” diyen emekliler de, site de canı sıkıldığı için masalara yancı gelmiş bir çayın hesabını yapan var yemez toprak ağası da görmedi son model jipi.

Aşağılara sahile doğru indi son model jip. Karanlık camları kapalıydı, içinde kimler var görünmüyordu. Küçük Kafe’nin önünden geçerken müşterileriyle karavancıların, alt yapının kavgasını yapan hep muhalif mekancı da görmedi o son model jipi.

Sahilde bir tur atıp aşağıya köprünün hemen ilerisine park etti son model jip. İçinden önce şoför, yanında iri yarı bir koruma, arka kapıyı özenle açtılar. Göbekli kel kafalı, pahalı gözlükleri, boynunda kolyesi, kolunda altın künyesi, parmaklarında yüzükleri koca suratlı birisiyle birlikte elinde çantasıyla Karadenizli bir müteahhit hemen yanında yerini aldı kel kafalı göbeklinin.

Ağır adımlarla sahil yolundan izleyerek, tarayarak gözlemlediler çevreyi. Sahil yolundan orman içlerine kadar yukarılara doğru yürüdüler önce. Sonra sahile biraz daha yakın köprüye kadar tekrar. Bakınarak kendi aralarında konuştular, koruma ve şoförün duyamayacağı uzaklıklarda. Tekrarladılar aynı turu.

Yakınlarda olanların duyabildikleri sadece; “Orman mı yukarısı?” “Evet, geçen yıl yandı, imkanlar bizden yana.” “Sahilde çok güzelmiş” “Evet efendim, Saros’un en bakir yerleri” “İmar durumundan ne haber” “Yakında çıkacak efendim” “Kat veriyorlar mı” “Orası kolay efendim” “Alt yapı durumu” “Çözüldü efendim.”

Ormandan sesler geldi aniden tüm sahilin duyduğu. Çakallar ulumaya, tavşanlar kaçışmaya, kaplumbağalar ve kirpiler yavaş yavaş yer değiştirmeye, kuşlar havalanıp çığlık çığlığa ötmeye başladılar. Ormanda son kalan ağaçlar ani bir rüzgar çıkmış gibi yalpalamaya başladılar. Deniz bile daha dalgalı esmeye başladı ormandan gelen sesleri duyunca.

Sonrası duyulmadı, neler konuşuldu. Ayakta içilen sigaralar, müteahhitle göbekli kel kafalının heyecanlı sohbetleri, baş sallamaları bitince son model jipe binerek geldikleri yoldan geri döndüler.

Önlerinden geçtikleri sitelerin sakinleri de balkonlarına çıkmışlar kayıtsızca şöyle bir baktılar son model jipe görmek istemez gibisinden.

Kafede taş oynayanlar biraz daha artmış, hortumcu elinde hortumla kurumaya başlayan yerleri yeniden sulamaya başlamıştı.

Görmediler yanlarından geçen son model jipi.

Devamını Oku

SABAHA GELİRİM

SABAHA GELİRİM
0

BEĞENDİM

ABONE OL
Geçerli görselin alternatif metni yok. Dosya adı: ismail-demiray-yeni-2.jpg

Yataktan kalkmakta zorlanan annesini tuvalete götürüp soyarak duşun altına soktu. Oturduğu taburede sıcak suyun altında gözleri kapalı annesini şöyle bir seyrederek sabunu başından vücuduna doğru kaydırdı. İki yıl önce  arkadaşlarının yanındayken felç gelmiş, anında müdahale ile önemli bir hasar görmeden kurtulmuştu annesi. Ancak ev içinde zorunlu ihtiyaçları için kalkıyordu yatağından veya koltuğundan.

“Bende yaşlanıyorum, annem gibi olmam kaçınılmaz” diye içi sıkılarak duruladığı annesini kurulamaya başladı.

Önceden hazırladığı kahvaltısını yemesi için yardım etti annesine. Yavaş, az ama sağlıklı bir kahvaltıydı bu. Televizyonda belgeseli açtı, seviyordu annesi belgeselde doğayı, doğanın içinde yaşananları. Öğlene kadar kımıldamadan seyredecekti televizyonu nasılsa.

Hızlıca kahvaltı masasını toplayıp önceden giydiği bisiklet kıyafetleriyle kapıya yöneldi, elinde kaskı ve eldivenleriyle birlikte.

Apartmanın giriş kapısından çıkardığı bisikletin üzerine atladığı gibi saldı kendisini Edirne’nin yeni yerleşim bölgelerine doğru. Ardından tül perde arkasından merakla onu gözleyen komşusunun varlığını hissederek.

Öğretmendi annesi, ama ne öğretmen. Dominant mı dersin, dediği dedik mi ne dersen de. Çocukluğunu, ergenliğini zehir etmişti annesi. “Bir de eğitimli kadın olacak anam” diye söylendi içten içe.

İlk anılarını düşününce hüzünleniyordu hep. Babası trafik kazasında ölünce eve gelen komşuları, yakınları teselli etmeye çalışıyordu annelerini. Ondan sonraki yıllar üniversiteye kadar hep annesiyle birlikte geçti. Babasının eksikliğini her gün hissederek. Annesiyle her gün kavga gürültü eksik olmadı aralarında.

İlk öğrenimi boyunca annesinin baskısını hep hissetti. Erkek arkadaşı olmasına asla izin vermedi. Lise bitip de iyi puanla gitmek istediği üniversiteye de izin vermeyince dayısı girdi devreye. Bütün okul masraflarını üstlenerek, evlerinin bir odasını ona vererek, ablasıyla yıllarca konuşmamayı göze alarak  yeğenine sahip çıktı dayısı.

Üniversiteyi bitirdiği gibi iş buldu, kalacağı bir evde. İş yerindeki bir arkadaşıyla aynı evi paylaşmaya başladılar.

Çalıştıkça işinde uzmanlaştı, kurumun başında en üst seviyelere kadar yükseldi. İyi kazanıyordu, kendi evini aldı, arabasını da.

Yıllar geçiyor ama bir türlü erkek arkadaşı olmuyordu. Bütün tanışmaları, yakınmalaşmaları bir süre sonra anlamsızlaşıyor, uzaklaşıyordu partnerinden. Bütün bu yaşananlar çevresinde “soğuk kadın” ibaresinin üzerinde kalmasına neden oldu.

Orta yaşlara geldiğinde hareketsiz büro yaşamının vücudunda bıraktığı izleri, kiloları her iki yılda bir beden yükselterek yenilediği gardırobu şahitlik ediyordu. Artık buna bir son vermeli diye düşündüğü dönemlerde sıkışan trafikte solundan sessize ilerleyen bisikletliyi gördüğünde bu’mudur diye sordu kendi kendine.

O gün karar verdi, madem spor yapacaktı öyleyse bisikletle başlayacaktı. İlk bisikletiyle akşamları sitenin önünde turlamaya başladı. İlk günler dakikalarda başlayan denemeler birkaç ay sonra saate, saatlere uzamaya başlayınca önce bisikletini değiştirdi, sonra bisiklet kıyafetleri edindi kendisine.

İşine de bisikletle gidip gelmeye başladı sonraları. Her gün iki saate yakın pedallamanın getirdiği güzellikleri de yaşamaya başladı. Önce vücudu düzene girdi, fazla kilolarından kurtuldu ve makus talihi de bir bisikletli tarafından değişti.

Trafikte tanıştılar. Tedbirsizce çıktığı bir sabah aniden bastıran yağmur nedeniyle “geriye mi dönsem” diye düşünürken yanında biten bisikletlinin arka bagajından çıkardığı yağmurlukla her şey değişti hayatında.

Arkadaş oldular önceleri. Kısa bir süre sonra da sevgili. Yaşamı boyunca ilk defa bir erkeğe bu kadar ilgi duyduğunu hissetti. Tanışmalarından bir ay sonra artık aynı evi paylaşıyorlardı bisikletli müzisyenlik yapan sevdiği adamla birlikte.

En büyük ortak tutkuları bisikletti. Kurdukları hayaller bile bisiklet üzerineydi. Turlara çıktılar. Her yaz Türkiye’nin değişik bölgelerine. Çadırda, pansiyonlarda gecelediler, yorulduklarında sırt sırta verip dinlendiler. Rampalarda yanından bir an bile ayrılmayan arkadaşının elini omzunda, selesinde hissetmek ayrı bir mutluluk veriyordu.

Tek anlaşamadıkları nokta ikisinin de işkolik olmasıydı. İkisi de asla işlerinden, işlerinin verdiği sorumluluk anlarının paylaşılamayacağı duygusundan kurtulamadılar. Dönem dönem ayrı da yaşadılar. Uzun sürmeyen ayrılıklar oldu bunlar hep. Her ayrılığın sonunda mutlaka birisi diğerinin kapısını çaldı. Barıştılar, yine ayrıldılar, yine barıştılar.

Yıllarca sürdü bu düzensiz yaşamları. Düzenli olan tutkuyla bağlandıkları işlerinden başlarını kaldırdıkları anda yine birlikte oldular, tatillere, gezmelere bisikletleriyle çıktılar.

Mevsimler sonbaharı gösterdiğinde beyazlaşan saçları yalanlamıyordu takvimlere düşen 50’lerin sonlarındaki yaşları. Sağlıklıydılar yine, daha seyrek görüşüyorlar ama aralarındaki saygı eksik olmuyordu. Sadece kendisi gibi tek çocuk olan arkadaşı artık felç olan babasını bakmak için bir şehir daha uzakta yaşıyordu.

Bir süre sonra kendi annesine de felç gelip de “aynı kaderi mi paylaşacağız yoksa” diyerek apar topar Edirne’nin yolunu tutmasının üzerinden iki yıl geçmişti bile.

Aralarındaki mesafe daha da çok artmıştı. Telefonda, sosyal medyada görüşüyorlar, sohbet ediyorlardı artık. Ama yetmiyordu işte. Yakınında olmak, onunla daha çok zaman geçirmek, kokusunu hissetmek istiyordu onun. O da aynı duyguları sık sık ifade ediyordu kendisine.

Beklediği o mesaj bir gece önce gelmişti. “Geçici olarak bir akrabamızı bırakacağım babamın yanına, iki gün sonra sabaha geliyorum sana” Sevinmişti, aylardır görüşmüyorlardı.

Yeni yerleşim bölgesinden Bosna köyü üzerinden geçip Karaağaç’a doğru keyifle pedallarken onu ve mesajını düşündü yeniden. “Karaağaç’ın içinde şöyle bir turlayayım, sonra dönerim annemin yanına” diye düşünürken birden karşısına çıkan evin duvarındaki yazıyı görünce gülümsedi. Telefonu çıkararak fotoğrafı whtasaptan atıverdi sevdiği adama. Yanıt anında geldi; “Geleyim ben de her şey olur, merak etme sen…”

Mesajı okuduğunda gülümsemesinin kıkırdamaya vardığını hissedince yeniden asıldı pedallara Edirne’ye doğru.

Devamını Oku
Özhanlar Mobilya