DOLAR 49,37460,02%
EURO 55,36750,11%
ALTIN 6.591,74-0,23
BIST %
BITCOIN 41145691,21%
Edirne
10°

HAFİF YAĞMUR

02:00

İMSAK'A KALAN SÜRE

DÖNGÜ 2

DÖNGÜ 2
0

BEĞENDİM

ABONE OL
Geçerli görselin alternatif metni yok. Dosya adı: ismail-demiray-yeni-1.jpg

Anam öldü.

Beklenen bir sondu. Yaşlı ve organ yetmezliği anamı ve evlatlarını hastaneye bağlı bir hale getirmişti.

Ölmeyi bekler, ister haller vardı anamızın son günlerde.

Her ölüm iz, izler bırakırmış. Hele ölen ana olunca.

Hayat işte yeter ki sıralı olsun diyelim.

Gelen, arayan, yazan bütün dostlar acımıza ortak olanlara da selam olsun.

Edirne Devlet Hastanesi’nin Dahiliye Yan Dal Bölümü’nde başta doktorumuz Yasin Eryılmaz, hemşirelerimiz, temizlik görevlilerimiz, bölümün bütün çalışanları, diyaliz bölümünün güler yüzlü doktorları ve hemşirelerine;

Hepsine müteşekkiriz.

Zorlu sürecimizde bizlere her anımızda yardımcı oldular, destek verdiler, acımızı, sıkıntılarımızı atlatmak için emek verdiler.

Memleketimizin sağlık emekçileri iyi ki varsınız.

5.5 yaşındaki torunum soracak şimdi;

“Dede büyük annem neden öldü, insanlar niçin ölür?”

Anlatmaya çalışacağım. İnsanoğlu, doğar, yaşar ve ölür.

Unutulmayan bu arada yaşadığı dönemde yaptıkları, topluma yararlı olup olmadığı.

Döngü işte yaşamı belirleyen.

Döngü…

Devamını Oku

ALACA KARANLIK

ALACA KARANLIK
0

BEĞENDİM

ABONE OL
Geçerli görselin alternatif metni yok. Dosya adı: ismail-demiray-yeni.jpg

Alaca karanlık zamanları hep sevmişimdir.
Akşamüzeri olanı hep hüzünlendirse de okuma zamanlarıdır akşamların alaca karanlığı. Edirne İl Halk Kütüphanesi’nden gündüz alınan ödünç kitaplarımla buluşma zamanlarıdır akşamların alaca karanlığı. Yeni hayatları tanıma, okuma ile yazma arasındaki ince çizgide gidip geldiğim anlara tanıktır akşam alaca karanlıkları.
Bazen de çilingir soframda kadehim ve ben arasındaki sohbetlerin tanıklığıdır alaca karanlıklar. Geçmişin sorgulanması, günün yorgunluğunun giderildiği, yaz dönemlerinde tatil keyfinin sürüldüğü zamanlardır akşam alaca karanlıkları.
Gecelere de, hüzünlere de, hesaplaşmalara da gebedir akşamın alaca karanlıkları. Uyku tutmaz olur bazen geceleri, bitmeyen geceyi, geceleri sonlandıracak tek çare de yine bir alaca karanlık, oda sabahın alaca karanlığıdır.


Umutla, sabırla, hüzünle beklenir o sabahın alaca karanlığı geceyi bitirimeyenlerce. Hele bir hastane köşesindeyseniz, hastanız da varsa bitmez bir türlü o gece. Sadece düşünceleri için parmaklıkların arkasında bir yakınınız varsa düşünürsünüz onu, o sizleri, hesap gününün geleceğini, kısa çöpün uzun çöpten hakkını alacağı günleri, umutla sabırla. Hep beklersiniz sabahı, sabahın alaca karanlığını.
O yüzden sabahın alaca karanlığını daha çok severim akşamlarınkine göre.
Umut vardır, hayata yeniden başlamak, mücadele etme isteği vardır sabahın alacak karanlığında. Doğacak olan güneşin hayata yeniden başlamanın müjdecisidir.
Hayat gibidir alaca karanlıklar. İlki biten bir günü, geceyi, karanlığı, üzüntüleri, acıları, diğeri yeniden başlamayı, hayatı yeniden kurmayı, kalkıp yola çıkmayı, pes etmemeyi simgeler gibidir.
Sabahın alaca karanlığında tek başına bindiğim bisikletimle Edirne’nin sessizliği içinde süzülerek yol aldığımda mutlu olduğumu, umudumu ve mücadele azmimi kaybetmediğimi de hissederim. Ülkemi, insanlarını, yakınlarımı, dostlarımı sevdiğimi duyumsayarak keyifle asılırım pedallara, “Yaşamak güzel şey be kardeşim” diye geçer aklımdan.
Bir gazete, sabah çayı, kahvecinin sataşmaları, birazdan gelecek olan çocukluk arkadaşlarım ile yapılacak sohbetler.
Severim alaca karanlıkları, ama sabahları daha da çok.

Devamını Oku

DÖNGÜ 1

DÖNGÜ 1
0

BEĞENDİM

ABONE OL
Geçerli görselin alternatif metni yok. Dosya adı: ismail-demiray-yeni-1.jpg

Geç de olsa anne olduğunda ilk evladı kadar hiçbir şeyi daha fazla sevemeyeceğini düşünmüştü.

Ard arda ikisi kız, biri erkek olmak üzere dört evladının da sevgisinin aynı olduğunu duyumsadı yıllar içinde.

İlk torunu olduğunu dün gibi anımsıyordu bu hastane yatağında. Evlatlarından çok da ilk torununu sevdiğini unutmamıştı, sonraki torunlarını da ayni oranda sevmişti. Oysa şimdi torunun da baba olduğunu görmüş en tatlısı da torunumun evladı diye düşünüyordu bu hastane yatağında.

“Zor kalkarım artık ben buradan” diye hayıflandı etrafına yorgun gözlerle bakarak. Bütün gece dinmeyen, her gün biraz daha artan ağrıları yüzünden uyuyamadığı gibi başından bir an bile ayrılmayan büyük kızını da uyutmamıştı sabaha kadar.

Sabahın erken saatlerinde en küçükleri Recep yetişti hızır gibi. Yorgunluktan çökmüş  ablasını dinlenmek için evine gönderdikten sonra gülümseyen gözleriyle baktı anasına:

“Nasılsın anam, bugün daha iyi gördüm seni.”

“Ne iyiliği be kızanım, zor kalkarım ben artık ayağa, ölüm çıkar bu hastaneden, nerde küçük ablan bana çorba getirecekti” diye fısıltıyla çıktı sesi. Gıcırtıyla açılan hastane odasında çorba getiren kızını görür gibi olduğunda tekrar uykuya dalıverdi.

İflas etmişti böbrekleri. Bir yıl önce bütün tedavi önerilerine karşı çıkmış, büyük kızının evinde altı aylık sıkı bir ilaç ve yiyecek programı sonunda ayağa kalkmayı başarmış, yaz başında komşularıyla sokağın önünde sohbetlere bile başlamıştı. “İyileştim artık, ilaç milaç vermeyin bana” diyerek devam etmesi gereken tedaviye bile son vermişti kendince.

Sonunda zorlanan böbrekleri onu tekrar yatağa bağladığında artık geri dönüşün zor olacağını o da anlamış ama iş işten geçtiğini de hissetmişti. “Kader neyse onu yaşarım” diye düşünürken artan ağrıları yüzünden yine hastane odalarına sığınmıştı.

Geceler boyunca süren ağrıları izin verdiğinde kuş uykusuna yatar gibi uyuyabildiği anlarda çocukluğunu, gençliğini, yaşam mücadelesini rüyalarında görüp sayıklayarak uyanıyordu artık. Gözlerini açtığı gibi yanında olan evladından çok orada olmayanların isimlerini sayıklıyor, hepsini yanında görmek istiyordu.

“Daha dün gibiydi” diye kendi kendine sayıkladı gecenin bir yarısı. Çocukluğu, gençliği, ilk annelik yıllarını geçirdiği Balkan köyünün zorluklarını anımsayarak ufladı yatağında. Neydi o sabahtan akşama kadar ölesiye çalıştığı yıllar. Bir taraftan tarla günleri, bir ahır hayvanla uğraşları, sütü, yoğurdu, yayığı bitmeden günde üç defa köyün dışından bakır ağacı ile su taşımaları. Koca dersen işten başka bir şey düşünmez, bütün yükü karısının üzerine bırakırdı.

Yıllar sonra Edirne’yi göç etmeleri. Kira evlerinde geçen uzun yıllardan sonra ağırdan bozma bir evde bir daha annelik mutluluğunu tatmıştı.

Gözlerini açtığında o son doğurduğu evladını karşısında görünce gülümsemekten kendini alamadı.

“Anam benim” diyerek yanağına öpücük konduran *sonka’sına bir daha mutluluk gözleriyle baktı.

Doğan güneş hastane camlarını aydınlatmaya başlamıştı. Yeni bir gün başlıyordu hastane odasında, “sırayla gelir kızanlarım ziyarete beni bugün de” diyerek gözlerini doğan güneşe çevirdi.

—

*sonka; Doğan son evlat için Trakya’da söylenen bir söz.

Devamını Oku

KARAAĞAÇ’IN KURTULUŞU

KARAAĞAÇ’IN KURTULUŞU
0

BEĞENDİM

ABONE OL
Geçerli görselin alternatif metni yok. Dosya adı: ismail-demiray-yeni.jpg

Cumhuriyet’in ilk yıllarında yayınını sürdüren Edirne Postası gazetesi 12 Eylül 1930 tarihli sayısında manşetten vermiş haberi; “Karaağaçın Kurtuluşu”

Edirne’de kurtuluş savaşından hemen sonra sınır Meriç nehridir. Karaağaç’ta Yunanistan tarafında kalmıştır. Türkiye’nin Meriç’in öbür kıyısında ayak basacak yeri yoktur.

Savaş yüzünden iki ülke de bitmiş durumdadır. Savaşın kazananı olmaz derler, her iki ülkede de halklar perişan durumdadır.

Lozan Anlaşması yapılmış Meriç Nehri iki ülke arasında sınır olarak kabul edilmiştir. Fakat savaşın kaybedeni Yunanistan’dan Türkiye’nin savaş tazminatı talebi vardır. Yok olan ekonomisiyle Yunanistan’ın ise bir kuruş ödemeye gücü yoktur. Çözüm olarak Karaağaç ortaya konur. Yunanistan Karaağaç’ı savaş tazminatı olarak Türkiye’ye verir.

Karaağaç sınırı bugünkü haliyle yeniden çizilir ve Türk askerleri 15 Eylül 1923 tarihinde yani Edirne’nin kurtuluşundan 294 gün sonra Karaağaç’a girer ve Karaağaç Türkiye sınırları içine katılmış olur.

Karağaç ve Göç yılları. Foto Anonim.

Yetkililer Karaağaç’a girdikten sonra şaşkına dönerler. Karaağaç’ta binalar tamamen soyulmuş gibidir. Hiç birinde çatı, kiremit, kapı ve pencere yoktur. Bütün binaların üzerinden işe yarayacak bütün malzemeler sökülmüş ve Yunanistan’da sonradan Orestiada ismini alacak olan Kum Çiftliği’ne trenle taşınmıştır.

Kum Çiftliği’nde yeni bir Karaağaç yaratılmaktadır. Bütün bunlara Edirne’nin “Yıkıcılar”ı da dahil olur. O yıllarda iki ülkede de adeta çivi bile üretilememektedir. Savaşın yok ettiği ekonomileri, biten genç erkek nüfus, yoksulluk, kıtlık her yerde hüküm sürmektedir. O yüzden inşaatlardan çıkan malzemeler tekrar, tekrar itinayla kullanılmaktadır.

Yıkıcılık mesleğini yaratmış olan Yahudiler Edirne’de eski, tarihi ayakta durmakta zorlanan bütün yapıların yıkım işini yapmakta, çıkan malzemeleri itinayla istifledikten sonra ihtiyacı olanlara, Karağaç’ın imarına özellikle de trenle Yunanistan’a Orestiada’ya göndermektedirler. Küçülen, savaşlar, göçlerle nüfusu iyice azalan Edirne’de ihtiyaç fazlası binalar tamir edilmek yerine yıkılarak içinden çıkan malzemeler bir şekilde ekonomik değere dönüşmektedir.

Savaş tazminatı olarak alınan Karaağaç’ın imarı ve Orestiada işte böyle yaratılmış olur.

O dönemleri tarihsel belgelerle gün yüzüne çıkarabilecek uzman tarihçilere ve bu tarihçileri bir araya getirebilecek bir panel zamanı geldi artık.

—

Not; Fotolar Kültür Envanteri sayfasından.

Devamını Oku

NOHUDUN YEŞİLİ

NOHUDUN YEŞİLİ
0

BEĞENDİM

ABONE OL
Geçerli görselin alternatif metni yok. Dosya adı: ismail-demiray-yeni-4.jpg

Saros’un bu ücra köyünde en büyük kızıyla birlikte yaşıyorlardı yıllardır.

Her gün olduğu gibi kahvaltı sonrasında kahvenin en serin, rüzgar alan yerine oturdu, sohbet edecek birilerini arıyor gibiydi gözleri. Yıllar yaşıtlarını bir bir elinden almış götürmüştü onu da bekleyen geleceğe doğru. Hissediyordu bunu.

Masasına oturan yeni emekliyi görünce yüzü aydınlandı, uzaklaşmakta olan kahveci Kel İsmail’e neşeyle sesleniverdi; “Çaylar iki olsun!”

Selamlaştılar genç emekliyle. “Kimsin, necisin/” diye sorular sorarak tanımaya çalıştı, sohbeti başlatmak istercesine.

“84 yaşımdayım. Baksana buraya, yaşıtlarımdan kimse kalmadı sohbet edecek. Çok yaşamak da bela be kardeşim. Kızımın yanında kalıyorum, dört taneler, bana o bakıyor. Diğer kızlarım da düzenli ararlar her gün. Hepsi bir tarafta işte, bayramlarda buluşabiliyoruz ancak.

Hayrabolu tarafındanım, köy kökenli. Yıllarca bir çift beygirle çiftçilik yaptım okuma yazma bilmeyen anama babama baktım. Kendim evlendim daha 17’sinde. Anam, babam, 5 kardeşiz 16 yaşında karımın üstüne kaldı bütün ev işleri. Ne çekti rahmetli karım bu dünyada, hakkını ödeyemem ben onun. Sekiz sene önce bıraktı gitti beni, bizleri, dayanamadı dünyanın yorgunluğuna.

Köyde bütün iş benim ve karımın üzerine kalmıştı. İyi havalarda tarladan eve gelemiyordum. Ekimi, tohumu, biçimi, harmanı, sapı sapanı. Bitmiyordu ki iş, kötü havalara bile sevinemiyordum evde kaldığıma, bir ahır büyük baş hayvan, mandası, ineği, ağılda koyunlar, keçiler. Hepsi bize bakıyordu, anam, babam, kardeşlerim de bizlere yardımcı.

Dört dönüm bahçe ekiyorduk. Kavunu, karpuzu, domatesinden tut da fasulyesine, mercimeği, nohuduna kadar.

Sen bilir misin nohudun yeşilini? Yeşil nohudun o ‘kekremsi’ tadını. Halen kokusu burnumda, geçen gün yeni mahsul nohut getirmiş satıcı, aldım avucuma kokladım, kokladım ama kokusu bile değişmiş sanki.

Evlendikten on sene sonra İstanbul’a gittim dört kızımı da alarak. Bir de kardeşim geldi yanımıza okumaya. Çamaşır, bulaşık makinesi nerdeee? Suyu mahalle çeşmesinden taşıyarak dört sene de kira evlerinde gezindik. Tüm yük gene rahmetlinin üstünde. Sonra yaptığımız gecekonduya su bağlatırken sevincinden ağlamıştı rahmetli karım.

Aynı fabrikada çalıştım emekli olana kadar, serde solculuk var hep mücadele içinde geçti ömrüm. 69’da 6.Filo’nun protesto gösterilerine katıldım. 12 Eylül öncesinde kelle koltukta sendikal faaliyetlerim yıllarca faşistlerin ölüm tehditleriyle geçti.

Kanlı 1 Mayıs’ı yaşadık, olaylarda birlikte çalıştığım bir arkadaşım öldü kurşunlarla. 12 Eylül oldu bir günde ne çatışma kaldı, ne terör. Koskoca devlet yıllardır neden engellemedi de darbe yaptılar her şey bitti. Yazık ettiler bu ülkenin on binlerce gencine. Memleketin hayırlı evlatlarını tırpanla biçer gibi biçtiler de bak bu günlere gelmemize neden oldular.

Emekli oldum çalışmaya gene devam ettim. Biraz benim, biraz da kızlarımın desteğiyle bu yazlığı kooperatif olarak ödeyerek hak kazandık. İstanbul’da da kızımın yanında kalıyorum, yazı da burada geçiriyoruz. Burası daha iyi, baksana üstümüz orman, ilerisi deniz, hava mis gibi. Benzer mi İstanbul’un rezilliğine.

Şimdi köyümde ne büyük, ne de küçük baş hayvan kaldı. Orda da sadece benim gibi ihtiyarlar. Gençler hep şehirlerde ekmek peşinde. Bahçeler boş, evler virane, ölenin yerini kimse doldurmuyor köylerde. Nohut mu? Ne yeşili var artık ne kurusu köyümde, marketten alıyorlar nohudu marketten.”

Devamını Oku
Özhanlar Mobilya