
14 Temmuz 2026 Salı


Gülçavuş/Sultaniçe’nin sakin sahillerinde bu yıl huzursuzluk hakim.
Arıtma sorunlu dereye akan foseptik, limanın kapatılması sorunları başta olmak üzere sahilde yaşayanlarla kamuyu temsil edenleri karşı karşıya getirmeye yetti.
Sessizce ilerleyen ve hakkında halkın ayrıntılı bilgisinin olmadığı üç konu daha var ortada.
Birincisi İMAR PLANLARI;
Planların kamuca özel bir üniversiteye yaptırıldığını duyuyoruz. Planları yapanlar masa başında haritalarla, uydu görüntüleriyle çizerek, bozarak, düzerek yapacaklar bu planları.
İmar bekleyen bir çok kesim var. Arsa alıp uzun yıllardır kendisine küçük bir yazlık konut yapmayı bekleyenler olduğu gibi rant için bekleyenler, onlarca dönüm yer kapatıp daha da büyük rant peşinde koşanların da olduğu düşüncesi hakim bu konuda düşüncesi ve bilgisi olanlar tarafından.
Rivayet odur ki; “Birileri ilin en büyük idarecine çıkarak “biz imar istiyoruz” demişler. İdareci de onlara “önce alt yapı işini çözün ondan sonra imar gelir” fikrini iletmişler. Ve her şey ondan sonra başlamış Gülçavuş/Sultaniçe sahilinde.
Gelelim ikinci konuya. ORMANLARIN DURUMU;
Geçtiğimiz yıl ağustos ayında ormanlarımız, ciğerlerimiz yandı. Büyükevren’den başlayan yangın sahile, oradan dereye kadar dayandı. Bölgedeki ormanların tamamına yakını çıra gibi yandı, bir gece de yok oldu.
Ardından bölgede bir tartışma başladı. Binlerce yıl köyün merasında olan tüylü meşeler bu tür yangınlara karşı büyük direnç gösteriyor, böyle toplu yangınlara izin vermiyor, ama çam ormanları çıra gibi birkaç saat içinde tamamen yok olana kadar yangın sönmüyor, söndürülemiyor.
Oluşan baskılar sonucunda muhtarlar ortak dilekçe verirler kamu kurumlarına. “Çam ormanı değil, meşe ormanı istiyoruz” şeklinde.
Geçtiğimiz günlerde Edirne Milletvekili Sayın Fatma Aksal’ın bölge ziyaretinde konuyu anımsatarak sordum; “Ne olacak yanan ormanların durumu?” diye.
Aldığım yanıt; “Muhtarlarımızın yazılı baş vuruları var kurumlara. Konuya gerekli hassasiyeti gösteriyoruz.”
Ardından Orman Genel Müdürlüğü Edirne, Keşan ve Enez şubelerini aradım. Sonunda aldığım yanıt:
“Önce temizleme çalışmaları yapılacak, sonrasını bilmiyoruz”
Sonuncusu RÜZGAR ENERJİ SANTRALLERİ, yani halkın deyimiyle Rüzgar Gülleri.
Bölgede bir çok yerde bu santraller için ölçüm direkleri dikildi, yıllardır izleniyor. Enerjide oluşan yüksek rant nedeniyle mera, tarla, göçmen kuşlar demeden bölgeye çöküyor RES’ler. Bölgede yaşayan köylülerin artık kabusu olmaya başlamış durumda. Nereye, ne kadar dikileceği belirsiz, meraların durumu da.
İşte bu planlar, bu cennet bölgenin geleceğini belirleyecek.
Cennette mi yaşamaya devam mı edeceğiz, yoksa cehenneme mi dönecek yaşamımız göreceğiz.


Saraçlar Caddesi’nde sabah saatleri. Doğan güneş arkada, binaların gölgeleri sol tarafta, sıcaklığını hissettirmiyor daha.
Bankanın biraz ilerisinde çınar ağacının altına oturmuş dört emekli tatlı tatlı sohbet ediyorlar. Çınar ağacı bile sanki dallarını eğmiş onların hoş sohbetlerini dinliyor gibi. Serinliğiyle onları kollamak ister gibi de geldi bana.
Yavaşça yaklaşıyorum yanlarına selamlıyorum;
“Merabayın gençler, nasılsınız?”
İlgiyle süzüyorlar beni “gençler” dedim ya gülümseyerek selamımı alıyorlar. Bakıyorum tanıdık biri var aralarında;

“Vaayyy Koçero agam da buradaymış.”
Koçera agamla (lakabıdır kendisinin) hastane önünde tanışmıştık, kontrol için gelmiş hastaneye, tanış olmuş hikayesini dinlemiştim. Uzun yıllar Mensucat Santral fabrikasında usta başı olarak çalışmış, fotoğrafını çekerek Halil Bezmen’e göndermiştim.
“Koçera agam Halil Bezmen’den de selam var sana, bak telefondan göstereyim, mutlu olmuş mesajına” diyorum.
Sohbetimiz ilerliyor. Soldaki ağabeyimiz sigortadan emekliymiş, uzun yıllar inşaat işlerinde çalışmış. Yılların ağır işlerinin izleri var sanki yüzünde. Kim bilir kimlerin evlerini yaptı gençlik yıllarında.
Koçero agamın diğer yanındaki ağbimiz de meğer tanıdıkmış, uzun yıllar camcılık yapmış Eski İstanbul caddesinde. Kırılan kalpleri onarabilmişmidir bilemem ama dükkanına gelen bütün müşterilerin kırılan camlarını yenileriyle değiştirmiş çalışma hayatı boyunca.
En sağdaki ağabeyimiz marangozluk yapmış ömrü boyunca. Ahşap ile geçen bir ömrü olmuş. Severek yapmış işini, sorduğum eski marangozlardan hepsini yakından tanıyor. He eski Edirne nedir ki, boydan boya iki kilometre, bütün Edirne birbirini tanıyormuş onun gençliğinde.
Sormadım onlara “emekli maaşçıklarınız yetiyor mu?” diye.
Sormadım onlara “yengeler hayatta mı, yoksa tek başınıza mı yaşıyorsunuz.?”
Sormadım onlara “kızanlarınız var mı, sizinle ilgileniyorlar mı?” diye.
Neden bozayım ki keyiflerini böyle sorular sorarak diye düşündüm ve hepsini tek tek selamlayarak “sağlıcakla kalasınız” diyerek ayrıldım yanlarından.
El sallayarak uğurladılar beni gençler.


Gurbetçilik zor demedi, uzun yıllar Almanya’da çalıştı babaları. Anneleri sabırla bekledi yılda bir defa gelecek, birkaç hafta yanlarında kalacak üç kızının babalarının yolunu. Kızları büyürken yalnız geçen gecelerin, adamsız, kocasız geçen yıllara meydan okudu evin hanımı, kızların anaları.
Fırsatını bulup ilk önce karısını yanına aldı Almanya’ya baba. Sonraki yıllarda kızlarını da. Kızları büyürken anneleri de çalışmaya başladı Almanya’nın gurbet ellerinde. Artık bir araya gelmişlerdi ya, her şeye katlanacaklardı.
Kızlar hem büyüdüler, hem de eğitimlerini sürdürürken yıllar yılları kovaladı. Kızların hepsi ayrı huylarda bazen sevindirdiler, çokça da üzdüler ana babalarını.
İlki kaçtı kocaya 18’ine girmeden bir kızan yaptı, boşandı, olmadı ikinciye evlendi, bir kızan daha haydi o kocayı da bıraktı, kızanlar ninede hepsi bir evde. Yıllarca torunları büyütmeye çalıştılar.
İkincisi okudu, hiç evlenmedi, en akıllıları çıktı, yazdı çizdi Dünya’nın her yerini gezdi. Kardeşleriyle tartıştı, olmadı araya mesafesini koydu, eleştirdi, yerden yere vurdu onları ama ana babasının her zaman yanında oldu, destek verdi onlara.

Sonuncusu bir tarikatçının kölesi oldu. Kapandı, peçelere büründü, arka arkaya 5 kızan yaptı ailesiyle bütün bağları kopardı. Neymiş anası, ablaları başını örtmezmiş, babaları rakı içermiş diye.
Arttırdıkları üç beş bin Alman markıyla miras kalan eski evi yıkarak Edirne’nin en eski semtlerinden birinde inşaat başladı baba.
Önce temeli, sonra betonları, duvarları derken yıllar içinde bitirdi dört katlı binasını. Üç evladı vardı sonunda, hepsine bir daire, kendilerine de en alt katı. He yaşlılığı var bu ömrün, evlerine girip çıkmak zor olmasın diye.
Kızlarının hallarinden iyice yılan ana ve baba vurdular kıspete, aynı yıl işten ayrılarak döndüler Edirne’ye yeni biten evlerine yerleşmek için. Nasılsa kızanları büyümüş, yollarını çizmişlerdi artık yaşları da kemala ermişti artık, haklarıydı emekli yıllarını memleketleri Edirne’de geçirmeye.
İlk yılları Edirne’ye, çevreye, komşularının yeni hallerine alışmakla geçti. Onlar artık komşularının, eski arkadaşlarının gözünde Almancıydılar. Tuzları kuruydu çevredekilerinin gözünde. Oysa ikisi de emekli bütçeleriyle gelmişlerdi memleketlerine, akrabalarına, arkadaşlarına. Bulamadılar aradıklarını, artık ne onlar eski onlar, ne Edirne eski Edirne’ydi.
Evlerinde kendileri, üst katlarında Almanya’da yaşayan kızlarının yollarını bekleyen üç boş daire. Gelmediler bir türlü. Ziyaretlerine bile. Arada telefonla aradılar, hallerini hatırlarını sordular. Yıllar yılları kovaladı yine, önce baba hastalandı, ardından anneleri. Bir süre sonra bakıma muhtaç duruma geldiler. Şanslıydılar, uzak akrabalarından birisi asgari ücret karşılığında bakımlarını üstlendi. Yanlarında kalmayı da kabul etmişti.
İki yıl sürdü hastalıkları, bakımları. Hastaneler, aciller, yoğun bakımlar derken ard arda 6 ay içinde önce baba sonra anne huzura kavuştular. Babalarının cenazelerinde bile bir araya gelemeyen üç kız kardeş annelerinin ölümü sonrasında iş bilir genç bir avukatın yazıhanesinde bir araya geldiler.
Ortada bir miras vardı sonuçta ve halledilmeliydi. Acelece avukatın önerilerini dinledikten sonra bastılar imzaları evraklara ve yollarına gittiler.
……….
Geçen ay satıldı o ev. Alt katta bütün eşyalar apar topar ikinci elciler tarafından sokağa çıkarılarak kamyonetlere yüklendi götürüldü. Götürülmeyerek yolun karşısına atılanın ne olduğunu kimse bilemedi.
Onlar kızların çeyizleri için alınan hiç kullanılmayan üç sandık ve rahmetlilerin evlendiklerinde kullandıkları iki yastık ile bir yorgandı.


Saros Körfezi etrafında sanayi ve büyük yerleşim yerlerinin bulunmaması sayesinde Türkiye’nin en temiz ve bozulmamış denizlerinden biridir. “Kendi kendini temizleme” özelliği, zengin su altı ekosistemi ve dalış turizmi ile öne çıkan bölge, 2010 yılından bu yana ÖZEL ÇEVRE KORUMA BÖLGESİ statüsündedir.
Korunuyor mu?
Hayır.
Geçtiğimiz günlerde Enez gönüllüsü Ulaş Demiray Hudut Gazetesi’nde “Enez’de kanalizasyon sorunu nasıl çözülür” yazısında durumun ne kadar kötüye gittiğini ortaya serdi.
Yine Hudut Gazetesi’nde 11 Haziran tarihli bir haber de “Mavi Bayrak yerine foseptik!” haberi okuyanları hayrete düşürdü.
Biz buna Sultaniçe/Gülçavuş köyleri sahillerini de katalım ve bunun üzerine konuşalım.
Vatandaş/Devlet ortaklığı ile alt yapı ve kullanım suyu projesi gerçekleştirildi.
Bölgede yaşayan vatandaştan katkı payları toplanarak projeye başlandı ve bitirildi.
Kullanma suyuyla ilgili bir çok sorun ortaya çıkmasına karşın yapılan çalışmalarla sorunun büyük bir bölümü ortadan kaldırıldı. Artık bölgede yaşayanlar temiz ve kullanılabilir suya erişimleri sağlandı.
Gelelim arıtma konusuna.
Proje başlangıç aşamasında Enez’de bölge halkının ve Edirne Vali Yardımcısı Sayın Eyyüp Batuhan Ciğerci’nin katıldığı bir toplantıda ortak sorunlar, projenin vereceği hizmetler konuşuldu.
Maliyetler üzerinde tartışmalar yaşandı. Beni en çok ilgilendiren konu üç köye hizmet veren arıtma sisteminin kapasitesi ve yeterliliği ile ilgili sorulardı.
Masadaki yetkililere ortak bir soru sordum;
“Arıtma sistemi yeterli olacak mı? Kaç kişiye hizmet verebilecek?”
Sorumu Sayın Vali Yardımcısı Eyyüp Batuhan Ciğerci yanıtladı; “10 bin haneye hizmet verebilir”
Sistem işletmeye açıldıktan sonra ne hikmetse Valilik, Kaymakamlık, Özel İdare sorumluluktan adeta kaçarcasına her kesimden itirazlar gelmesine karşın sistemin işletilme sorumluluğunu ve yetkisini Sultaniçe/Gülçavuş köy muhtarlarına verdi. Muhtarlarımız iyi niyetle işe giriştiler ama sonuç sistemin çökmesi oldu, dereye arıtmadan temiz su yerine foseptik akmaya başladı.
Ve sonuç;
Aylardır iki köyün ortasından akan dereden arıtmadan temiz su geleceğine kanalizasyon suyunun geldiği, ortalıkta kokular oluştuğu, denize çok koyu suların aktığı çevrede yaşayanlar tarafından video görüntüleriyle belgelendi.
Sultaniçe/Gülçavuş sahillerinin deniz suyu tahlillerinin “çok iyi”den, “iyi” durumuna düştüğü belirtiliyor. Bu da suyun koli basiline, mikroplara, hastalıklara davetiye çıkardığını gösteriyor.
Sayın Valimize açık sorular;
– Arıtma sistemi neden devlet eliyle, kurumlarıyla sağlıklı bir şekilde işletilemiyor? Özel firmaya verilmesi kar/zarar ekseniyle yeni ekonomik sorunlara neden olacağı açıktır. Yeterli donanımı, makineleri, uzman çalışanların olduğu Özel İdare buranın yönetimini devir alamaz mı?
-Çanakkale’de 14, Tekirdağ’da 10, Kırklareli’nde 1 Mavi Bayrak’lı sahili olan komşu illerimiz varken Saros gibi kendi kendini yenileyebilen dünya harikası sahillerimize biz neden Mavi Bayrak çekemiyoruz diye sormak bile garip geliyor, sahillerine foseptik akan bir bölgeye nasıl mavi bayrak için başvurabiliriz ki?
-Sayın Valimiz Yunus Sezer ve Edirne AKP Milletvekili Fatma Aksal’ın katıldığı İbrice’de “İbrice Limanı Dalış Okulları Merkezi ve Yapay Resif Projesi”’nin açılışını yapmışlar. Hayırlı olsun, turizm için güzel bir çalışma. (Ama) Aynı bölgenin bir parçası olan Sultaniçe/Gülçavuş deresi Saros’a foseptik boşaltırken turizm nasıl gelişecek? Mavi Bayrak talebi nasıl oluşturulacak? Sahillerine foseptik akan Saros için Mavi Bayrak başvurusu nasıl yapılacak?
-ÖZEL ÇEVRE KORUMA STATÜSÜ mevzuatını uygulamak bütün soruları çözmeye yetecektir, yasalar neden işletilmiyor?
-Sultaniçe Limanı araç trafiğine kapatıldı. Köprü ve yolun etrafında devasa taşlar büyük sorun oluşturmaya devam ediyor. Sahilde yaşayanların beklentisi o köprünün ve yolun kaldırılması, sahilin kendi kendini onararak denize ulaşımı sağlaması. Köprü ve yol ne zaman oradan kaldırılacak?
-Geçtiğimiz yıl bölgemizde binlerce dönüm orman yandı. Saros bölgesinde toplanan imzalar, verilen dilekçeler de ormanlarımıza sahip çıkmak, yanan yerlerin çam ormanları değil meşe ormanları olarak değerlendirilmesi istenmişti. Yanıt bile yok bu konuda, Saros’ta yaşayanlar açıklama bekliyor, endişeliler ormanları için.
Bölge halkı devletinin vermiş olduğu sözlerin tutulmasını; ormanlarının yaşamasını, temiz bir sahilde denize girebilmenin beklentisi içinde.


Geçtiğimiz Cuma günü sayın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Edirne’ye ziyaret etti.
Ama ne ziyaret!
Edirne’nin bütün sokak başları trafik ekiplerince, Edirne dışında ve çevresinde jandarma ekiplerince tutulmuş, Edirne merkez de yine her köşe başında bir trafik polisi, merkeze iyice girilince yüzlerce metre uzunluğunda demir korkuluklardan oluşturulmuş dar koridorlar.
Konuşma yapılacak olan alana girenler sıkı bir şekilde aramalardan geçirildi. Hepsinin başlarında beyaz şapkalar vardı ki sanırım AKP teşkilatı alana gelenlerin güneşten etkilenmelerini istemediler.
Bir gün önce başlayan yoğun hazırlıklar Edirneliler tarafından ilgiyle izlendi
Ülkemizin partili Cumhurbaşkanı; o ne ihtişam öyle. Resmi makam araçları konvoy halinde, binlerce koruma ve Edirne’nin her sokak başında polis ekipleri.
Ülkenin Cumhurbaşkanısınız Sayın Recep Tayyip Erdoğan, bu kadar şatafata, masrafa ne gerek var ki?
Gelin üç/beş resmi araçla, hadi olsun 3/5 korumayla, öyle Edirne’nin merkezini boydan boya trafiğe de kapatmaya da gerek yok.
Kucaklaşın Edirne halkıyla. Dolaşın öncelikle kenar mahalleleri, orada çiftçiler de vardır yakın köylerde yerleri olan, onlar size durumlarını anlatsınlar, ülkenin yönetiminden memnun olup olmadıklarını. Esnafları dolaşın, Edirne’yi en iyi onlar anlatır size. Öğrencisi de boldur Edirne’nin gençlerle de sohbetler edin ki gençliğin sorunlarını bir de onların ağzından dinlemiş olun. Edirnelilere selam verin, onlarla sohbetler edin, dertlerini dinleyin. Zarar gelmez size Edirne halkından.
Hem de sizi ne kadar gerçekten seven var anlamış olursunuz böylelikle.
Bakmayın siz kamuoyu araştırmalarına. Edirne’de işiniz bittikten sonra keşke komşu illerimiz Kırklareli, oradan da Tekirdağ’a geçmiş olsaydınız. Komşu illerimizi de ziyaret etmiş olur bütün Trakya’yı dolaşarak Trakya’ların gönlüne girmiş olurdunuz böylece.
Kömür işçileri de mağdur olmuş Sayın Cumhurbaşkanım. Aylardır paralarını alamayan, amaçları sadece size seslerini duyurmak olan gariban madenciler size ulaşmak isterken çok sert karşılanmışlar. Bir de onları dinleseydiniz, işçilerin sorunlarından da haberiniz olurdu.
Bunlar tabi ki sadece benim önerim Sayın Cumhurbaşkanımız. Tercih sizin.
Son söz de Milletin.