
20 Ekim 2026 Salı


“Ruhum, ölümsüz yaşamın ardından koşma, olanaklar alanını tüketmeye bak.”
Pindares’in şiirinin bu dizesiyle başlıyor Camus’un 1942 yılında yayınlanan ünlü Sisifos kitabı.
Yaşamı güdüleyen, mücadele azmini arttıran insanoğlunun gelecekle ve hırslarıyla ilgili kurduğu hayaller.
Gerçeklerse çok zaman hayallerle pek uyuşmuyor nedense. Yeni kuşakların güzel bir sözü var bu konuda; “Hayaller Paris, yaşantım Somali”. Yeni kuşağın bu sözüne bayılıyorum, hayal kırıklığını, haddini bilmemeyi, hesapsız kitapsız yaşamayı, kredilerle batmayı en güzel anlatan sözlerden birisi bu bence.
Çocukluğumuzun kalabalık ailelerinde, çoğunlukla üç kuşağın bir arada olduğu yer sofralarında sık sık söylenen bir sözdür; “katık et”.
Yer sofralarında yazın gümbürtü gider, kim ne yerse. Harman zamanıdır, iş beklemez, zaman kısıtlı, dedem söylenir yemek esnasında; “iş yapacak adam yemek yemesinden bellidir” Sallarız kaşıkları siniye, iş yapacak olanlar gençlerdir, sofrada çok yemelerine göz yumulur, kaşıkların siniye çarpma sesinden başka ses duyulmaz sofrada iş zamanlarında.
Kışın şartlar değişir, gençler ve ergenler yine hızlı yer yemeklerini, yaşlılar ve küçüklerse yavaş. İşte burada dede veya nine el koyar sofraya; “katık edin” diye. Katık edilmezse aç kalacaktır çocuklar ve yaşlılar, iş zamanları geçmiştir artık, gençler ancak sofrada hakkını yemelidir kış aylarında.
“Katık edin” dönemlerinden hayallere yetişememe dönemlerine geldik yıllar içinde. Köyümde kimsenin bankaya borcu olmazdı, ihtiyaçlar eldeki ürünlerin değişimi veya satışı ile giderilirdi. İmece usulü yardımlaşma da vardı, komşular arasında. Kimi öküzleriyle, kimisi beygirleriyle yapardı çiftçiliğini, aile içi işletmeler kendi kendine yeter durumdaydı.
İlerleyen yıllarda bankalar girdi köylere. Krediler çekildi, traktörler alındı, gücü olan, çalışan, hesabını iyi yapanlar ödediler, diğerlerine sırayla haciz gelmeye başladı. Batan batana, satılan tarlalar, köyden şehre göçler hızlandı.
Ailem bu durumlara düşmeden Edirne’ye göç edenlerdeniz. “Katık edin”le büyümenin etkisi olsa gerek, mecbur kalmayınca kredi kartımı bile kullanmıyorum. “Yorgan/ayak” ayarıyla borçlanmadan yaşamımızı sürdürmeye çalışıyoruz, “Armut ağacın altına düşer” misali çocuklarımız da borçlanmadan sürdürüyorlar yaşamlarını.
“Ayak/yorgan” ayarıyla gezmeye de çalışıyoruz kendimizce. Aracımızın arka koltuğunu çıkararak yaydığımız küçük yatak ve mini mutfak dolabıyla Türkiye kazan biz kepçe gezmelere de çıktığımız oluyor bütçemiz yettiği oranda. Ülkemiz yedi bölgesinde dört mevsimi yaşatan harika bir coğrafya üzerinde, yıllardır geziyoruz bitiremedik, her yıl ayrı bir keyif veriyor, farklı coğrafyalar.
Kurduğumuz hayaller gerçeklere yakın olunca gerçekleşmesi de mümkün oluyor. Katık etmeye gerek kalmadan yaşlılığa giden yolun başındayız artık, sağlık yerinde olduğu sürece gezmelere devam.


Anam öldü.
Beklenen bir sondu. Yaşlı ve organ yetmezliği anamı ve evlatlarını hastaneye bağlı bir hale getirmişti.
Ölmeyi bekler, ister haller vardı anamızın son günlerde.
Her ölüm iz, izler bırakırmış. Hele ölen ana olunca.
Hayat işte yeter ki sıralı olsun diyelim.
Gelen, arayan, yazan bütün dostlar acımıza ortak olanlara da selam olsun.
Edirne Devlet Hastanesi’nin Dahiliye Yan Dal Bölümü’nde başta doktorumuz Yasin Eryılmaz, hemşirelerimiz, temizlik görevlilerimiz, bölümün bütün çalışanları, diyaliz bölümünün güler yüzlü doktorları ve hemşirelerine;
Hepsine müteşekkiriz.
Zorlu sürecimizde bizlere her anımızda yardımcı oldular, destek verdiler, acımızı, sıkıntılarımızı atlatmak için emek verdiler.
Memleketimizin sağlık emekçileri iyi ki varsınız.
5.5 yaşındaki torunum soracak şimdi;
“Dede büyük annem neden öldü, insanlar niçin ölür?”
Anlatmaya çalışacağım. İnsanoğlu, doğar, yaşar ve ölür.
Unutulmayan bu arada yaşadığı dönemde yaptıkları, topluma yararlı olup olmadığı.
Döngü işte yaşamı belirleyen.
Döngü…


Alaca karanlık zamanları hep sevmişimdir.
Akşamüzeri olanı hep hüzünlendirse de okuma zamanlarıdır akşamların alaca karanlığı. Edirne İl Halk Kütüphanesi’nden gündüz alınan ödünç kitaplarımla buluşma zamanlarıdır akşamların alaca karanlığı. Yeni hayatları tanıma, okuma ile yazma arasındaki ince çizgide gidip geldiğim anlara tanıktır akşam alaca karanlıkları.
Bazen de çilingir soframda kadehim ve ben arasındaki sohbetlerin tanıklığıdır alaca karanlıklar. Geçmişin sorgulanması, günün yorgunluğunun giderildiği, yaz dönemlerinde tatil keyfinin sürüldüğü zamanlardır akşam alaca karanlıkları.
Gecelere de, hüzünlere de, hesaplaşmalara da gebedir akşamın alaca karanlıkları. Uyku tutmaz olur bazen geceleri, bitmeyen geceyi, geceleri sonlandıracak tek çare de yine bir alaca karanlık, oda sabahın alaca karanlığıdır.

Umutla, sabırla, hüzünle beklenir o sabahın alaca karanlığı geceyi bitirimeyenlerce. Hele bir hastane köşesindeyseniz, hastanız da varsa bitmez bir türlü o gece. Sadece düşünceleri için parmaklıkların arkasında bir yakınınız varsa düşünürsünüz onu, o sizleri, hesap gününün geleceğini, kısa çöpün uzun çöpten hakkını alacağı günleri, umutla sabırla. Hep beklersiniz sabahı, sabahın alaca karanlığını.
O yüzden sabahın alaca karanlığını daha çok severim akşamlarınkine göre.
Umut vardır, hayata yeniden başlamak, mücadele etme isteği vardır sabahın alacak karanlığında. Doğacak olan güneşin hayata yeniden başlamanın müjdecisidir.
Hayat gibidir alaca karanlıklar. İlki biten bir günü, geceyi, karanlığı, üzüntüleri, acıları, diğeri yeniden başlamayı, hayatı yeniden kurmayı, kalkıp yola çıkmayı, pes etmemeyi simgeler gibidir.
Sabahın alaca karanlığında tek başına bindiğim bisikletimle Edirne’nin sessizliği içinde süzülerek yol aldığımda mutlu olduğumu, umudumu ve mücadele azmimi kaybetmediğimi de hissederim. Ülkemi, insanlarını, yakınlarımı, dostlarımı sevdiğimi duyumsayarak keyifle asılırım pedallara, “Yaşamak güzel şey be kardeşim” diye geçer aklımdan.
Bir gazete, sabah çayı, kahvecinin sataşmaları, birazdan gelecek olan çocukluk arkadaşlarım ile yapılacak sohbetler.
Severim alaca karanlıkları, ama sabahları daha da çok.


Geç de olsa anne olduğunda ilk evladı kadar hiçbir şeyi daha fazla sevemeyeceğini düşünmüştü.
Ard arda ikisi kız, biri erkek olmak üzere dört evladının da sevgisinin aynı olduğunu duyumsadı yıllar içinde.
İlk torunu olduğunu dün gibi anımsıyordu bu hastane yatağında. Evlatlarından çok da ilk torununu sevdiğini unutmamıştı, sonraki torunlarını da ayni oranda sevmişti. Oysa şimdi torunun da baba olduğunu görmüş en tatlısı da torunumun evladı diye düşünüyordu bu hastane yatağında.
“Zor kalkarım artık ben buradan” diye hayıflandı etrafına yorgun gözlerle bakarak. Bütün gece dinmeyen, her gün biraz daha artan ağrıları yüzünden uyuyamadığı gibi başından bir an bile ayrılmayan büyük kızını da uyutmamıştı sabaha kadar.
Sabahın erken saatlerinde en küçükleri Recep yetişti hızır gibi. Yorgunluktan çökmüş ablasını dinlenmek için evine gönderdikten sonra gülümseyen gözleriyle baktı anasına:

“Nasılsın anam, bugün daha iyi gördüm seni.”
“Ne iyiliği be kızanım, zor kalkarım ben artık ayağa, ölüm çıkar bu hastaneden, nerde küçük ablan bana çorba getirecekti” diye fısıltıyla çıktı sesi. Gıcırtıyla açılan hastane odasında çorba getiren kızını görür gibi olduğunda tekrar uykuya dalıverdi.
İflas etmişti böbrekleri. Bir yıl önce bütün tedavi önerilerine karşı çıkmış, büyük kızının evinde altı aylık sıkı bir ilaç ve yiyecek programı sonunda ayağa kalkmayı başarmış, yaz başında komşularıyla sokağın önünde sohbetlere bile başlamıştı. “İyileştim artık, ilaç milaç vermeyin bana” diyerek devam etmesi gereken tedaviye bile son vermişti kendince.
Sonunda zorlanan böbrekleri onu tekrar yatağa bağladığında artık geri dönüşün zor olacağını o da anlamış ama iş işten geçtiğini de hissetmişti. “Kader neyse onu yaşarım” diye düşünürken artan ağrıları yüzünden yine hastane odalarına sığınmıştı.
Geceler boyunca süren ağrıları izin verdiğinde kuş uykusuna yatar gibi uyuyabildiği anlarda çocukluğunu, gençliğini, yaşam mücadelesini rüyalarında görüp sayıklayarak uyanıyordu artık. Gözlerini açtığı gibi yanında olan evladından çok orada olmayanların isimlerini sayıklıyor, hepsini yanında görmek istiyordu.
“Daha dün gibiydi” diye kendi kendine sayıkladı gecenin bir yarısı. Çocukluğu, gençliği, ilk annelik yıllarını geçirdiği Balkan köyünün zorluklarını anımsayarak ufladı yatağında. Neydi o sabahtan akşama kadar ölesiye çalıştığı yıllar. Bir taraftan tarla günleri, bir ahır hayvanla uğraşları, sütü, yoğurdu, yayığı bitmeden günde üç defa köyün dışından bakır ağacı ile su taşımaları. Koca dersen işten başka bir şey düşünmez, bütün yükü karısının üzerine bırakırdı.
Yıllar sonra Edirne’yi göç etmeleri. Kira evlerinde geçen uzun yıllardan sonra ağırdan bozma bir evde bir daha annelik mutluluğunu tatmıştı.
Gözlerini açtığında o son doğurduğu evladını karşısında görünce gülümsemekten kendini alamadı.
“Anam benim” diyerek yanağına öpücük konduran *sonka’sına bir daha mutluluk gözleriyle baktı.
Doğan güneş hastane camlarını aydınlatmaya başlamıştı. Yeni bir gün başlıyordu hastane odasında, “sırayla gelir kızanlarım ziyarete beni bugün de” diyerek gözlerini doğan güneşe çevirdi.
—
*sonka; Doğan son evlat için Trakya’da söylenen bir söz.


Cumhuriyet’in ilk yıllarında yayınını sürdüren Edirne Postası gazetesi 12 Eylül 1930 tarihli sayısında manşetten vermiş haberi; “Karaağaçın Kurtuluşu”
Edirne’de kurtuluş savaşından hemen sonra sınır Meriç nehridir. Karaağaç’ta Yunanistan tarafında kalmıştır. Türkiye’nin Meriç’in öbür kıyısında ayak basacak yeri yoktur.
Savaş yüzünden iki ülke de bitmiş durumdadır. Savaşın kazananı olmaz derler, her iki ülkede de halklar perişan durumdadır.
Lozan Anlaşması yapılmış Meriç Nehri iki ülke arasında sınır olarak kabul edilmiştir. Fakat savaşın kaybedeni Yunanistan’dan Türkiye’nin savaş tazminatı talebi vardır. Yok olan ekonomisiyle Yunanistan’ın ise bir kuruş ödemeye gücü yoktur. Çözüm olarak Karaağaç ortaya konur. Yunanistan Karaağaç’ı savaş tazminatı olarak Türkiye’ye verir.
Karaağaç sınırı bugünkü haliyle yeniden çizilir ve Türk askerleri 15 Eylül 1923 tarihinde yani Edirne’nin kurtuluşundan 294 gün sonra Karaağaç’a girer ve Karaağaç Türkiye sınırları içine katılmış olur.

Karağaç ve Göç yılları. Foto Anonim.
Yetkililer Karaağaç’a girdikten sonra şaşkına dönerler. Karaağaç’ta binalar tamamen soyulmuş gibidir. Hiç birinde çatı, kiremit, kapı ve pencere yoktur. Bütün binaların üzerinden işe yarayacak bütün malzemeler sökülmüş ve Yunanistan’da sonradan Orestiada ismini alacak olan Kum Çiftliği’ne trenle taşınmıştır.
Kum Çiftliği’nde yeni bir Karaağaç yaratılmaktadır. Bütün bunlara Edirne’nin “Yıkıcılar”ı da dahil olur. O yıllarda iki ülkede de adeta çivi bile üretilememektedir. Savaşın yok ettiği ekonomileri, biten genç erkek nüfus, yoksulluk, kıtlık her yerde hüküm sürmektedir. O yüzden inşaatlardan çıkan malzemeler tekrar, tekrar itinayla kullanılmaktadır.
Yıkıcılık mesleğini yaratmış olan Yahudiler Edirne’de eski, tarihi ayakta durmakta zorlanan bütün yapıların yıkım işini yapmakta, çıkan malzemeleri itinayla istifledikten sonra ihtiyacı olanlara, Karağaç’ın imarına özellikle de trenle Yunanistan’a Orestiada’ya göndermektedirler. Küçülen, savaşlar, göçlerle nüfusu iyice azalan Edirne’de ihtiyaç fazlası binalar tamir edilmek yerine yıkılarak içinden çıkan malzemeler bir şekilde ekonomik değere dönüşmektedir.
Savaş tazminatı olarak alınan Karaağaç’ın imarı ve Orestiada işte böyle yaratılmış olur.
O dönemleri tarihsel belgelerle gün yüzüne çıkarabilecek uzman tarihçilere ve bu tarihçileri bir araya getirebilecek bir panel zamanı geldi artık.
—
Not; Fotolar Kültür Envanteri sayfasından.