
24 Şubat 2026 Salı


Yıllardır sürüyor bu tartışma; “Kırkpınar Er Meydanı’nın yeri değişmeli mi?” diye.
Geçtiğimiz cumartesi günü AKM’de Edirne Kent Konseyi 37.Olağan Genel Kurulu toplantısını bu konu üzerine yaptı; “Er Meydanı’nın Geleceği.”
Forum şeklinde gerçekleştirilen sunumda Ender Bilar, Namık Kemal Döleneken, Hüseyin Erkin ve Ayten Eren konuşmacı olarak katıldılar.
Ender Bilar yüz yıldır aynı yerde düzenlenen Kırkpınar şenliklerinin yerinin değiştirilmesinin hata olacağını belirtti konuşmasında.
Namık Kemal Döleneken Edirne’de olmak üzere alanın değiştirilebileceğini, UNESCO nezdinde de sorun teşkil etmeyeceğini öne sürdü.
Hüseyin Erkin Edirne dışına ekonomik getirisi üzerine alanın taşınabileceği yönündeki düşüncelerini ifade etti.

Ayten Eren Kırkpınar Er Meydanı’nın şu andaki yerinde olmasının Has Bahçe üzerinde olumsuz bir baskı oluşturduğunu, o bahçede olan Edirne Belediyesi’nin kiracısı durumunda olan işyerleri başta olmak üzere Kırkpınar Er Meydanı’nın da bu alandan kaldırılması gerektiği üzerinde ısrarla durdu konuşmasında.
Konuşmacıların ağırlıklı olarak düşünceleri Er Meydanı’nın şu andaki alandan taşınmasıydı sonuçta. Konuklar da forum sonrasında söz alarak düşüncelerini ilettiler, endişelerini de.
Er Meydanı, gerçekten de taşınmalı mı? Taşınacaksa nereye? Er Meydanı’nı taşımak ekonomik olarak mantıklı mı? Bu sorulara daha da eklemeler yapabiliriz.
Sarayiçi’nde Er Meydanı olarak kullanılan alan Cumhuriyet’in kuruluşundan 1990’a kadar ahşap, üzeri tahta kaplı, onların üzerine de Kırkpınar zamanlarında gölgelik olsun diye kesilen ağaç yapraklarıyla kapatılan derme çatma bir yapı halindeydi. Turgut Özal zamanında ne akla hizmetse resmen bir stadyum inşa edildi Sarayiçi’ne. Betondan 25 bin kişilik bir stadyumdu bu. 1996 yılında hizmete girdi. Döneminde karşı çıkanlar, yanlış bir yatırım diye uyaranlar olduğu halde ısrarla yapıldı bu stadyum oraya.
Ve artık 30 yıl sonra “Er Meydanı taşınmalı” tartışması daha da büyüyerek devam ediyor, yakın bir yere üstelik, Sarayiçi’ne giderken sağ tarafta büyük alana.
Bu tartışmanın arka yüzünde kamunun devam eden devasa tarihi çalışmalarının da payı var.
Selimiye Camii’nin restorasyonu daha yeni bitti ve cami ibadete açıldı. Saray restorasyonu yıllardır devam ediyor. Büyük bir alan dahilinde yapılan çalışmaların Has Bahçe ve şu anda Er Meydanı olarak kullanılan Sarayiçi’ne de ulaşacağı bilgileri konuşuluyor.
Diğer taraftan Yanık Kışla’da büyük bir restorasyon çalışması başladı. Yıkılan tarihi hastane duvarının orada çalışma var ve Balon hangarında bu yıl başlayacak olan restorasyon ile “Türk Havacılık Tarih Müzesi”ne çevrileceği basına yansıdı.
Bunların yanında Edirne merkezde Saraçlar Caddesi’nde “Sokak Sağlıklaştırma Projesi” eski Edirne’nin tamamına, Kaleiçi’ne doğru yayılmaya devam ediyor.
Üstteki bu çalışmaların tamamını düşündüğümüzde “Tarih Turizmi” yönünden büyük bir çalışma içinde olduğu görülüyor Edirne’de. Her yeri adeta bir açık hava müzesi olan Edirne tarih turizminden hakkını fazlasıyla almak isteyen çeşitli çevreler var. Büyük turizm potansiyelinin Edirne’yi baştan çıkaracağını düşününler de.
Baştaki konuya dönecek olursak; Eğer Saray kazıları, Hasbahçe ve Sarayiçi birlikte düşünülüyorsa benim görüşüm de Er Meydanı’nın taşınması yönünde olacaktır.
O alana yapılan beton stadyum benim de içime hiç sinmediği gibi Edirne Sarayı, Hasbahçe ve Sarayiçi alanı üçgeninin Edirne’ye büyük değer katacağını düşünüyorum.


50 yıla yakındır okur olarak takip ettiğim Hudut Gazetesi’nin son 10 yılını ailenin içinde geçiriyorum.
Küçük bir kentte yaşıyorsanız yerel basın ister istemez ilginizi çekiyor. Kimi okur gündemi, kimi yerel siyaseti, satış ilanları, spor haberleri ve en önemlisi de ölüm ilanlarını bile dikkatli ve düzenli bir şekilde takip eden okurlar var.
10 yıl önce Ziya Gökerküçük hocamın önerisiyle Hudut’ta yayınlanan “Keçi” köşesine öyküler ve gezi anıları göndermeye başladım düzenli olarak. “Keçi” nin artık tamam dediği yerde Bülent Ayan girdi devreye ve Hudut’ta bir köşe ayırarak onurlandırdı beni; “Salı Yazıları”
Hafta sonları salon sporlarını da düzenli olmasa bile takip etmeye başladım. Parkeye indim yine Hudut Gazetesi kimliği ile. Salon sporlarının durumunu gözlemledim, yazdım, spor severlere farklı bir pencere açtık her zaman Bülent Ayan agamın büyük katkılarıyla.
Röportajlar geldi ilerleyen yıllarda. Salon sporlarının babası basketbolla ilgili Edirne’nin Cumhuriyet tarihini sorguladım kütüphanenin tozlu arşivlerinde “Çalınan Top” isimli röportaj dizisiyle. Basketbol için çırpınan, emek verenlerin yanında basketbolu yok etmek, katletmek için elinden gelenleri de görmüş olduk bu yazı dizisini hazırlarken.
Bir yıl süren bu arşiv araştırmaları emeklilik dönemimin en keyifli anlarını yaşattı bana. Arşiv bana şunu öğretti; Günlük siyasi kısır tartışmaların içinde kalan yerel basın çok yavan kalmış. Nasıl ki konusunda uzman kişilere konularıyla ilgili yer ayrılmış, edebiyata, sanata önem veren Edirne’lilerin yerel basına büyük katkısı olmuş.
Basketbol yazı dizisinden sonra en sevdiğim hobi olan “Edirne’de Bisiklet”e geldi sıra. Yine yerel arşiv sayesinde hayatta olmayanlara ve yaşlanmamakta ısrar eden eski bisiklet tutkunlarıyla Cumhuriyet döneminden günümüze bisiklet sporunun evrelerini Edirne Yerel Tarihi’ne katmaya çalıştık.
“Geçmişten Günümüze Edirnespor” röportaj dizisi gazetemizde başlayınca Gönül Uyanıktır ablanın önerisiyle toplamda 135 sayı süren röportaj dizisine 101 röportajla katkı verdim büyük bir keyifle. Bu röportaj Türkiye’de yapılmamış eşi benzeri olmayan bir çalışma oldu. Bu çalışmayı kitaplaştırmak isteyenlere destek vereceğini söyleyenler de olsa da bu destekler sadece sözde kaldı. Kitaplaştırılmasa da Edirne Yerel Tarihine Hudut Gazetesi’nin arşivleriyle sonsuza kadar girmiş oldu.
Bu 10 yıllık süreçte başta Bülent Ayan, Ziya Gökerküçük, Mehmet Seleci’den her zaman destek ve yardım gördüm. Gönül Uyanıktır abla her konuda destekledi, teşvik etti. Benim için Hudut adeta bir üniversite gibi oldu. Katkı verirken kendimi de geliştirmeye çalıştım.
En önemlisi de hiçbir yazıma asla ama asla müdahale edilmedi sansür uygulanmadı. Bana, bizlere Hudut yazarlarına tanınan bu özgürlüğün yerel ve ulusal basında örneğinin görülmesi mümkün değildir.
50 yıllık bir okur ve bir Edirne sevdalısı olarak düşüncelerimi yazarak iletmeye çalıştım. Bunda bana en büyük olanağı sağlayan Hudut ailesinin bir bireyi olmaktan her zaman da gurur duyuyorum.
Nice 10 yıllara.


1975 yılında yapılan İmar durumunda pazartesi pazarının olduğu yerin etrafının yeşil alanlarla çevrili olduğunu görüyoruz.
Turizm, tarih kenti Edirne’ye yakışan türden bir imar planı çalışmasıymış 50 yıl önceki plan.
Yeni planla pazar yerinin ortadan kaldırıldığını tüm alanın büyütülmüş bir halde ticaret alanına çevrilerek betonlaşmaya açıldığını anlıyoruz.
50 yıl önceye bakıyoruz bir de 50 yıl sonraya; GÜNÜMÜZE.
Hızlı trenin makinisti bile göremeyecek turizm ve tarih kokan Edirne’yi, o büyük binalar o alana yapılırsa.
25 Kasım Stadı faal durumdan çıkarıldıktan sonra sessiz bekleyişini sürdürüyor.
Şu anda Edirne Saraçlar Caddesi Sokak Güzelleştirme Projesi için şantiye alanı olarak geçici görevini sürdürüyor.

50 YIL ÖNCE

BUGÜN
Saraçlar Caddesi ve tarihi çarşılar, tarihi yapılar baştan sona elden geçiyor, Edirne tarihi, kültürel yapısıyla daha fazla öne çıkıyor ve turizm alanında büyük bir potansiyele doğru yürüyor.
10 Ocak’ta Edirne Valisi Sayın Yunus Sezer’in gazeteciler gününde verdiği kahvaltı etkinliğinde Bülent Ayan sordu;
“25 Kasım Stadı’nın son durumu nedir?” diye.
Vali bey yaptığı açıklamada stadın Millet Bahçesi olarak yapılandırılması düşüncesinin devam ettiğini belirtti.
Millet Bahçesi demek yapılaşmadan, betondan uzak durulacağını gösteriyor ki olumlu bir düşünce. Hiçbir Edirne’linin buna itiraz edeceğini sanmıyorum. Umarız son dakikada bir gol atılmaz Edirne halkına.
Edirne turizm, tarih ve kültür şehri.
Pazar yerini betona çevirerek veya 25 Kasım Stadını Millet Bahçesi türünden yapılaşmadan çıkartılarak Edirne’ye hiçbir şey kazandırılamayacağı gibi Edirne turizmine büyük bir darbe indirilmiş olur.
Bütün Edirne’liler gibi bizlerde pazar yerinin yeni imar durumunu endişe ile izliyor, bunun hata olduğunu ve hatadan dönülmesi gerektiğini düşünüyoruz. Ayrıca 25 Kasım Stadı için de umutlu bekleyişimizi sürdürüyoruz, gelişmeleri takip ediyoruz.
Edirne’nin geleceğinin betonda değil, doğal yeşil alanlarda olduğunu düşünüyoruz.


Meteoroloji güzel bir teknoloji. Önceden uyarmıştı, dediği de çıktı. Sabaha karşın dörtte sessizlik hakimdi doğaya, sabah bir kalktık ki her yer karla kaplanmış.
Özlemişiz, doya doya seyrettim apartmanın penceresinden, yağmaya devam edişini. Kahvaltı sonrasında sırt çantam arkamda vurdum kendimi Edirne’nin karla kaplı yollarına. Ayağımda botlarımla kuvvetlice basıyorum zemine karların üzerine. Yerdeki karla buluşan botlarımın seslerini dinliyorum keyifle.
Özel araçlar tek tük, Serhat Birlik araçları yoğun çalışıyor ve ağızlarına kadar dolu bir halde. Ticari taksiler de yine çılgınca sürüyorlar bir sonraki müşteriyi kaptırmamak adına.

Ana caddeler araç trafiği nedeniyle ulaşıma açık, akış sürüyor. Ara sokaklar sıkıntılı, çıkamayan araçlar, yolda kalanlar, yolu tıkayanlar nedeniyle geri dönerek ana caddelere akıyor bu araçlar da.
İki gencin bindiği motosiklet zorlukla yol almasına karşın tek tük de olsa kurye motorlar yollardalar. Ekmek davası işte. Kayarak, yanlayarak yol almaya devam ediyorlar.
Yolumun üzerindeki kahveyi emekliler ve kuryeler doldurmuşlar daha sabahtan. Gürül gürül yanan sobanın keyfini sürüyorlar halen 10 liraya içebildikleri çaylarıyla birlikte.
Martılardan başka göklerde uçan kuş yok gibi. Kediler ve köpekler dönercinin önünde çöpteki yiyecekler için kavgaya tutuşmasıyla kedilerin kaçması bir oluyor.
Fengshui’ye göre, bu yılki gibi bir Şubat bizim ömrümüz boyunca bir daha asla yaşanmayacak. Çünkü bu Şubat ayında 4 Pazar, 4 Pazartesi, 4 Salı, 4 Çarşamba, 4 Perşembe, 4 Cuma ve 4 Cumartesi var. Bu sadece 823 yılda bir gerçekleşiyor.
823 yılda bir olanı yaşamak güzel. En güzeli de yoğun yağmurlarla yükünü tutmaya başlayan barajların şimdi de yağan karlar sonrasında doluluk oranın artacak olması. Şimdiden Süloğlu barajının yüzde elliye, Kayalı’nın da yüzde yirmi beşleri bulduğu bilgilerini alıyoruz. 2026 yazında susuzluk yaşamayacağımız anlamına geliyor bu da.
Günü yarılıyorum karlı yollarda kahvelerde. Verdiğim enerjiye yerine koyma zamanı. Öğleni geçen saatlerde eve yolculukla bitiriyorum günü, hanımın acılı kuru fasulyesine kaşık sallama zamanı, yanında bulgur pilavı ve turşusuyla birlikte.


“Ne emekliliği be, emekli maaşıyla geçinilir mi” diye sinirli sinirli söylendi karısının sözlerine.
“Sen emekli oldun da çok şakıttın sanki! Yirmi bin yeni olacak maaşın. Dua et anam kızanlarımıza baktı çalıştın biraz fabrikada ucundam emekli olabildin, o da senin masraflarına bile yetmiyor baksana.”
Askerden sonra devlet dairesine girmiş, anasının ısrarıyla görücü usulü evlenmişti. İlk kızanlarından sonra yetmemeye başlayan memur maaşı nedeniyle karısını fabrikaya işe koşmuştu. Arada ikinci çocukları olmasına karşın anacığı kızanlara bakmaya devam etmiş karısı da tazminatlı ilk çıkışını aldığında “yeter artık” diyerek işi bırakmıştı.
Okula giden iki çocukla karısının aldığı tazminat iki yılda erimiş, ardından karısının emekliliği gelmiş kıt kanaat geçinmişler, kızanlarını okutup harç, borç ikisini de evlendirmişlerdi.
Nihayet ilk arabalarına kavuştular kızanları baş göz edince. İkinci el, yirmi yaşındaydı arabaları, bankadan kredi çekerek. Borcu daha yeni bitmişti bozuldu arabaları. Yeni motor yaptırdılar ve ilk uzun tatillerine çıktılar.
Üç haftalık bir geziyle Türkiye’nin yedi bölgesinde teker eskittiler. Öğretmen evlerinde, kamu kurumlarında, pansiyonlarda konaklayarak gezdiler. Gezi bittiğinde kredi kartlarının limitleri de bitmişti. Altı ay kredi kartı borçlarını ödediler. Ama mutluydular, yıllarca erteledikleri dileklerini gerçek olmuştu sonunda ya.
Sevmişlerdi gezmeyi. Her yıl bir taraflara gezi planları yapmaya başladı yaşlı karı koca. “Bir ay tatil yaparız gerekirse on bir ay borçları öderiz, canımızdan önemli mi?” diyerek hayaller kurarken bir yıl sonranın hayallerini kurmaya başladılar. Kim bilir belki Avrupa’ya bile turlara giderlerdi, neden olmasın ki?
Bir sonraki tatili ertelemek zorunda kaldılar. Ne de olsa bir torunları olmuştu ve çok mutluydular. “Bir sene nedir? “Kırk yıl bekledik bir sene mi daha bekleyemeceğiz” diye düşünerek sevgiyle sarıldılar torunlarına, bakımını da üstlendiler. Artık çalışmayan gelinleri nedeniyle çocuklarının daralan bütçelerine yardım için torunun bezleri, mutfaktı derken kendi bütçeleri başladı daralmaya.
Ardından diğer oğullarından da bir torun geldi senesi dolmadan. İlk toruna bakarken diğer toruna bakmamak olur mu diyerek iki torun birden bakmaya başladı babaanne. Dede de mesailerden kalan cumartesi pazarları torunlarıyla geçirmeye başladı. Ardından birer torun daha, oldu mu dört torun.
Ne bütçe kaldı ne de zaman tatil yapmaya. Emekli olsa bir türlü olmasa bir türlü. Seyyanen 2023 yılında aldıkları zam sonrasında maaşları biraz nefes aldırmıştı. Oysa şimdi karısının emekli maaşı, kendi zamlı maaşıyla bile zor çıkartıyorlardı ay sonunu.
Karısıyla birlikte kurdukları bir hayal vardı gençlik yıllarında. Çocukları evlendikten sonra kendisi de emekli olacak, Edirne’deki evlerini satarak Enez’de veya Ege’de bir yazlık alarak bütün yılı orada geçireceklerdi.
Bütün hayallere veda ettikleri gibi artık arabalarını bile sitenin garajından çıkarmaya ne zamanları, ne de bütçeleri yetmez olmuştu.
“Gel de emekli ol şimdi” diye tekrar söylendiğini duymadı karısı. Emekli olsa maaşının yarısını bile alamayacaktı sonuçta. Bunları düşünürken açık televizyonda spikerin üniversite hocalarının emeklilik yaş sınırının 67’den 72’ye yükseltildiğini duyunca dikkat kesildi.
“Memurların da yükseltirler mi acaba?”diye düşündü. 62 yaşına gelmişti bile. Ne kalmıştı burada zorla emekli edileceği 65 yaşına. Düşündükçe uykuları kaçıyordu. “O kanun bi çıksın çalışırım ben de 72 yaşına kadar, hem de o partiye oy vermezsem…” diyerek hayaller kurmaya başladı.