
04 Şubat 2026 Çarşamba

Как концентрация определяет увлечение

Aptal değiliz hala dürüstlük bekliyoruz

4 Şubat 2026 Çarşamba Hudut Gazetesi

Akalın’dan DEM Parti önergesine sert tepki

4 Kasım 2023 Cumartesi

Каким способом внутреннее напряжение имеет возможность усиливать интерес













İmamoğlu’nun Silivri’den CHP mitinglerinde okunmak üzere gönderdiği mektuplar ve basına verdiği açıklamalar, hiç kuşku yok ki hem dolaylı savunma hakkının hem de sınırlandırılmış bir siyasi yaşamın tezahürüdür.
Dolaylı savunmadan kasıt: Ekrem Bey’in mahkeme sürecinde doğrudan halkın vicdanına seslenerek adalet terazisini sadece yargıya bırakmama; mahkemelerin “Türk milleti adına” verdiği kararlarda muhataba kendini anlatma çabasıdır.
Nitekim yargı kararlarının isabet sorunu doğurduğu hallerde maşeri vicdan (topluma ait vicdan) kavramına yer açılır.
Yargıçların toplum adına karar verirken vicdan özgürlüğüne sahip olmaları gerekir.
Vicdan özgürlüğünden anlamamız gerekeni, Av. Dr. Başar Yaltı’nın “Yargıç ve Vicdan” başlıklı yazısından alıntılayalım…
//Vicdan özgürlüğü; özünde, irade özgürlüğü, düşünce özgürlüğü demektir. Bu özgürlük, yargıcın yasaları uygularken bağımsız davranıp davranmadığının göstergesi olarak önem taşır. Vicdan özgürlüğü; mensup olunan inanç sistemi dâhil, her türlü bireysel bağlılık ve aidiyeti, karar verirken bir yana itmek, taraflar karşısında eşit tutum takınmak, maddi ve manevi hiçbir etki ve tahakküm altında kalmadan dürüstçe karar verebilme yetisini / becerisini gösterebilmektir.//
Yargı sistemi-vicdan özgürlüğü ilişkisine dair Yaltı’nın şu saptamaları da dikkate değer:
//Ancak son zamanlarda yargıç kararlarının kamu vicdanı ile evrensel değerlerle çatıştığına sıkça rastlamaktayız. Evrenseli kavramaktan uzak, kamusal duyarlığı kalmamış, kendi yetiştiği çevrenin anlayışı ve değerlerine hapsolmuş yargıç kararları hukukun gelişimine ve özgürlüklere engel olmaktadır. Yargılama sürecinde denge ve uyum gözetmeyen mahkeme karar ve uygulamaları kamuoyuna yansıdıkça, yürekler sızlamakta, yargı sistemine olan güven duygusu hızla erimektedir.//
İmamoğlu’nun toplumun vicdanına seslenen Silivri mektupları, basın açıklamaları bu çerçevede de okunabilir.
İmamoğlu’nun Silivri mektupları ve basın açıklamalarına ilişkin ismiyle müsemma köşemizin analizi ise, özde siyasi niteliktedir.
Geçen hafta T24’teki İmamoğlu’nun Cansu Çamlıbel’e verdiği mülakat üzerinden yürümüştük, sözünü ettiğimiz Cumhuriyet gazetesindeki soru-cevap ‘yazılı söyleşi’ ile devam edelim…
19 Mart’tan beri tutukluluğunun Türkiye siyasi tarihinde nasıl bir kırılma yarattığı sorusuna İmamoğlu’nu cevabı şöyle…
//Türkiye’nin siyasi tarihi, kesim veya siyasi görüş fark etmeksizin, milletimiz için büyük umutların ve hayal kırıklıklarının tarihidir. Türkiye, huzurlu bir ülkeye kavuşmanın, birlik olma iradesiyle yaşamanın ve demokrasiyle yönetilmenin umut edildiği, fakat gücü ele geçirmek ve elinde tutmak isteyenlerin sürekli olarak bu umutları engellediği bir ülkedir. İnanın bizim insanımız, topraklarımız iktidar hırsını değil, gerçek ve kapsayıcı bir demokrasiyi hak ediyor.//
Genel doğruların güzelce ifade edildiği bu satırlar, şüphesiz önemli. Ancak ülkede demokratik siyaset sorununun çözümünde siyasi partilerin içyapılarında demokratik bir işleyişin gerekliliği de ortada ve bu köşede sıkça işlenmiş bir konudur.
Madem Silivri’den bize sesleniyorsunuz, biz de o sese kayıtsız kalmayalım ve antidemokratik yönetilen CHP’de payınıza düşeni belirtelim Ekrem Bey.
‘Değişim Kurultayı’nın lafta kaldığı ayan beyan ortada; CHP’ye demokrasi gelmemiştir.
Mahalle delege seçimlerinden itibaren genel merkez kurgulu kongreler zaten CHP’deki sözde demokratik yönetim tarzını anlamak için yeter artar da kurultayda çarşaf liste esas deyip delegelere genel başkanın anahtar listesini dayatmak, büyük iddialarla yola çıkıp daha ilk kilometrede duvara taslamak değil midir?
Benim dahlim yok demeyin, A’dan Z’ye size angaje bir genel merkez yönetimi olduğu aşikâr.
Örgütsel bütünlüğü, örgüt dinamiğini, kolektif parti pratiklerini umursamayan, CHP üyesini yük taşıyıcı varlık yerine koyan yeni genel merkez oligarkları, elbette sizin eseriniz.
Üyenin dolgu malzemesi, konu mankeni olduğu, oligarşik yapıda yönetilen CHP’de demokratik bir örgüt yapısından bahsedilemez. Örgütten anlaşılan ise; genel merkez hizmetlisi memurlar, il, ilçe yönetimleri olmamalıdır.
Mahalle delege seçimlerinde neden çarşaf liste üzerinden nispi temsil yöntemi uygulanmadığını, anahtar liste utanmazlığına yol verildiğini de sorgulamayı ihmal etmeyiniz Ekrem Bey.
Belirttiğiniz gibi; ülkeye demokrasi gelecekse önce CHP’ye uğraması şart. Gücü ele geçirenlerin iktidar hırsından arındırılmış, gerçek ve kapsayıcı bir demokrasinin önce CHP’de tesis edilmesi lazım ki mektuplarınızın içeriği inandırıcı ve güvenilir bulunsun Ekrem Bey.
Cumhuriyet’teki soru-cevap yazılı söyleşide belirttiğiniz; “Türkiye’nin kurucu partisi olan CHP, iktidara geleceği için yok edilmek veya ele geçirilmek isteniyor” endişenizin çaresi, Silivri’den talimatla yönlendirilmeyen, oligarşik değil demokratik/saydam/dürüst yönetilen, gücünü örgütten alan bir CHP’dir.
Cumhuriyet’teki İmamoğlu açıklamalarının tamamına ilgi duyanlar için linki veriyorum: https://www.cumhuriyet.com.tr/turkiye/imamoglu-secim-kaybetmekten-korkanlarin-butun-kotulukleri-yaptigini-soyledi-iktidardakiler-rakip-tercih-etmeden-yapamazlar-2472157
“Vazgeçmeyenlerin Cumhuriyeti” başlığı altında İmamoğlu’nun Sözcü gazetesi için kaleme aldığı, dün yayınlanan makaleden söz edelim biraz.

(Sözcü Gazetesi)
Türkiye’nin karşı karşıya olduğu tablonun sıradan bir yönetim zafiyeti değil, devleti, milleti ve demokrasiyi zayıflatarak iktidarı kalıcı hale getirme projesi iddiasında bulunan İmamoğlu, projenin adını da korku düzeni, hukuksuzluk rejimi koymuş.
“Devlet, adalettir, liyakattir, ahlâktır, akıldır” diyen Ekrem Bey, tutukluluğunu rakibi saf dışı bırakma operasyonu görüyor; yaşadıklarını bağımsız yargı ile bağdaşmadığını, bunun düpedüz bir siyasi darbe, Türkiye’nin geleceğine bir darbe olduğunu iddia ediyor.
Makalenin tamamı bu linkte: https://www.sozcu.com.tr/vazgecmeyenlerin-cumhuriyeti-p290560
Açıktır ki İmamoğlu basına düzenli açıklamalarla kendini unutturmamanın peşindedir ve içinde bulunduğu koşullarda siyasi mücadelesini bu şekilde vermektedir. Anlaşılır bir durumdur.
Ancak, İmamoğlu’nu kendini merkez alan açıklamalarının içeriği etraflı bir ele alışı da icap ettiriyor çünkü mevzu siyasi bir derinliğe de sahip.
Daha 2019’da yedi bölümden oluşan “İmamoğlu bir proje midir” başlıklı yazı dizisinde bu derinliğe işaret etmiştik.
Ekrem Bey’in seçim kazanma başarısında konjonktür önemli bir yer tutsa da iyi tasarlanmış, organize edilmiş kampanyaların arkasında donanımlı bir yönetici kadronun varlığı açıktır.
Bugün bunu daha iyi görüyoruz zira halkla ilişkiler uzmanlarının halen görevde olduğu besbelli. Örneğin, Silivri mektuplarının ve basında çıkan açıklamaların sunulduğu/sanıldığı gibi Ekrem Bey’in kaleminden çıkmadığını düşünüyoruz. Bir kere cezaevi koşullarında böylesi kapsamlı yazılar her babayiğidin harcı değildir. Entelektüel potansiyel de ister.
Siyasi aktörlerin metin yazarları olabilir, olması da iyidir. Açıklamaların kolay anlaşılır, derli toplu, tutarlılık içinde kamuoyuna ulaşması sağlanır. Prompter de bunun için vardır,
Ancak, Ekrem Bey’in bizzat kaleme almadığı yazıları sanki onunmuş gibi kamuoyuna sunmanın sorunlu yanı da geçiştirilecek gibi değil.
Bir siyasi aktörü böylesi yöntemlerle diri tutmaya çalışmanın tuhaflığı apaçık ortadadır.
Halkla ilişkiler uzmanlarının başarı için gerçekleri maharetle çarpıtabileceğini, siyaset-etik ilişkisinde duyarsız davranabileceklerini gözden kaçırmamak, bir liderin çapına ilişkin önemli bir veridir.
Başarı için her şey mubahtır anlayışı, kazanımları bir çırpıda yok edebilir.
Erdoğan’a karşı alternatif ve Kılıçdaroğlu kenara çekilerek CHP’nin başına getirilen İmamoğlu’nun bekleme odasındaki serüveni ne kadar sürer kestirmek zor.
Lakin toplumsal devinime bağlı süreçler bittabi yeni gelişmelere gebedir ki Ekrem Bey’in toplumsal hafızada yerini korumak, diri tutmak için gösterdiği çabayı da izah etmektedir.


Geçen hafta başında başlayan ve bilhassa da perşembe günü artarak devam eden yağmurlar Edirne’yi de bir kez daha göle çevirdi, malum.
Evlerini, işyerlerini su basanlar, araçlarıyla yollarda kalanlar, mağduriyet yaşayanlar oldu.
Böyle olunca, yaşananların faturası da hala tamamlanmamış olan alt yapı çalışmalarına kesildi gördüğüm kadarıyla.
Peki ya gerçekten de bu taşkınların bütün müsebbibi uzun zamandır çalışmaları devam eden ve hala tamamlanamamış olan alt yapı mı?
Sadece Edirne’de değil, birçok il ve ilçelerde yaşananlara alt yapıdan başka, yerleşim alanlarında ve bu alanlara sınır olup sonradan imara açılmış bazı yerlerdeki derelerin, dere yataklarının, tepelerin doğal halinin bozulması, çoğu site bahçelerinin bile betonlaşması, yolların kilit taş yerine büyük oranda asfaltlanması gibi nedenler yüzünden fazla yağan yağmurlarda suların toprak zemine ulaşamaması vs. hepsi ayrı birer faktör değil mi?
Alt yapı çalışmaları tamamlandığında da buna benzer taşkınlar yaşanırsa çok fazla şaşırmamak lazım bence.
Çünkü gerçek şu ki; doğa, her zaman kendinden alınanı geri almaya, akan sular da yolunu bulmaya çalışacaktır.
Üzücü ama böyle maalesef!


Haçlı savaşları, pardon, haçlı talan, tecavüz, köleleştirme, sömürme, katletmeleri eskiden oldu da, şimdi bitti mi sanılır!.. Bu haçın,
*Çanakkale savaşları haçlı seferi sayılmaz mı?..
*Anadolu’yu sevr ile işgal edip paylaşmaları, haçlı seferi sayılmaz mı?..
*Tüm orta doğu ülkelerini, kan ve gözyaşına boğmalar, haçlı savaşı sayılmaz mı?..
*Türkiye’yi Avrupa Birliğine almamaları, haçlı savaşı sayılmaz mı?..
Kuran’ı Kerim. Sure 7/Ayet 129:
Kavmi Musa’ya: “Sen bize peygamber olarak gelmeden evvel de geldikten sonra da biz eza gördük” dediler.
Musa: “Üzülmeyin, olabilir ki Rabbiniz düşmanlarınızı helak eder, sizi de onun yerine getirir. Artık nasıl işlediklerinize bakar” dedi.
22/48: Nice ülke var ki, zulmederken ona biraz mühlet vermişiz, sonra onu yakalamışızdır. Dönüş ancak banadır.


DOKU Derneği Başkanı Göksal Çidem, 2 Şubat Dünya Sulak Alanlar Günü dolayısıyla yaptığı açıklamada, Trakya’da su bittiğini, bölgede obruklar oluşmaya başladığına dikkat çekerek, “Ergene kaynakları mutlak koruma altına alınmadan yapılan her yatırım beyhudedir” dedi.

Çidem, 2 Şubat 1971 yılında imzaya açılan Sulak Alanların Korunması Sözleşmesini Türkiye’nin 17 Mayıs 1994 tarihinde imzaladığını anımsatarak, “2 Şubat kutlama değil, kaybettiğimiz sulak alanlardan ders alma, kalanlar için ise, nasıl kurtarırız diye hesap yapma günüdür. Ülkemiz de son 50 yılda Marmara Denizi kadar bir sulak alanı kaybettik. Hani Doğada her canlının yaşama hakkı vardı? Yaklaşık 40 yıldır, günlük çıkarlar uğruna milyonlarca canı yok ettik. Bölgemizdeki en çarpıcı örnek Ergene’dir” ifadelerini kullandı. Çidek açıklamasında şunlara yer verdi:
ERGENE ÖRNEĞİ
Yaşı yarım asrı devirenler, doğaya çıktıklarında ‘ bizim zamanımızda şurada pınar, şurada kaynak vardı, pırıl pırılsu akardı’ diye söze başlarlar. Ergene de tutulan yayın ve sazan balıklarını anlatırlar. Yüzmeyi orada öğrendik derler. Peki şimdi neden balık yok? Neden yüzemiyorsunuz dediğinizde. Verilen cevap ‘çok kirli’, ‘çok kötü kokuyor’. Çünkü Ergene’den su değil, sıvı akıyor..
İyi de, temiz olan su ve içinde ki yaşam neden yok oldu? Kim yok etti? Asıl sorun da burada.
Ergene yok edilirken, herkes temizlenecek diyor. Ergene kurtulacaksa kurtarmaya önce kaynaklarından başlanmalı. Ergene kaynaklarının bulunduğu Istrancalar’da yüzlerce taş ocağı, binlerce RES var.
Ergene kaynakları mutlak koruma altına alınmadan yapılan her yatırım beyhudedir. Planlama doğru olmalı. Bilimsel olmalı.
Doğal varlıkların yok olmasındaki en büyük etken yanlış planlamalar ve bu planları yapanlar ve onaylayanlardır. Yanlış planlara dava açınca da ‘Bunlar her şeye karşı çıkıyor’ hemen bir uyduruk yafta takıyorlar. Yatırım düşmanı, bölücü, marjinal guruplar v.b. diyorlar. Bizler sadece ‘yaşamı savunuyoruz’. Yaşam için de milyonlarca yıldır, yaşam kaynağı olan doğal varlıklarımızı korumak ve gelecek nesillere yaşanabilir bir Dünya bırakma derdindeyiz.

RAMSAR
Dünyanın en önemli sulak alanlarından İğneada Longozu’nun 2012 yılında RAMSAR kapsamına alınacağı ilan edilmiş, ancak daha sonra İğneada unutulmuş, yok sayılmış ve yok sayılmaya devam etmektedir. 2012’den sonra, termik, nükleer, liman ve barajlar ile gündeme gelmektedir. İğneada RAMSAR kapsamına alınmalı, tüm Dünyaya tanıtılmalıdır. Çünkü, Dünya’da Amazon ve Afrika Kongo’sundan sonra bu ölçekte en büyük subasar (longoz) ormanı, ülkemizde, İğneada beldemizdedir.
İğneada bölgesinde Küresel Çevre Fonu ve AB katkılarıyla milyon dolarlık projeler yapıldı. Hazırlanan dosyalar UNESCO ya sunulacaktı. Sunulmadı. Yıllardır sunulmuyor. Sorduk, Neyi bekliyoruz? Cevap. ‘Proje sahasının biyosfer alan olarak kabul edilmesine yönelik bir Biyosfer Alan Adaylık Dosyası hazırlanmış ancak UNESCO MAB Komisyonuna sunulmamıştır’ deniyor. Gerekçe ne?
ISTRANCALAR’IN HER TARAFI PARAMPARÇA
Ülkemizin koruma değeri olan sahalarının etkin korunması yönetimi gereken etki ve yetkiyi sağladığından UNESCO’ya sunup Biyosfer Rezervi statüsü verilmesine gerek duyulmamış.
Buna gerek duyulmadığı için Istrancalar’ın her tarafı paramparça oldu. 1/3 Bulgaristan’da olan Istrancalar bir bütün olarak korunurken, Bizim 2/3 Istrancalar talan ediliyor.
İğneada longoz ormanları için de verilen cevaplarda RAMSAR kapsamına alınma çalışması devam ediyor muş..
Yıllar geçti. Geçmeye devam ediyor. Yok edildikten sonra, Ergene misali nasıl temizleriz, nasıl kurtarırız için milyonlar harcamak gerekiyor. Aslında korumanın maliyeti sıfır. Hiçbir şey yapma. Doğayı kendi haline bırak.
Turizm bölge planı, Doğa Turizm Master Plan, Biyosfer Rezev Alan projesi, İğneada longoz Ramsar projesi akıbeti? Bilmiyoruz.
Şimdi bir daha sormak gerekiyor.. O halde bu projeler kapsamındaki dosyalar neden hazırlandı.? Neden sunulmuyor..?
Trakya’da su bitti. Trakya topraklarında Çorlu ve Malkara’da obruklar oluşmaya başladı. Su, bulunduğu havzaya ve oradaki canlılara aittir. Doğal bir varlıktır. Su, tüm canlılar için yaşamın temel koşuludur. Yerin altında da, üstünde de su kalmadı. Su bitti. Söz bitti. Tuz koktu. Trakya sözün bittiği yer değil, suyun bittiği yer. “