Yazar arşivleri: Ziya Gökerküçük

AKILCILIK MI KURNAZLIK MI?

Aziz Nesin insanımızın yüzde altmış oranında zekâ yoksulu olduğunu söylerdi. Bu iddia kimisince aşağılama sanılarak hakaret olarak algılandı. Kimisi ise kendisinin o yüzde altmışın içinde olmadığına sevinir halde bu söylemi kullandı ve maalesef kullanmaya devam ediyor.

Gerçekten yüzde altmış zekâ yoksulu muyuz? Hele de Atatürk “Türk milleti zekidir” demişken. Zekâ yoksulu olmak yerine akılcılık ve kurnazlık ikilisinde kurnazlık tercihini benimseyenler desek daha doğru değil mi acaba?

Bu tercihin sebeplerini araştıranlar var elbette. Yaşamın direksiyonunu akılcılık yoluna çevirmeyince ayakta kalabilmenin koşulu kurnazlık oluyor.Kurnazlık en az çabayla kişisel çıkarın en yararlısını kısa zaman içinde sağlayabilmektir. Gerçek bedelini ödemeden en çoğu elde etmeye çalışmaktır.Örneğin; ortak bir havuza bir bardak su dökmeyi büyük bir özveri gibi gösterip, kimseye çaktırmadan aynı havuzdan bir teneke suyu kendine aktarmaktır.

Pragmatizm denilen bu durum faydacılıktır. Yani bir düşüncenin, inancın veya teorinin doğruluğunu ve değerini sadece pratik sonuçlarına ve sağladığı faydaya göre değerlendiren felsefi bir akım. Maalesef geri kalmış veya demokratik gelişmeyi sağlayamamış toplumları yönetenler pragmatizmi çok iyi kullanırlar.

Derin konular. Bilimsel tartışmalara girmek beni aşar. Ama yaşadığımız olumsuzlukların, çıkmazların sebep ve sonuçlarını akılcılık ile değerlendirme zamanımız geldi geçiyor.

Yerleşik düzene gecikmeli geçen toplum olarak yüzlerce yıllık sanayi tesislerimiz olmadı,tamam. Bunun sonucu olarak da aklı, laikliği, bilimi, hukuku savunan burjuva sınıfı ve karşıtı emek sınıfı oluşmadı. Bu nedenle de aydınlanma kavgasının sebep ve sonuçlarını da yaşamadık.

Seçtiklerimizi de aynı mantık ile seçiyoruz. Ve bu durum hayal kırıklığı olsa da her seçimde aynen yaşanır? Yüz yıl önce mevzuat olarak verilen haklarımızı bile idareciler veriyormuş gibi sunarlar ve biz de teşekkür ederiz.

Ne olacak şimdi?

Akılcılığa dönüşün başladığı Osmanlı öncüleri ve Cumhuriyet döneminde yöneldiğimiz akılcılığı terk ettik. Popülist liderlerin hayal gücüne kurnazca taraf olduk ve geldik bugüne. Yine iki yol var. Ya kurnazlığı devam ettirerek pragmatist siyasetçilerin peşinde gitmeye devam edeceğiz. Ya da yaratıcı bir kimlik geliştirerek kendimizi mahkûm ettiğimiz o derin kölelikten kurtulup özgürleşeceğiz.

Ya içinde bulunduğumuz ‘ahval ve şerait’ durumundan kurtulma yolunu seçerek hep birlikte “Türk Milleti zekidir” sözünü dosta düşmana kanıtlayacağız. Ya da Kurtuluş Savaşı’nı yok sayan Eğitim Bakanı ve onun gibi siyasi akılların amaçlarını gerçekleştirmelerine hizmet edeceğiz.

Bugünlerde yaşananlara ben biraz da bu gözle bakıyorum. Yıllardır akılcılıktan ayrılıp kısa vadeli kişisel çıkarlar için peşine düştüğümüz pragmatist siyasiler, yeni bir oyun peşindeler. Bu kez bir defa da olsa akılcılığı seçelim.

Ben, alın teri dökenlerleyim. Ben, dağda, bayırda, tarlada, fabrikada, grevde olanlarla birlikteyim. Ben, bir anlık kazanım için kurnazlık yapmayıp geleceği kuracak olan akılcılıktan yanayım. Sağıma soluma önüme arkama baktım ki hepimiz aynı yola doğru yönelmekteyiz. Yaşadık ve gördük ki kısa vadeli kişisel çıkarlar geleceği yok ederek köleliği uzatıyor. Akılcılık ise kısa vadeli bedeller ödesek de uzun vadede geleceği aydınlatıyor.

HAHAHAHAİHİHİHİHİ

Bazıları gülmeye ceza verse de gülmek yakışır insana. Gülmek birçok şekilde ve kişiye, zamana göre değişse de güzeldir. Gülme araçlarından en önemlisi ise komedidir. Komedi, temel amacı izleyiciyi veya okuyucuyu eğlendirmek, güldürmek ve genellikle güldürürken düşündürmek olan bir sanat ve edebiyat türüdür. İnsan doğasının kusurlarını, günlük yaşamın absürtlüklerini ve toplumsal aksaklıkları abartılı ve mizahi bir dille ele alır.

İlk olarak Eski Yunan döneminde bağ bozumu tanrısı olan Dionysos için yapılan törenlerde ortaya çıkmış. Bu törenlerde komos isimli eğlence alayları yapılmaktaymış. Farklı kılıklarda insanlar flüt çalan birinin arkasından çeşitli taşkınlıklar yaparak sokaklarda dolaşmaktaymış.

Komedi günlük yaşamdan esinlenerek yazılmaktadır.Karakterler de genellikle halktan insanlardır.Bu tür komediler insanları eğlendiriyor olsa da derinliğinde düşündürme, kendimizle alay ederek dersler çıkarma ön plandadır. Etliye sütlüye karışmayan komediler de vardır. Egemenin tepkisini çekmek yerine basit sarhoş esprileri, cahil görünümlü insan komedileri, şive yorumları, giyim ve cinsellik şakaları gibi komediler komedi yapılamayan zamanlarda öne çıkar.

Komedyen Ricky Gervais’n dediği gibi;“Komedi rahatsız edici olma hakkına sahiptir ve hatta çoğu zaman öyle olmalıdır. Sözler insanları incitmez insanlar ancak sözlere kendi verdikleri anlamla incinir.” Kısacası sorun, komediyi yapanda değil izleyendedir.

Bazı konuşmaları ba(ğ)zı insanlar sevmez ve ‘inancıma’ veya ‘kimliğime’ dil uzatıldı diyerek yasaklamayı savunur. İhbar ederler ve susturmaya çalışırlar. Maalesef sanatın fıtratında olan ceza alma komedide daha fazladır. Çünkü komedi aslında bir isyandır. Sosyal iklime göre değişse de egemen olanın fıtratımda cezalandırmak vardır. Kim adına? Toplum adına!

Son 45 yılın komedyenlerine baktığımızda, 1980 Kenan Evren darbesi öncesinden gelen Metin-Zeki veya Levent Kırca, Ferhan Şensoy politik hiciv olarak milyonlar tarafından her gün izlenmekte. AKP’nin başkanlık sistemi döneminde ise politik komedi yapan yok gibi. Cem Yılmaz, Ata Demirer, Yılmaz Erdoğan, Hasan Can Kaya, Tolga Çevik, Şahan Gökbakar (Recep İvedik) ilk akla gelenler. Son yıllarda öne çıkanlar. Yaptıkları basit gülmeceler, cinsellik muhabbetleri, skeç türü söz göndermeleri ile sınırlı. Bunun nedeni elbette sanatçının yetmezliği değil idarecilerin yetmezliği.

Komediyi seven bir toplumuz. Komedyen içi kan ağlayarak düğmeye iğne-iplik geçirir gibi sözcük ve mimik seçerken biz güleriz haklı olarak. O gülmeler bizi rahatsız etse de yasaklanmasını isteyemeyiz. Herkesin kimliği de inancı da kitabı da tercihleri de kendisini bağlar. Hepimizin bir uç siniri vardır belki. Ama bu başkalarının hayatını kısıtlamakla olmaz, olmamalıdır. Kim ne yaparsa yapsın Deniz’in dediği gibi ‘neşemizi çalamayacaklar’. Kadınlar ve çocuklar başta olmak üzere gülmemize yasak getirenler de bilmelidir ki; bizim neşemiz; Nasrettin Hocalardan Neyzen Tevifiklere, Sadri Alışıklardan Ferhan Şensoylara gider ki o ünlü gülüşüyle Adile Naşit’in ahahahahihihihilerindedir.

Deniz Göktaş adlı komedyenin ‘Ölü Deniz’ adlı bir gösterisi nedeniyle tutuklanması herkes gibi beni de üzdü ama gülmeyi unutan bizlerin de gülme umudunu tazeledi. Komediyi drama çevirmekte mahir idarecilerimiz dört yıldır değişik yerlerde oynayan ve sosyal medyada milyonlarca kez izlenen oyunu nedeniyle tutuklandı. Tanrılar komedyen bedel istemiş olmalı ki Deniz seçildi. Oysa Deniz yurt dışında idi. Geldi. İfade için emniyete gidecek iken hava alanında polisler aldı ve kayıtlara ‘yakalandı’ diye geçildi. Suçu kendi ifadesiyle; ‘kasten adam güldürmek!’

Bu tutuklamanın arkasındaki güç ve güçlünün hiçlik içinde olduğu bir hinlik var. Bizi güldürenlerin de tez gülebilmesini diliyorum.

KİRLİLİK

Havalar ısınınca kentteki atıkların beş duyumuza etkisi daha başka oluyor. Geçende çevre günü nedeniyle Kocasinan Mahalle Muhtarı Canan Koca sosyal medyada paylaşmıştı;

“Çevre Haftasında ÇEVREŸE yakışan görüntülerle günaydın. İçtiğiniz PET ŞİŞELERİ, TENEKE KUTU IÇECEKLERİ LÜTFEN ÇÖP KUTUSUNA ATINIZ. BIZLER VATANDAŞ OLARAK GÖREVİMİZİ YAPALIM. BIRAZ VİCDANIMIZLA HAREKET EDELİM, LÜTFEN.”

Altında da mahallesinden kötü örnekleri fotoğraflamıştı. Benzeri uyarıları birçok kentlimiz de sık sık yapmaktadır. Bu elbette bir farkındalık yaratmaktadır.

Kentler uygarlığın beşiğidir. Kentler hepimizindir. Kent suçları oluyor ve fotoğraflara olumsuz yansıyorsa bu hepimizin hatasıdır. Konteynırın içine konması gereken atığın yerlerde ne işi var? İnşaat atıklarının, ağaç dallarının sokakta, yaya kaldırımda, konteynırın yanında ne işi var? Kentin temizliğinden elbette yerel yönetimler sorumludur. Ama muhtar Sayın Canan Koca’nın da dediği gibi “biraz vicdanımızla hareket edelim”.

Her şey ailede başlar, eğitim süreçlerinde gelişir der bilim insanları. Bunu bilir ve uygulamaya çalışırız. Çocuğumuz odasından sorumludur. Tamam. Ama kapıdan çıkınca apartman merdivenlerinden Saraçlar Caddesi’ne, ormanımızdan denizimize kadar her ortak yere de sahip çıkması, koruması gerekmez mi?

Çok kez yazdım, bizim kuşak öğretmenler olarak uyguladık da. Okul bahçesinin temizliği, ağaçların korunması öğrencilerin görevidir. Öğrenci velisi olduğum sıralarda toplantılarda bunu söyledim ve her gün okul bahçesinin temizliği sonrasında sınıflara girilmesini önerdim. Veliler isyan etti. Neymiş çocuğumuz temizlikçi miymiş, aile birliğine niye para veriliyormuş falanda falan. Okulda geçen her anın eğitim olduğunu bizlerin kabul etmesi gerekiyor.

Biz böyle değildik elbette. Biraz yaş almış kişiler olarak değerlerin, dayanışmanın, imecenin ne olduğunu biliriz. Ama kentte ama köyde yaşadık. İçinde yaşadığımız sistem bizi para ve varlıklara yönlendirdi. Unuttuk ve kendi dünümüzü bile yarınımıza aktaramadık. Sorumluyuz.

Öte yandan kent içindeki hayvanlar için çok iyi niyetle yapılan hizmetler! Evdeki gıda atıklarını sokaklara, yeşil alanlara, kaldırımlara bırakmanın artı ve eksisini düşünmemiz gerekir. Birlikte belirlenen bir yerde veya çevre yaşayanların gönüllü düzenlediği, hizmet verdiği yerlere bırakılması gereken bu atıkları herkes istediği yere atmamalı. Hayvan sevgimizi kanıtlayacağız diye evin atıklarını sokağa bırakarak başka zararlı canlıların da oluşmasına olanak sağlıyoruz.

Kent veya ülke temizliği, değerlerin korunması idarelerin ve vatandaşların görevidir. Biz her görevi seçtiklerimizden bekliyoruz. Okul temizliğinden evladını sorumlu tutmayan ebeveynler olduğumuzda kent ile ülkenin temizliği ve korunması, savunulmasının da biz yurttaşların görevi olduğunu unutuyoruz.

Dünya kupası maçlarında Brezilya’ya yenilerek elenen Japonya oyuncuları maç sonrasında seyircisinin bulunduğu tribünlere giderek saygıyla eğildi ve özür dilediler. Seyirciler de stadı terk ederken yine atıklarını toplayarak temiz bırakma geleneklerini yinelediler. Çünkü Japon yurttaşı toplumsal yaşamın her alanında ortak alan bilincini geliştirmiştir. Onlar da insan bizde insanız. Neden bilinçli ve sorumlu olamıyoruz?

Hepimizin şikayetçi olduğu temizlik, kirletmemekle başlar. Kirlilikten rahatsızlık duyma olarak gelişir. Bu kültürümüze egemen olmalıdır. Bu da bizlerin elindedir.

Doğa kendi içinde temizdir. Doğanın bir parçası olan insan da temizdir. Kirlilik sonradan kazanılan bir davranış ve alışkanlıktır.Doğadan ve doğuştan gelen bu özelliğimizi koruyamadığımızdan dolayıdır ki; toplumsal yaşamda, siyasette, ticarette, insan ilişkilerinde kirlenmişlik egemendir.

Bu kirliliğin sonucudur ki; Keşanlı Aliler ücreti ödenmiş memetlere, adalet yürüyüşçüsü kemaller butlan kemallere, sosyal devletler soyguncu devlete, yoksulun cumhuriyetinden sermayenin otokrasisine doğru gider dururuz. Uyanalım,doğadan ve doğuştan gelen özelliklerimize, aslımıza uyalım. Bu kez olumsuz değil olumlu değişelim. Değişmez isek, yüzyıllardır yaşadığımız burjuva demokrasisinden sosyalist demokrasiye geçemezsek acıyla ve saygıyla andığımız 2 Temmuz 1993 Sivas yangınları hepimizi yakacak.

PARİS SOMALİ!

İnsanın sağlıklı yaşaması için umutlu olması gerekir. Umutlu olması için de hayaller kurup bunların peşinden koşması önerilir. Ülkemizde bunu başaramamanın verdiği bir karamsarlık olduğu doğrudur. Bu nedenle olsa gerek artık anonimleşen bir cümle söylenir oldu;”Hayaller Paris, gerçekler Somali”.

Ben 8-10 yıl önce değerli dostum Turan Şallı’nın bir yazısında okumuştum. Özellikle sosyal medyada ve günlük dilde anonim olarak yayılmış popüler bir hiciv ve mizah kalıbı olan bu cümle sınırsız erişim ortamında geniş kitlelerce benimsendi. Hedeflenen yaşam, lüks veya başarı hayali ile karşılaşılan acı gerçeklerin arasındaki çelişkiyi vurgulamak amacıyla kullanılmaktadır.

Günümüz durumu tam da öyle maalesef.

Öğretmen olmak için yıllarca okuyorsunuz. Kamuda mesleğini yapmak istediğinizde yazılı puanınız yüksek olsa da mülakatta eleniyorsunuz. Çünkü iktidara yakın değilsiniz. Yaşamak için bir özel okulda görev aldığınızda ise geçinemeyecek bir ücreti sadece okullar açık iken alabiliyorsunuz. Sebebi; ‘Taban Maaş Güvencesinin Kaldırılması’.

Eskiden özel okulların, devletteki emsal öğretmen maaşından daha düşük ücret veremeyeceğini belirten kanun vardı (5580 Sayılı Kanun md. 9/2). Bu madde 2014 yılında dershane sahiplerinin önerisi ile yürürlükten kaldırıldı. Bu durum, öğretmen maaşlarının asgari ücret seviyelerine kadar gerilemesine yol açtı. Hayal; öğretmenlik, gerçek; hak peşinde koşan eğitimcilere şiddeti.

İktidarın tercihi; elbette dershane patronlarından yana.

Uzunköprü, Eskişehir ve diğer yerlerde maden ocağı işçilerinin bazıları günlerce direndi kazandı, bazıları direnmeye devam ediyor. İstedikleri yeni haklar değil kazanılmış haklar. Aylarca maaşlarını alamadıkları için sokaklarda. Paris’i hayal etmiyorlar; acil gıda ve diğer masraflarını karşılamak derdindeler.

İktidarın tercihi; elbette özel okul patronları gibi, burada da maden patronlarından yana.

Tarlasından kovulan, ağaçları kesilen köylülerin de hayali var. Onlar da Paris çiftçisi gibi olamayacaklarını biliyorlar. Ama Somali de olmak istemiyorlar. Yani ürettikleri değerine göre alınsın istiyorlar. Maden uğruna yüzlerce yıllık meyve ağaçları kesilmesin istiyorlar. Konut veya maden uğruna verimli tarlaları yok olması istiyorlar. Çiftçi olarak ülkede yetişen ürünlerin dışarında alınmasının zorlaştırılmasını istiyorlar.

İktidarın tercihi; elbette özel okul patronları gibi, maden patronları gibi burada da ithalatçı patronlardan yana.

Kamuda veya özel işyerlerinde hakkı yenen tarihi değiştirmesi beklenen sınıf; işçi sınıfı, sarı sendikaların sözleşmeleri sonucu hayal bile kuramaz haldeler. Ama bir hayalleri var ki yine yeniden örgütlerini güçlendirerek sarıdan kırmızıya dönüştürecek ve sınıfsal görevini anımsayacaktır.

Veya; onlarca yıl çalışmış ve yaşı geldiğinde emekli olup rahat bir yaşam isteyen milyonlarca emeklinin hayali sabun köpüğü gibi uçup gitti. Yetkili kişilerin utanmazlık derecesinde sözleri daha da yaşlı yaptı emeklileri. Emekli olunca Paris hayali kuranların karşılaştığı gerçek evden çıkamamak, çıktığında da çöpe atılan sebze ve meyve peşinde koşmak.

İktidarın tercihi; elbette özel okul patronları gibi, maden patronları gibi, ithalatçı patronlar gibi, kendi de patron olan patronlardan yana.

Oysa biz farklı iş kollarında üretsek de aynıyız. Rengimize, cinsiyetimize, tercihlerimize, etnik yapımıza, diplomamıza bakarak ayırmıyorlar bizi. Hepimizi sömürüyorlar. Verdiğimiz emek, döktüğümüz alın teri. Sömürenlerin birleştiğini biliyoruz da biz neden birleşemiyoruz?

İktidarın Paris hayalini kurdurma çabaları gerçek ile yok olmuş durumda. Tüm mağdurların birlikteliği geliyor; “yetti gari” diyor ve “devlet kim?” diye sorguluyor. Başka çaremiz yok. Ya hepimiz birden otoriter bir rejime gireceğiz ya da hayal kurabileceğimiz ve bunu gerçekleştireceğimiz ülkeyi kuracağız. Özgür bir ülkede kentlerimizi ve köylerimizi yöneteceğiz.

İktidar; Paris hayali kurdurup Somali örneği yaşamı dayatıyor olabilir. Buna son verecek olan da bizleriz. Çünkü biz halkız. Çünkü biz çoğunluğuz. Çünkü biz tarihin sayfalarında da hep kazandık yine kazanacağız.

YÜZ YILIN HİKAYESİ

Her durumun bir hikayesi vardır ya CHP’deki durum da insanlık tarihine dayalı uzun bir hikayedir. Hikâyenin geçmişi uzundur ama CHP’yi ilgilendiren kısım 1900 sonrasıdır.

George Orwell’in söylediği gibi; “aslında hiçbir şey yasa dışı değildi çünkü artık yasa diye bir şey yoktu” tespiti ülkemizde bugünün somut durumudur. Yine de eldeki hukuk ve halkın eylemleri ile bu kadar hukuksuzluğa karşı mantıklı ve hukuka uygun çözümler aranıyor.

AKP’nin 24 yıllık iktidar döneminde 10 yıl Baykal, 13 yıl da Kılıçdaroğlu muhalefet partisi başkanıydı. Bu iki seçilmiş başkanın hatalarını saysak sayfalar yetmez. İktidar memnundu.Makamların utanıp söyleyenlerin utanmadığı sözcükler söylendikçe toplumsal değerler tükendi. Bu hakaretleri burada yazmak bana ayıp gelir. Hakarete maruz kalanlar ise grup toplantılarında ağız dalaşı ile idare ettiler.

Bu süreçte sosyalistler, çevreciler, yaşam savunucuları, hak mücadelesi verenler sessizleştirildi çünkü arkalarında siyasi destek olmadı. 2023 yılında CHP 38. Genel kurulunu yaptı ve Kemal Kılıçdaroğlu ile Özgür Özel yarıştı. Özel kazandı.

Olması gereken partideki değişimi kabul etmek ve elini sıkmaktı. Tıpkı İnönü’nün Ecevit’e karşı kaybettiği seçimden sonra Ecevit’i kutlayarak demokrasi güzelliğini toplumda yaşatması gibi.Kaldı ki 2002-2023 arasında iktidarı grup toplantılarında eleştirmek dışında iktidarın saldırılarına karşı bir politika üretilemedi.Kılıçdaroğlu ve ekibi yerel ve genel seçimlerde yenildi ama bir tülü yenilenemedi. Bugün ülkeyi kaosa sürükleyen iktidara payandalık yapan Kılıçdaroğlu ve ekibi demokratik davranışlar yerine iktidara hizmet, ülkeye kötülük yaptığının farkında değil mi?

Devlet memuru zihniyeti ile hareket eden Kılıçdaroğlu her defasında atama ile görev yaptığından olsa gerek üç yıl sonra usulsüz olarak CHP başkanlığına atanmasını normal görebilmektedir. Velev ki ‘bağımlı mahkeme kararı’ ile böyle bir görev verildi. Akıl ve nizam, ahlak ve hukuk en çabuk olarak kurultayı toplayarak süreci kapatıp partide ve ülkede demokrasiye dönüşü sağlamaktır.

Atanmış ekibin siyasi parti yönetmesi görülmüş değildir. Partileri delege ve üyeleri yönetir. Son karar makamı da bu kurullardır. Kılıçdaroğlu’nu o koltuğa atayanlar elini kolunu da bağlamış olmalı ki seçilmiş kişiler hakkında kararlar alabilirken kurultay kararı alması gerektiğinde ise yetkisizliğini öne sürüyor.

Ülkemiz dahası bölgemiz demokrasiden uzaklaşıyor. Bu uzaklaşmanın destekçisi olmak yüz yıllık kurucu siyasi geleneğe, ülkeye, bölgeye ihanettir. Mustafa Kemal’in düşüncesine, başardıklarına açık saldırıdır. Bu kötücül gidişe yol açan, araç olan biri CHP’li olamaz. CHP’li olmadığı gibi demokrat da olamaz.

Kılıçdaroğlu 13 yıl işgal ettiği başkanlık koltuğunun önemini anlamamış veya bile isteye orada bir amaç için oturmuştur. Ki bu amaç; ABD büyükelçisi sıfatıyla sömürge valisi gibi davranan Thomas J. Barrack ve AKP üst kadrolarının yıllardır diline doladığı Osmanlıcı/yayılmacı bir anlayıştır. Yeni Ortadoğu konusunda da ABD valisinin peşine takılmak yerine yine İnönü’nün örneği ortadadır.1964 yılında ABD Başkanı Lyndon B. Johnson’ın Kıbrıs meselesindeki tehditkâr mektubuna karşı İnönü; “Yeni şartlarla yeni bir dünya kurulur ve Türkiye de bu dünyada yerini bulur”. Bugün bunu diyen Özgür Özel’dir. İktidarın peşine takıldığı Ortadoğu Valisi Barrack’ın peşine takılmak ulusal kurtuluş savaşı vermiş bir partiye düşmez.

İktidar Barrack söylemiyle Ortadoğu’da yumuşak liderlerin öncülüğünde mutlak güce ulaşmak istiyor. Ki bunu yasama, yürütme, yargı ve basını yöneterek epeyce elde etti. Bu yolda tek engel CHP. Bu oyunu atanmışlar bozabilir ama böyle bir niyetlerinin olduğuna dair kanıt bile yok.

Ülkemizin demokratları biliyorlar ki CHP’ye yapılan kumpas yargı davası değildir. Siyasi bir davadır ama sadece CHP’ni ilgilendirmez. Tümüyle demokrasi yanlılarının siyasi davasıdır. Bu nedenledir ki her görüşten yurttaşlar Özgür Özel’in öncülüğünü desteklemektedir. Kılıçdaroğlu 13 yıl başkanlık yaptı. Şu an ise atanmış başkan ama lider, önder değil. Özgür Özel ise partiden değil ülkeden de atılsa artık bu coğrafyada liderdir, önderdir.

Güzel ülkemizin güzel coğrafyasında yaşayan bizler bu topraklar için ödenen bedellerin farkındayız. Bir kısım yerli işbirlikçinin emperyalist güçleri arkasına alarak yüz yılın öcünü çıkarma hayaline karşı hepimiz bir kez daha karşı duracağız.

365 GÜN ÇEVRE

Bir çevre günü daha geçti. Birçok yerde anlamlı toplantılar yapıldığı gibi anlamsız, iş olsun babında etkinlikler de yapıldı. Ben Edirne Kent Konseyi Yürütme Kurulu’ndan arkadaşlarla Çerkezköy’de idik. İklim Krizi teması ile yapılan TKKB toplantısına katıldık. Haberi yerel gazetelerden okumuşsunuzdur.

Çevre Günü “Senede Bir Gün” değil 365 gündür. Çevreyi, doğayı koruma her an, her davranışımızda, yaşamımızda, kültürümüzde olması gereken bir hal ve gidiş durumudur.

Dünyamızın geleceğine dair korkularımız, kuşkularımız varsa da umutlu olmamızı sağlayan kararlar ve örgütlenmeler de var. Vaysal Köyü’nü duymayan kalmadı. Su ve orman kaynağı olan bu yöreye onlarca yıldır saldıran sermaye, arkasına aldığı idareciler ile taş ve maden ocakları peşindeler. Sanırım üç kez yapılan girişimleri her seferinde halkın ve hukukun duvarından döndü. Önceki gün bir kez daha aynı akıbete uğrayan şirket bakalım devamında ne yapacak?

Keşan’dan da olumlu iki haber geldi. Karayolları 1. Bölge Müdürlüğü’nün Karlıköy’de açmak istediği taş ocağına verilen “ÇED Gerekli Değildir” kararını Edirne İdare Mahkemesi iptal etti.

DSİ 11. Bölge Müdürlüğü projesinde de taş ocağının kapasite artışına halkın büyük tepkisi ve Çanakkale Orman Bölge Müdürlüğü projenin orman varlığına vereceği zararları görerek projeye “uygun görüş” vermemesi sonucunda bu proje de iptal edildi.

Merkeze bağlı Karayusuf Köyü’nde de özel bir şirket tarafından yapılması planlanan Güneş Enerji Santrali (GES) ve Elektrik Depolama Tesisi (EDT) Projesi de itirazlar sonunda Bakanlıkça iptal edildi.

Benzeri yüzlerce durum sayabiliriz. Sahi kamu adına görev yapan kurumlar neden var? Akbelen’de simge olan yaşlı insanların görsellerinde sorduğu gibi; “Kimdir Devlet?”

Mahkeme süreçlerinde bilirkişi heyetinin yaptığı incelemeler, bölge ekosistemine verilecek zararın “geri dönüşü mümkün olmayan” boyutta olduğunu bilimsel olarak tescil ediyor. Kamu adına görev yapanlar da bunu biliyor.

Bir şirket iş yapma talebini Valiliğe verdiğinde; eldeki mevzuatlar, kamu yararı ve doğaya verdiği zarar düşünülerek işverenin talebi reddedilse olmaz mı? Olması gereken; toplum çıkarını savunacağını vaat ederek oy alan siyasetçiler ve yurttaşların vergisinden maaş alan kamu görevlileri etkili güçlerin değil de kamunun yanında dursalar olmaz mı? Çünkü biliyoruz ki idareciler kamuyu ve doğa çıkarını kılavuz edinmekle yükümlüdürler.

Çerkezköy’de de gördük; Kıyıköy sahiline nükleer niye düşünülür ki? Bu karar gerçekleşirse sadece Trakya değil, İstanbul ve tüm Marmara Bölgesi ve de ülke olarak karşı olmak gerektiğinde birleştik. Bizim dışımızda Bulgaristan ve Romanya başta olmak üzere Karadeniz ülkelerinin de Bükreş Anlaşması gereğince itiraz edebilecekleri bir durum. Tüm bunlardan sonra Trakya’da nükleer santral gündemden düşmeli akla göre. Ama!

Mevzuatlara, akla, bilime, hukuka ve doğaya aykırı bu tür girişimler iklim krizinin sebebi değil mi? Biz insanlığın, özellikle sermayenin yarattığı bu krizi sürdürülebilir duruma getirmek ve doğayı kendi normal değişimine bırakmak için yapılması gerekenler belli.Pazartesi günü Bülent Ayan’ın örneklediği gibi önemli olan doğaya bakış açısı. Istrancalar’ın bizim tarafı ile Bulgaristan tarafı neden farklı? Çünkü bakış açılarımız uymuyor. Onlar doğayı ve canları, biz sermayeyi düşünüyoruz. Arnavutluk halkını duydunuz mu? Bir adayı yüklü meblağ ile turizm adası olması için Trump’un oğluna vermek istiyor hükümet. Halk sokaklarda ve satış istemiyor.

Birilerinin doğayı ve insanı sömüren, geleceği tehdit eden ve iklim krizine neden olan girişimlerine karşı hepimiz Kent Konseyi veya ilgili örgütler içinde mücadele etmeliyiz. Ana kirletici iktidar destekli sermaye olsa da zararı hepimiz görüyoruz.

Çerkezköy’de Edirne Kent Konseyi Başkanı Özer Demir, kente ve doğaya yapılan müdahalelere karşı kentimizde neler yaptığımızı detaylı olarak anlattı. Gördük ki en akli etkinlikleri, hukuki mücadeleleri EKK yapıyor. Övünmek değil ama gerçeği de bilmek gerekiyor.

Bir çevre günü daha geçti. Bir yıl sonraki çevre gününe kadar yani 364 gününüz çevre, ekoloji ve doğayı koruyan yurttaş olma mücadelesi ile dolsun…

SİYASET

İnsanlığın sorun çözme, örgütlenme, aynı amaçta buluşma alanıdır siyaset. Bu nedenle hepimizin siyasetle ilgilenmesi şarttır.

Buğdayın taban fiyatını belirlemekten madenciye verilmeyen paraya kadar siyasi tercihtir. Eğitim sistemini yok ederek sistemsizliği öne çıkaran ve kaos üreten bir duruma getirmek de siyasi tercihtir. Köylüler ekmiş, dikmiş, beklemekte; ürün taban fiyatı enflasyonun üzerine çıkacak mı?

İşçi; zorla bulduğu işini kan ter içinde ay boyunca yapmakta ve beklemekte, asgari ücret açlık sınırını aşacak mı?

Kamu çalışanı en büyük işveren devletin kararını beklemekte. Örgütlendiği sendikadan umut kestiğinden siyasi idarenin kararı yaşamına kolaylık sağlayacak mı?

Yıllarca çalışıp kendisinden emeklilik adına kesilen paranın emeklilikte kendisine ödenmesini bekleyen emekli de beklemekte; son yıllarını mutlu geçirmesine yarayacak emekli ücreti verilecek mi?

Kısacası; örgütlenmesi eksik ve hatalı her kesim iktidardan, otokrattan bir şeyler beklemektedir.

Siyaset amacına uygun yapıldığında farklılıkların özgürleştiği bir mutlu toplum yaratır. Bireylerin veya grupların toplum içinde siyasi ilişkileri olumlu gelişir. Bu da siyasi kültürümüzle ve örgütlenmemizle bağlantılıdır.

23 yıl önce büyük umutlarla iktidar olan AKP yıllar sonra umut olmaktan çıktı. Bugün AKP egosundan kurtulmak, aşağılanmaktan uzaklaşmak, usandıran yalan ve yanlışlar yerine, geleceğini düşünmek ve artık umutlanmak istiyor halk. Hayal kurmasına bile izin vermeyen bu günkü iktidarı değiştirerek, rahat nefes almayı bekliyor. Bu nedenle; ilkelerine, projelerine ve kadrolarına güveneceği bir siyasi yapı arıyor. İşte bunun olmaması için oluşturuldu butlan senaryosu. Bu nedenle ACHP (atanmış chp) yaratıldı.

Bu hengamede insana acı veren ise Pir Sultan’ın; “Pir Sultan Abdal’ım can göğe ağmaz, / Haktan emrolmazsa rahmet yağmaz. / Şu ellerin taşı hiç bana değmez, / İlle dostun bir tek gülü yaralar beni” sözlerindeki dost bilinenlerin attığı güllerdir. Bu duruma ayıp demek yetmiyor, ayıbında ötesinde. Vicdanların kan ve gözyaşı ile beslendiği bir dönemi yaşıyoruz.

Ülke içi kaosu besleyen asıl amaç ise Ortadoğu bölgesinde “yok olması gereken ulus devletler” planı yapan ABD yetkililerinin amacıdır. Her ne olursa olsun AKP gidecek. Gidecek de yerine kalacak olan ulus devlet düşmanı, Ortadoğu uzmanı Tom Barrack’ın yolunda gitsin diyedir bunca acı ve kaypaklıklar.

Bugün bu kaosu yaratanlar AKP sonrasında onun görevini yapacak kişi tayini yanında; tükenen ekonomiyi ve boyumuzu aşan enflasyonu konuşmamaktır.

Bu karanlık tünelden çıkmak için önce seçimde iktidarı almak ve devamında aynı kalemle toplumsal yaralar açmak yerine toplumsal yaralara çareler üretmek gerekecektir. Ki AKP kurgulu butlan oyunu muhalefetin seçime girememesini, girse de dağınık girmesini sağlamaktır.

Bu oyunlar bozulacaktır. Toplum artık AKP’nin topluma acı verdiğini görüyor. Artık gördük; bu iktidar gitmeden ülke düze çıkmayacak ve dahası güçlülerin maşası konumunda olacak. Bu nedenle ben inanıyorum; iktidar değişirse hayatım değişecek. Bu da siyaset ile örgütlenerek olacak.

GENÇLİK VE DEĞİŞİM

İnsan sürekli değişen bir canlı. Evren, doğa ve insan zihni sürekli bir akış ve dönüşüm içinde. Antik çağ filozofu Herakleitos; evrendeki mutlak değişmezlik, sadece değişimin kendisidir demiş. Özellikle gençlik değişim demektir. Elbette değişim olumluluğu içermektedir.

Hikâyeyi duymuşsunuzdur; gencin biri yolda atının üzerinde ilerlerken yaşlı bir adam yanına gelir ve “Oğlum ben yaşlıyım bineğim de yok, izin ver de atına ben bineyim sen yaya yürü” der.

Genç: “Tamam amca gel, bin” diyerek attan iner ve yaşlı adam ata biner. Genç adam, amcanın yüzüne tebessüm ederek yanında yürür. Yaşlı adam bir iki adımdan sonra atı hızlandırır ve kaçmaya başlar. Maksadı atı çalmaktır. Atının çalındığını gören genç adam ise arkasından şöyle seslenir: “Amca, sen benim atımı değil huyumu çaldın. Benim evde bir tane daha atım var, ben ona da binerim. Ama bundan sonra her kim benden atımı isterse asla vermem” der.

Değişim sözcüğü olumluluk olarak anılmakla birlikte hikayedeki gibi olumsuzluğa yönelende vardır. Zaten her değişim olumlu olsaydı bugün içinde bulunduğumuz durumu yaşamazdık. Bizleri her zaman umuda yönlendiren doğadır. Nasıl ki su dağlara akmaz ise toplumlarda duraklar ama geriye gitmez.

Doğa kurallarına göre düşünüp her canlı gibi yaşama direnmek, birlikte daha güzel günler hayali ile örgütlenmek gereklidir. Birbirimizin kara gün dostu olmak gibi insanı insan yapan ilişkileri geliştirmek zorunluluktur.Maalesef ülkemizde yukarıdan aşağıya güven yok edildi. Siyaset de bu güvensizliğin mihenk taşıdır. Güzel huyların, insanlığın olumsuz değişimi, değişim değil çürümedir, başkalaşımdır.

İnançları ticarete ve oya dönüştüren liberal hırsızların ve soytarıların kirlettiği ilişkiler insani değerlerimizi yok ediyor. Bu ilişkiler olumsuz değişimi ve devamında başkalaşımı üretiyor.

Gençlik Haftası’ndayız. Bu ülke, en zor zamanlarında bile vazgeçmeyenlerle kuruldu. O cesareti gösterebilen kararlı bir avuç insan bugünlerin güzellikleri adına mücadeleye girdi. Yaşı ve heyecanı ile genç olanlar, cinsiyet farkı olmadan, yokluk ve yoksunluk durumlarına bakmadan inandığı davaya katıldı. Umutsuzluğun en koyu zamanında dağlarda ateşler yakarak umuda dönüştüren gençlikti. Bu nedenledir ki 19 Mayıs; gençlik günüdür.

Bugün geldiğimiz nokta tarih yazan gençlikten işsiz ve umutsuz gençliğe dönüştüyse de çözüm yine gençliktedir. Huyumuzu değiştiren at hırsızları gelip geçicidir. Rakamları olumsuzluğa getirenler 1919 yılında olduğu gibi yine gidecektir.

Evet bugün gerçek acı veriyor. Rakamlara kısaca baktığımızda; iktidarın dediğini istatistik diye yazan TÜİK bile gizleyemiyor gerçeği. Rakamları ne kadar eğip bükse de işgücü içerisindeki en dinamik nüfus olan 15-34 yaş arasındaki nüfus ya iyi çalışma koşullarında bir iş bulamıyor ya da ümitsiz işsizler kervanına katılıyor. 15-34 yaş grubundaki bu sayı 24 milyon 44 bin ve toplam nüfusun yüzde 28,2’si. Ülke gençliği, işsizlik ve geleceksizlik kuşatmasında.

Gençleri umutsuzluğa sürükleyen de biliyor ki hiçbir toplum bazen duraklasa da geriye dönmez. Her toplum ‘baht-ı kara maderini’ bir gün değiştirir ve önde, hep öndedir gençlik. Biliyoruz ki; ülke en zor zamanlarında bile vazgeçmeyenlerle kuruldu. Çünkü bazı anlarda mesele, başlamaya cesaret etmektir. O cesareti gösterebilen kararlı bir avuç insan cumhuriyeti kurdu ve bugünlere getirdi.Devamında cumhuriyetin demokratik olması adına bu mücadeleyi yürüttü. Yaşı veya heyecanı ile genç olanlar, cinsiyet farkı olmadan yokluk ve yoksunluk durumlarına bakmadan inandığı dava uğruna mücadelede yer aldı.

Sistem hepimizi etkiler. Ancak bizi biz yapan, bizi insan yapan ilkelerimizi değiştirmeden olumlu değişimleri yaratmalıyız. Atını kaptıran genç gibi huyumuzu olumsuzluktan yana değiştireceğimize atını alan hırsız kişinin peşine düşmeliyiz.

Birçok kişi maalesef değişimden etkilenerek başkalaşım yaşar. Ancak ideolojisi, ilkeleri, vicdanı olanları ve aklını satmayanları başkalaşmaz.Tarihten almamız gereken dersleri alarak toplumdaki kötülüğe karşı iyiliği örgütlemeye çalışanlar her zaman olmuş ve kazanmıştır.

Gençlere güvenmeli ve özgürlüklerine destek olmalıyız.

KENT KONSEYİ

2004 yılından beri kent gündeminde olan Edirne Kent Konseyi hafta sonu yapacağı seçimli genel kurulu ile geleceğe dair yeni yönetimini de seçecek. Çeyrek asırdır kent haklarını savunma ile gündemde olan Kent Konseyi 38. Olağan Genel Kurulu, 10. Dönem Seçimli Genel Kurulu’nda çalışmalarını anlatacak. Kentlilerin eleştirilerini ve övgülerini dinleyecek. Ayrıca çalışmalarda görülen eksiklikleri de mevzuat yenilikleri ile tamamlamayı çalışacak.

2000’li yılların bugüne göre daha özgür ve duyarlı ortamında kent meclisi, mevzuatlara göre de kendini yenileyerek Kent Konseyi adını aldı. Birçok kent konseyinden farklıydı. Genelde belediye başkanlıklarının hamiliğinde oluşanlardan ayrıydı. Kentin duyarlı kişileri ve kurumları öncülüğünde 500’den fazla kentli imza ve görüş verdi.

O günden bugüne çok zaman geçti. Kentliler ortak sorunlarda bir araya geldi. Bu zaman diliminde kent konseyinin kente neler kazandırdığını, görev alanları, basından örnekleri merak edenler Edirne Kent Konseyi web sitesinde‘kurumsal’ başlığı altındaki ‘tarihçe’ yazan kelimeyi tıkladığında, kısacası 22 yıllık kent ve Kent Konseyi tarihini okuyabilirsiniz. Kim bilir belki kendi adınıza da rastlayabilirsiniz. En sonda adı geçen her kişinin hangi sayfada adının geçtiğini de kısa yoldan bulabilirsiniz.

Kent Konseylerini duyup da nasıl ulaşırım diyenlere çok basit bir öneri; en az beş kişi olup bir sorunu çözmek üzere kendilerine görev versinler. Amaçlarını, ilkelerini, ekiplerini ve iletişim bilgilerini de alarak Kent Konseyi yetkililerine başvursunlar. Düşüncelerini Yürütme Kurulu’nda paylaştıklarında sorunun ciddiyeti de anlaşılırsa çalışma grubu olarak Kent Konseyi aktivisti olurlar. Sonrasında çalışmak ve sorunu çözmek üzerine kentlilerle birlikte mücadele, kazanım başlıyor. Ve devamında kent ve hak mücadelesi. Kent yönetimine katılımın birinci adresidir Kent Konseyi’nde olmak.

Konsey delegelerinde; valilik ve valiliğe bağlı on müdürlük, belediye başkanı veya temsilcisi, merkez muhtarları, üniversite, emek meslek örgütleri, dernekler gibi kente dair düşünen, üreten her kurum var. Elbette hiçbir kurumdan zorlama ile delege istenmez. Yazılar yazılır ve zamanında katılırsa temsil edilir. Basın yoluyla yapılan çağrılara icabet edip başvurursa delege gönderebilir. Bunların dışında Meclisler ve Çalışma Grupları asıl sivil kentli mücadele yerleridir. Kent Konseyleri gönüllü kurumlardır. Çıkar, kariyer heveslilerinin kurumu değildir.

Kent Konseylerine bakışta en yoğun yanılgı; konseylerin belediye kurumu olarak algılanması. Evet, Belediyeler Yasası kapsamında kurulması mevzuata girer ve harcamalarını da belediye yapar olduğundan bu yanılgı vardır. Maalesef birçok yerde bu algı doğru da olabilir. Demokratlığı “peşimdekiler, yanımdakiler” olarak gören yerel idareler elbette merkezi iktidarlar gibi kendilerine sadık demokratik kitle örgütü veya sivil toplum kurumu istiyorlar. Kent bileşenleri de buna meyilli ise al sana ‘al gülüm-ver gülüm demokrasisi’. Sonra belediye başkanı yenilenince o da kendi ekibini kuracak. Buradan ne konsey ne sivil örgüt ne belediye ne de demokrasi çıkar. Hani denir ya; yerel yönetimler demokrasinin beşiğidir diye bu anlayış ve pratiğe bağlıdır.

Oluşumundan beri içinde olmaya çalıştığım Edirne Kent Konseyi ülkede var olan yaklaşık 400’e yakın kent konseyinin en bağımsızlarından biridir. Örnek alınıp birçok akademisyen tarafından incelenmiş ve örnek gösterilmiştir. Kent konseylerinin amaçları aynıdır ve yönetmelikle belirlenmiştir. Ancak demokratikliği; işleyiş ve her kentliye açık olması belirlemektedir. Yerel yönetimler ve demokratik kitle örgütleri ya da sivil toplum kurumları demokrasinin olmazsa olmasıdır. Bıçak gibidir. Bıçakla da canlı da kesebilirsiniz sebze meyve de doğrayabilirsiniz. Kent Konseyi de öyle; iyi değerlendirip demokrasiye katkı da sunabilirsiniz, kendi müridi, ekibi haline getirip karşılıklı yayaya-şaşaşa da diyebilirsiniz.

Kent sorunları konusunda sosyal medyada veya birkaç kişi bir araya geldiğinde çok tartışan ve düşünce yazan kentliler var. Bu olumludur. Ancak bu yetmez. Sorunların çözümünü beklemek ve yazmak yanında elimizi taşın altına koymamız gerekir. Yönetime katılmak konusunda mevzuatlar elverişli. Önce bunları kullanmak ve sonrasında daha başka haklar elde etmek gerekir. Kent Konseyleri bunlardan sadece birisidir.

Kentli olmak; kent haklarını savunmak, kent yönetimine katılmak her kentlinin, demokratın görevidir. Bu nedenle 17 Mayıs Pazar günü AKM’de yapılacak Kent Konseyi Genel Kurulu’na katılalım. Ben delege olarak da kentli olarak da oradayım.

EMEK ANNE

Aile içinde veya eğitim süreçlerinde dinlediğimiz, öğrettiğimiz şarkıdır Küçük Ayşe. Şarkıdan giyime, ev işlerinden masallara dişi; doğurmak ve yetiştirmekten ev işlerine, erkek ise dış işlerden güvenlik işlerine, hamiliğe yönlendirilir. Şarkımızda ne diyorduk; “Küçük Ayşe, küçük Ayşe / Napıyorsun bana söyle? / Bebeğime bakıyorum, / Ona ninni söylüyorum. // Küçük asker, küçük asker, / Napıyorsun bana söyle? / Tüfeğimi çatıyorum, / Vatanımı bekliyorum. / Ben askere gidiyorum…”

Binlerce yıldır egemen olan ataerkil, daha geniş anlamıyla patriyarkal kültürü yani “soyun babadan geçtiği, ailede ve toplumda erkeğin (babanın) birincil güç, otorite ve mülkiyet sahibi olduğu toplumsal düzen” aşamadık.

Erkekler bebeğe bakmaz onlar çalışır, kazanır, karar verir, vatanı korur. Erkek güçlüdür, koruyucudur. Dişi güçsüzdür, korunması gerekendir, ev işleri, çocuk yaşlı bakımı dişinin işidir ve evde olmalıdır.

Kültürümüz olarak kuşaktan kuşağa aktardığımız bu yanlış kurgu gerçek hayata uymasa da düşünsel aidiyet, her kesimde çoğunlukla devam ediyor. Kültürel kodlamalar devam ettiğinden kadın çalışsa da bu değişim kolay olmuyor. Bu nedenle zaten iş hayatında da kadın ezilmekte ve sayılmamaktadır. Çalışan kadınların sadece yüzde onu kayıtlı. Çalışan diğer yüzde 90 ev-aile işlerinin kayıtlara girememesindendir. Oysa en ağır işler ev-aile işleridir. Ev emeği mevzuatlara girse hizmet sektörü en büyük iş kolu olacaktır.

Bakış açılarımızı genişlettiğimizde,emek eksenli bakışı egemen kıldığımızda; ev işleri, çocuk-yaşlı bakımı, ev ihtiyaçlarının karşılanması gibi birçok emeğin karşılığı olacaktır.Kırsal alanda ise ev işlerine birde tarımsal emek eklenir ki bu sayılar istatistiklerde bile görülmez.

Emek alanları, iş kolları sayılırken kayıtlı yani formel çalışmadır ve kayıtlanır. O nedenle ev/aile işleri kayıtsız yani informel alanlardır. Kadınlar bu alanlara mahkûm edilir. Formel alanda çalışan erkeklerin ikisinden biri kayıtlı iken kadınlarda bu oran beş kadından biri kayıtlıdır.

Tüm bu eşitsizliklerin sebebi dünyayı kavrama felsefemizdir. Öğretildiği gibi yaşamayı yeterli görmemizdir. Binlerce yıldır egemen olan emeğe ve özellikle kadın emeğine bakış; bizi öncelikle köle kadınlara devamında köleliğe giden bir düzeni yaşatıyor. Bilim ve bilimsel teknoloji gelişirken düşünsel sistem patriyarkal kültürünü devam ettiriyor.

Kadınlar bu düzeni değiştirecek tek güçtür. Dünya Emekçi Kadınlar Günü gibi anlamlı günler yılın her gününü kapsamalıdır. Hafta sonu egemen kültür tarafından kutlanacak Anneler Günü de bir mücadele günü olmalıdır. Resmi sözcülerin, egemenlerin dilinden Anne! Ailenin direği Anne! Cennetin ayaklarının altında olduğuna inandırılan kutsal Anne! Her gün iki-üç rakamlarıyla kayıtlara giren, hayattan koparılan Anne! Nazım dedikçe ‘soframızdaki yeri öküzümüzden sonra gelen’ Anne! Kurum amirleri veya eşleri, çocukları tarafından uğruna yemek verilecek Anne. Eşleri tarafından bir gün onurlandırılan Anne!…

Ya Emek Anne?

Anımsayalım, 2025 yılı Aile Yılı’ydı. 2026-2035 yılları ise ‘Aile ve Nüfus On Yılı’ ilan edildi patriyarkal düzenin yöneticileri tarafından. Amaç; azalan nüfusu arttırmak. Kadın, aile ve çocuk üzerinden sömürüyü devam ettirmek. Bundan sonra Mayıs ayının son haftası ‘Milli Aile Haftası’ olarak kutlanacakmış. Ne olacak?

Oysa anneler yoksulluğu en önce hissedenlerdir. Son yüz yılın Neoliberalizmi sadece kentteki değil, kırsaldaki kadınları da yoğun bir yoksullaşmaya itti. İşçi sınıfı da kadınla birlikte yoksullaştı. Bu labirentten çıkışın reçetesidir kadınların emek mücadelesi.

Emeğin değerini bulmadığı günlerde kadınlara yüklenen işlerin de emek sayılması ve değerinin karşılanması talep olmalıdır. Bu nedenle kadını aile direği sayıp kutsallaştırmak çözüm değildir. Çözüm herkesi birey olarak görmektir. Çünkü anneler dişilikleriyle, esirlikleriyle değil emekleriyle güncellenmeli ve ‘Emek Anne’ olarak toplumdaki yerini bulmalıdır. Bu önce kadınların sonra hepimizin talebi olmalıdır.Değişim ailede başlar deriz ya, o halde öncelikle kız çocuklarımızı bebek bakmaya, erkek çocuklarımızı askerlik yapmaya yönlendirmemek gerekiyor.

Emeğinin değerini bilen ve binlerce yılın esaretine alkış tutmayan ‘Emek Anne’lerin tüm günlerini kutlarım.