Yazar arşivleri: İsmail DEMİRAY

SABAHA GELİRİM

Yataktan kalkmakta zorlanan annesini tuvalete götürüp soyarak duşun altına soktu. Oturduğu taburede sıcak suyun altında gözleri kapalı annesini şöyle bir seyrederek sabunu başından vücuduna doğru kaydırdı. İki yıl önce  arkadaşlarının yanındayken felç gelmiş, anında müdahale ile önemli bir hasar görmeden kurtulmuştu annesi. Ancak ev içinde zorunlu ihtiyaçları için kalkıyordu yatağından veya koltuğundan.

“Bende yaşlanıyorum, annem gibi olmam kaçınılmaz” diye içi sıkılarak duruladığı annesini kurulamaya başladı.

Önceden hazırladığı kahvaltısını yemesi için yardım etti annesine. Yavaş, az ama sağlıklı bir kahvaltıydı bu. Televizyonda belgeseli açtı, seviyordu annesi belgeselde doğayı, doğanın içinde yaşananları. Öğlene kadar kımıldamadan seyredecekti televizyonu nasılsa.

Hızlıca kahvaltı masasını toplayıp önceden giydiği bisiklet kıyafetleriyle kapıya yöneldi, elinde kaskı ve eldivenleriyle birlikte.

Apartmanın giriş kapısından çıkardığı bisikletin üzerine atladığı gibi saldı kendisini Edirne’nin yeni yerleşim bölgelerine doğru. Ardından tül perde arkasından merakla onu gözleyen komşusunun varlığını hissederek.

Öğretmendi annesi, ama ne öğretmen. Dominant mı dersin, dediği dedik mi ne dersen de. Çocukluğunu, ergenliğini zehir etmişti annesi. “Bir de eğitimli kadın olacak anam” diye söylendi içten içe.

İlk anılarını düşününce hüzünleniyordu hep. Babası trafik kazasında ölünce eve gelen komşuları, yakınları teselli etmeye çalışıyordu annelerini. Ondan sonraki yıllar üniversiteye kadar hep annesiyle birlikte geçti. Babasının eksikliğini her gün hissederek. Annesiyle her gün kavga gürültü eksik olmadı aralarında.

İlk öğrenimi boyunca annesinin baskısını hep hissetti. Erkek arkadaşı olmasına asla izin vermedi. Lise bitip de iyi puanla gitmek istediği üniversiteye de izin vermeyince dayısı girdi devreye. Bütün okul masraflarını üstlenerek, evlerinin bir odasını ona vererek, ablasıyla yıllarca konuşmamayı göze alarak  yeğenine sahip çıktı dayısı.

Üniversiteyi bitirdiği gibi iş buldu, kalacağı bir evde. İş yerindeki bir arkadaşıyla aynı evi paylaşmaya başladılar.

Çalıştıkça işinde uzmanlaştı, kurumun başında en üst seviyelere kadar yükseldi. İyi kazanıyordu, kendi evini aldı, arabasını da.

Yıllar geçiyor ama bir türlü erkek arkadaşı olmuyordu. Bütün tanışmaları, yakınmalaşmaları bir süre sonra anlamsızlaşıyor, uzaklaşıyordu partnerinden. Bütün bu yaşananlar çevresinde “soğuk kadın” ibaresinin üzerinde kalmasına neden oldu.

Orta yaşlara geldiğinde hareketsiz büro yaşamının vücudunda bıraktığı izleri, kiloları her iki yılda bir beden yükselterek yenilediği gardırobu şahitlik ediyordu. Artık buna bir son vermeli diye düşündüğü dönemlerde sıkışan trafikte solundan sessize ilerleyen bisikletliyi gördüğünde bu’mudur diye sordu kendi kendine.

O gün karar verdi, madem spor yapacaktı öyleyse bisikletle başlayacaktı. İlk bisikletiyle akşamları sitenin önünde turlamaya başladı. İlk günler dakikalarda başlayan denemeler birkaç ay sonra saate, saatlere uzamaya başlayınca önce bisikletini değiştirdi, sonra bisiklet kıyafetleri edindi kendisine.

İşine de bisikletle gidip gelmeye başladı sonraları. Her gün iki saate yakın pedallamanın getirdiği güzellikleri de yaşamaya başladı. Önce vücudu düzene girdi, fazla kilolarından kurtuldu ve makus talihi de bir bisikletli tarafından değişti.

Trafikte tanıştılar. Tedbirsizce çıktığı bir sabah aniden bastıran yağmur nedeniyle “geriye mi dönsem” diye düşünürken yanında biten bisikletlinin arka bagajından çıkardığı yağmurlukla her şey değişti hayatında.

Arkadaş oldular önceleri. Kısa bir süre sonra da sevgili. Yaşamı boyunca ilk defa bir erkeğe bu kadar ilgi duyduğunu hissetti. Tanışmalarından bir ay sonra artık aynı evi paylaşıyorlardı bisikletli müzisyenlik yapan sevdiği adamla birlikte.

En büyük ortak tutkuları bisikletti. Kurdukları hayaller bile bisiklet üzerineydi. Turlara çıktılar. Her yaz Türkiye’nin değişik bölgelerine. Çadırda, pansiyonlarda gecelediler, yorulduklarında sırt sırta verip dinlendiler. Rampalarda yanından bir an bile ayrılmayan arkadaşının elini omzunda, selesinde hissetmek ayrı bir mutluluk veriyordu.

Tek anlaşamadıkları nokta ikisinin de işkolik olmasıydı. İkisi de asla işlerinden, işlerinin verdiği sorumluluk anlarının paylaşılamayacağı duygusundan kurtulamadılar. Dönem dönem ayrı da yaşadılar. Uzun sürmeyen ayrılıklar oldu bunlar hep. Her ayrılığın sonunda mutlaka birisi diğerinin kapısını çaldı. Barıştılar, yine ayrıldılar, yine barıştılar.

Yıllarca sürdü bu düzensiz yaşamları. Düzenli olan tutkuyla bağlandıkları işlerinden başlarını kaldırdıkları anda yine birlikte oldular, tatillere, gezmelere bisikletleriyle çıktılar.

Mevsimler sonbaharı gösterdiğinde beyazlaşan saçları yalanlamıyordu takvimlere düşen 50’lerin sonlarındaki yaşları. Sağlıklıydılar yine, daha seyrek görüşüyorlar ama aralarındaki saygı eksik olmuyordu. Sadece kendisi gibi tek çocuk olan arkadaşı artık felç olan babasını bakmak için bir şehir daha uzakta yaşıyordu.

Bir süre sonra kendi annesine de felç gelip de “aynı kaderi mi paylaşacağız yoksa” diyerek apar topar Edirne’nin yolunu tutmasının üzerinden iki yıl geçmişti bile.

Aralarındaki mesafe daha da çok artmıştı. Telefonda, sosyal medyada görüşüyorlar, sohbet ediyorlardı artık. Ama yetmiyordu işte. Yakınında olmak, onunla daha çok zaman geçirmek, kokusunu hissetmek istiyordu onun. O da aynı duyguları sık sık ifade ediyordu kendisine.

Beklediği o mesaj bir gece önce gelmişti. “Geçici olarak bir akrabamızı bırakacağım babamın yanına, iki gün sonra sabaha geliyorum sana” Sevinmişti, aylardır görüşmüyorlardı.

Yeni yerleşim bölgesinden Bosna köyü üzerinden geçip Karaağaç’a doğru keyifle pedallarken onu ve mesajını düşündü yeniden. “Karaağaç’ın içinde şöyle bir turlayayım, sonra dönerim annemin yanına” diye düşünürken birden karşısına çıkan evin duvarındaki yazıyı görünce gülümsedi. Telefonu çıkararak fotoğrafı whtasaptan atıverdi sevdiği adama. Yanıt anında geldi; “Geleyim ben de her şey olur, merak etme sen…”

Mesajı okuduğunda gülümsemesinin kıkırdamaya vardığını hissedince yeniden asıldı pedallara Edirne’ye doğru.

Çilesiz’den emeklinin çile savaşı

İsmail DEMİRAY

TÜİK’in yanlış hesaplamaları nedeniyle emeklilerin uğradığı maddi kayıplar konusunda ülke çapında hukuk mücadelesini başlatan Yargıtay Onursal Üyesi Seyfettin Çilesiz, geçtiğimiz günlerde onur konuğu olduğu Enez Kartopu Derneği’nce düzenlenen “Günbatımı Gecesi”nde Hudut Gazetesi’ne yaptığı açıklamada, adli tatil sonunda karar beklediklerini söyledi.

Cumhuriyet Savcısı olarak 1978 yılında  ilk göreve başladığı yer olan Enez’den 1982 yılında ayrılan Yargıtay 7. Ceza Dairesi Onursal Üyesi Seyfettin Çilesiz’i 12 Ağustos Çarşamba gecesi Enez’de Kartopu Gönüllüleri Derneği’nin Geleneksel Gün Batımı Gecesi’nin bir konuğu ile tanışma onuruna eriştim.

Seyfettin Çilesiz emekliler, emekli haklarıyla ilgili açtığı dava, davalar nedeniyle Türkiye’nin gündemine oturmuş. 1 milyon imza peşinde şimdi ve kendisine destek çığ gibi büyüyor.

1950 yılı Ünye doğumlu. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu. Hukukçu ve yaşamı boyunca hep hukuk kuralları içinde yaşamış.

2015 yılında yaş haddinden emekli olduktan sonra emekliliğin ne olduğunu öğrenmiş, emekliler dünyasıyla tanışmış.

Seyfettin Çilesiz ile sohbet ettik emekliler ve emekli hakları konusunda, en çok da bunlara ilişkin dava sürecini. Şunları söyledi:

“2015 yılında yaş haddiyle emekli olduktan sonra emekli dünyasını keşfettim. 2022 yılına kadar devam etti bu sakin yaşamım. Aynı yıl TÜİK’in açıkladığı enflasyon oranı gerçek enflasyona göre çok düşük olduğunu gözlemledik.

Memur ve işçi emekli aylıklarına TÜİK’in açıkladığı enflasyon oranına göre zam yapılıyor. TÜİK düşük açıkladığı enflasyon oranları nedeniyle maaşlarımız da çok düşük kaldı.

Emeklinin hakkı gasp ediliyor düşüncesiyle Avukat Ali Erdem Gündoğan’la iletişime geçip dava açmak istediğimi söyledim.

2024 yılı ilk altı aylık enflasyon toplamı TÜİK oranına göre düşük kaldığı için dava açtık.”

MAHKEME TÜİK’TEN BELGE İSTİYOR

2025’te mahkeme TÜİK’ten enflasyon belgelerini ister. TÜİK başka belge gönderir, mahkeme isteğini yeniler.

TÜİK; “Belgelerim gizlidir gönderemem” deyince mahkeme davayı ret eder. Dava istinafa taşınır, itiraz eder davacılar, şimdi oradan dosya bekleniyor; “Bir iki ay içinde sonuç bekliyoruz” diye ekliyor Seyfettin Çilesiz.

İkinci dava seyyanen zam davasıdır Seyfettin Çilesiz’in hukuk mücadelesinde.

Cumhurbaşkanı Erdoğan seçimler öncesinde yaptığı bir konuşmada memurlara seyyanen 8087 lira zam verileceğini, bundan emekli memurların da faydalanacağını belirtir.

Memurlar seyyanen zam alırlar. Emekliler?

Seçim öncesi verilmiştir o söz, unutulur gider.

Ama Seyfettin Çilesiz unutmaz o verilen söze, bekler, söz yerine getirilmeyince yine hukuk yollarına düşer, davasını açar.Şöyle devam etti:

“Memur emeklileri çeşitli sendikalar ile hak arama mücadelesi yapıyorlardı. Bana onlardan bu konuda dava teklifi gelince avukatımla görüşerek bu davayı açtık. Seyyanen zam düzenlemesi Anayasa’nın eşitlik ilkesine aykırıdır.”

Davayı açarlar, idare mahkemesi davayı red eder. Red kararını istinafa taşırlar. İstinafta oy çokluğu ile red edilen davaya bir şer düşer mahkeme başkanı; “Haklı davadır”

Seyfettin Çilesiz, söyleşimizi şöyle noktaladı: 

“İç hukuk yolları tükendiği için Anayasa Mahkemesi’ne bireysel baş vuruda bulunduk, bu dava için bir milyon imza kampanyası başlattık. İmza kampanyasından ve sonuçlarından umutluyuz. İki dava açmıştık Adli Tatil sonunda karar bekliyoruz.”

EMEKLİ MEMUR

Yıkanmış çamaşırlara bakarak derin düşüncelere dalmıştı yine. Önüne 50 yıllık memur emeklisi karısının getirdiği kahvesine şöyle bir göz attı sıkıntıyla.

Bütün yaz boyunca üst katlarını kullanmadıkları yazlıkta giriş katında yaşıyorlardı.

Çalışma yaşamının büyük bir bölümünde çalıştığı kamu kurumunda yöneticilik görevlerinde bulunmuş, emirler vermiş, doğru yanlış demeden verdiği kararların yerine getirilmesini izlemişti.

Yaşın dolmasını beklemeden aynı yıl emekli oldular karısıyla birlikte. Torun bakma görevi vermişti çocukları. O büyük şehirde yıllar boyunca farklı evlerde yaşayan torunlarının büyümesini izlediler. Torunlar büyüdü, onlara yol verildi, bitmişti görevleri artık. Çocukları onları gönderirken; “artık dinlenin” demişlerdi.

Kışın Edirne’de yazları da Saros’un bu ücra köşesinde yazlıkta geçirmeye başladılar. Daha geldiği gibi ilk genel kurulda yönetim sorumluluğunu almasa da ipleri eline alma zamanı gelmişti artık. Neydi bu yazlığın, bahçenin hali böyle. Esti gürledi, bağırdı, çağırdı daha ilk genel kurulda, “Böyle yöneticilik mi olur?” diye.

Her yönetime geleni bir yılda canından bezdirdi. Artık sitede kimse yöneticilik te yapmak istemiyordu. Sırayla olsun dedi, iki yıl sonra çekilmez tavırları yüzünden sıra da tutmadı, zorla birini yalvar yakararak yönetici yapıyorlardı genel kurullarda.

Az mı emek vermişti bu yazlığın kooperatifi sürecinde. Gerçi bazı hatalar da yapmışlardı yöneticilik dönemlerinde. Bilmeden ama. O hatalar yüzünden sitenin bütün üyeleri büyük maddi kayıplar yaşamışlardı. Olsun, yedi sene sonunda yarım yamalak da olsa bitmişti ya sitenin inşaatı onun sayesinde önemli olan da buydu.

İki yıldır nedense çocukları ve torunları da gelmez olmuştu Edirne’ye de, yazlığa da. Karısının dediğine göre kimse onun kahrını çekemiyordu artık. Ne demekti efendim? Evet biraz asabiydi ama yönetici yöneticiliğini, evlat evlatlığını da bilmeliydi.

Bir defasında evde temizlik konusunda kendisinden yardım isteyen karısına da haddini bildirmeye kalkmıştı; “Bu evin reisi benim, senin işin temizlik ve yemek” diye söylenmeye kalktığında karısı açmış ağzını, yummuş tu gözünü;

“Yeter be adam, 50 yıldır çalıştım, çocukları büyüttüm yetmedi, seninle birlikte torunlara da baktık, çocuklarımız, torunlarımız bile senin bu nalet huyların yüzünden kapımızı açmıyorlar, hizmetçiliğini yapıyorum bari temizlikte yardımcı ol”

Ancak evin bütün temizlik işini üstüne alınca sakinleşmişti karısı, yoksa bilirdi inadını karısının önüne bir tas çorba bile koymayacağını da.

Bunları düşünürken yöneticinin site genel kurulu için daha tarih vermediğini anımsayınca sinirlendi yine. “Yakında olur toplantı, bir yıldır bekliyorum, bak ben ne yapacağım o iş bilmez yöneticiyi, kimseye söz bile söyletmeyeceğim, hep ben konuşacağım genel kurulda” diye söylenirken kahve boşunu almaya gelen karısının sert bakışlarını görünce başını sinekliğin ardından sitenin geniş bahçesine çevirdiğinde durmadan öten cırcır böceğine kızdı bu sefer de..

TRENİN HIZLISI

Tren yolculuklarını hep sevmişimdir. İlk tren yolculuğum 1987 yılı kışında askerlik dönüşümde Kurtalan’dan İstanbul Haydarpaşa limanına kadar 45 saat 20 dakika sürmüş, yolda yanımdaki tandır ekmeği ve haşlanmış yumurtayı bitirmiştim.

Emekliliğimin sonrasında İstanbul’a yolculuklarımda zamanım uygunsa hep treni tercih ettim. Sirkeci’de biten yolculuklarımda İstanbul’u gezerek, işlerimi hallederek keyfini çıkardım her defasında balık ekmeğin tadına bakıp, dönüşünde de varsa yanımda bir şişe şarapla yol boyunca finali tamamlamıştım.

Bisiklet yolculuklarımda da riski göze alarak gittiğim Edirne Garı’nda şansım yaver giderse anlayışlı kondöktöre denk geldiğimde Trakya ortalarına kadar giderek dönüşlerimde bisikletimle yolculuklarımın keyfini sürdüm. Bazen de Edirne garında bindirilmediğim trenin arkasından ters ters bakarak gidonumu Edirne köylerine çevirmek zorunda kaldığım da oldu.

Sonraki yıllarda kurallar iyice sertleşti ve asla bisiklet almaz oldular trene. Ne saçma bir uygulama. Yıllar önce bir müsteşarın imzasıyla “trenlere sadece katlanır bisikletle binilebilir” maddesi yüzünden Türkiye Cumhuriyeti’nde halen trenlere bisiklete binilemez durumda.

Oysa Bulgaristan ve Sırbistan’da her vagonda bisiklet asma aparatları var. Bisikletle mi bindiniz, asıyorsunuz aparatına bisikletinizi, istediğiniz durakta inerek devam ediyorsunuz yolculuklarınıza. Medeniyet farkı işte, bisiklet bizde halen tatil hediyesi olarak kabul ediliyor, trafikte durumumuz ortada.

Edirne Tren Garı ne güzel bir gardı oysa. Nedendir bilinmez yıkıldı, yerine yıkılanın benzeri yapıldı. Aradaki farkı bitince gözlerimizle göreceğiz artık.

Hızlı Tren macerasının önümüzdeki yıl başlayacağı açıklandı. Şu anda deneme sürüşleri yapılıyormuş.. Çok mu zor bu seferleri Sirkeci’ye, oradan denizin altından Anadolu içlerine, Doğu’ya doğru, belki de Gürcistan içlerinden Asya steplerinden Çin denizine kadar uzatmak?

Çatalca’dan başlayıp Çayırova’ya kadar Yavuz Sultan Selim Köprüsü üzerinden geçecek olan yeni bir hattın ihalesi için hazırlıklar yapılmış, ne zaman ihaleye çıkar, ne zaman biter, ömrümüz yeter mi zaman gösterecek. Edirne’den bin, Anadolu’yu baştan başa geç, hayali bile güzel. Yaşarsak göreceğiz artık.

Saatte 200 km hıza çıkabilen hızlı trenlerle 1.5 saatte gidilebilecekmiş Edirne’den Halkalı’ya. Oradan aktarmalarla istenilen yerlere. İyi bir süre bu, hızlı gerçekten de. İşi, gücü olanlar için zaman önemli ilgi görecektir düzenli olursa bu seferler.

Bisikletten yine söz eden yok. Vagonlarda her türlü yolcuya verilen önem ne yazık ki bisiklet yolcusu yok sayılarak uygulanacak gibi gözüküyor daha şimdiden. Oysa Türkiye’de bütün hatlarda vagonlarda bisikletliler için yer ayırtılsa bisiklet turizmi Türkiye’de ayağa kalkar, ekonomiye de faydalı olur.

Şu anda Edirne İstanbul arası otobüs fiyatları Türkiye’nin km bazında en pahalı hattı olarak biliniyor. Hızlı tren başladığında otobüs fiyatları tren fiyatlarına göre bakalım rekabet edebilecek mi? Hızlı tren bilet fiyatları ne olacak? Halkın durumu düşünülerek mi fiyat uygulanacak, yoksa sadece ekonomik durumu iyi olanların kullanabileceği bir ulaşım aracı mı olacak Hızlı Tren?

Yaşayıp göreceğiz.

FATURA

Kahvenin önünden geçerken her masaya teker teker soruyordu yaşlı kadın; “Evladım Tredaş’a nasıl gidebilirim, burdan minibüs geçiyor mu?” Kahvedekiler de hep aynı şekilde yanıtlıyorlardı “Yukarıdaki duraktan teyze…”

Belki kırk yıl olmuştu ilk ve son elektrik faturasını ödediğinde.

Yeni evliydiler daha, bütün gün çalışan kocası faturayı ve elektrik parasını eline tutuşturmuş, “Belediye arkasında elektrik kurumu var, git oraya öde” demişti.

Bir daha da hiç fatura ödemeye göndermedi kocası onu. Fırsat mı vardı sanki göndermeye. Arda arda gelen iki oğullarıyla ilgilenmiş, onları büyütmüş ama fakirlikten okutmayı başaramamışlardı. Oysa iki oğlu da çok akıllı çocuklardı ve öğretmenleri onların okuması için defalarca konuşmuştu çocukların anneleriyle.

İşte şimdi bir ay önce ölen kocasının arkasından eve gelen elektrik faturasını ödemesi gerekiyordu. “Elektriğini keserler ödemezsen” demişti komşusu.

Kocası girdiği işlerde eninde sonunda mundar çıkarır, kavga eder ve atılırdı işinden. Emekli olana kadar yapmadığı iş kalmamış, en son bir çay ocağında çalışarak ancak evin ihtiyaçlarını karşılamaya çalışmıştı.

Az mı yalvarmıştı çocukları okula başlayınca “Adaammm bende gireyim fabrikaya be, bak kızanlar büyüyü, anam gelir arada ilgilenir kızanlarla ben de para kazanırım evi katıklarım, günü gelince de emekli olurum.”

Kime anlatmıştı ya? Herif nuh demiş peygamber dememişti; “Bi karıya mı bakamaycam ben be? Millete rezil mi olayım seni fabrikaya göndereyim de. İki kızanımız var Allah onların rızkını verir” demişti her defasında. Rızkı veren Allah çocukların okumasına nedense izin vermemişti.

Çocuklardan büyük olanı sanayiye çırak verdi babaları. Zeki çocuktu çıraklığı ve kalfalığı kısa sürdü, askerden geldiğinde kendi dükkanını açtı, Edirne’nin kazalarda yamulan arabaların kaportalarını en iyi düzelten ustalardan birisi haline geldi, işleri her yıl biraz daha büyüdü, babasının eksik kalan sigortalarını bile ödeyerek emekli olmasını sağladı.

Küçük oğlu babasına benziyordu, her girdiği yerde sorunlar yaşadı, askerden geldikten sonra fabrikaya girdi, ordan bi kızla evlendi erken emekli olup köye yerleştiler, kızanları olmadı ama anlayışlı gelin işte idare etti kocasını, yaşayıp gidiyler şimdi sakin sakin.

Yaşlı kadın bunları düşünürken önünde duran minibüs şoförüne de sordu; “Evladım Tredaş’a nasıl gidebilirim” diye. “Bir üst duraktan teyze…”

Yürüdü yaşlı kadın bir üst durağa kadar. Önünde duran bisikletliye dikkatli bakınca tek torunu olduğunu gördü, sevinçle doldu yüreği. Toruna bisikletten inmesine bile izin vermeden “Paşaammmm” diyerek sarıldı.

Trakya Üniversite’sinde Tıp Fakültesi’nde okuyordu bi tanecik torunu, doktor olacaktı o. Sonra babaannesine bakacaktı hastalandığında, gurur duyuyordu torunuyla.

Sevgi dolu gözlerle babaannesini süzüyordu torunu. Elindeki faturayı görünce anladı torunu babaannesinin durumunu. Faturayı eline alarak babasına bir mesaj gönderdi, iki dakika sonra gelen mesaja bakarak;

“Babaannem, faturanı ödemiş babam, artık bütün faturalarını otomatik ödemeye almış, sen dert etme artık” diyerek babaannesinin elinden tutarak karşıdaki dondurmacıya girdiler. En sevdiği dondurmanın beyazıydı, dondurmasını yerken gözlerinden iki damla yaş süzülüverdi yaşlı kadının.

PLANLAR

Gülçavuş/Sultaniçe’nin sakin sahillerinde bu yıl huzursuzluk hakim.

Arıtma sorunlu dereye akan foseptik, limanın kapatılması sorunları başta olmak üzere sahilde yaşayanlarla kamuyu temsil edenleri karşı karşıya getirmeye yetti.

Sessizce ilerleyen ve hakkında halkın ayrıntılı bilgisinin olmadığı üç konu daha var ortada.

Birincisi İMAR PLANLARI;

Planların kamuca özel bir üniversiteye yaptırıldığını duyuyoruz. Planları yapanlar masa başında haritalarla, uydu görüntüleriyle çizerek, bozarak, düzerek yapacaklar bu planları.

İmar bekleyen bir çok kesim var. Arsa alıp uzun yıllardır kendisine küçük bir yazlık konut yapmayı bekleyenler olduğu gibi rant için bekleyenler, onlarca dönüm yer kapatıp daha da büyük rant peşinde koşanların da olduğu düşüncesi hakim bu konuda düşüncesi ve bilgisi olanlar tarafından.

Rivayet odur ki; “Birileri ilin en büyük idarecine çıkarak “biz imar istiyoruz” demişler. İdareci de onlara “önce alt yapı işini çözün ondan sonra imar gelir” fikrini iletmişler. Ve her şey ondan sonra başlamış Gülçavuş/Sultaniçe sahilinde.

Gelelim ikinci konuya. ORMANLARIN DURUMU;

Geçtiğimiz yıl ağustos ayında ormanlarımız, ciğerlerimiz yandı. Büyükevren’den başlayan yangın sahile, oradan dereye kadar dayandı. Bölgedeki ormanların tamamına yakını çıra gibi yandı, bir gece de yok oldu.

Ardından bölgede bir tartışma başladı. Binlerce yıl köyün merasında olan tüylü meşeler bu tür yangınlara karşı büyük direnç gösteriyor, böyle toplu yangınlara izin vermiyor, ama çam ormanları çıra gibi birkaç saat içinde tamamen yok olana kadar yangın sönmüyor, söndürülemiyor.

Oluşan baskılar sonucunda muhtarlar ortak dilekçe verirler kamu kurumlarına. “Çam ormanı değil, meşe ormanı istiyoruz” şeklinde.

Geçtiğimiz günlerde Edirne Milletvekili Sayın Fatma Aksal’ın bölge ziyaretinde konuyu anımsatarak sordum; “Ne olacak yanan ormanların durumu?” diye.

Aldığım yanıt; “Muhtarlarımızın yazılı baş vuruları var kurumlara. Konuya gerekli hassasiyeti gösteriyoruz.”

Ardından Orman Genel Müdürlüğü Edirne, Keşan ve Enez şubelerini aradım. Sonunda aldığım yanıt:

 “Önce temizleme çalışmaları yapılacak, sonrasını bilmiyoruz”

Sonuncusu RÜZGAR ENERJİ SANTRALLERİ, yani halkın deyimiyle Rüzgar Gülleri.

Bölgede bir çok yerde bu santraller için ölçüm direkleri dikildi, yıllardır izleniyor. Enerjide oluşan yüksek rant nedeniyle mera, tarla, göçmen kuşlar demeden bölgeye çöküyor RES’ler. Bölgede yaşayan köylülerin artık kabusu olmaya başlamış durumda. Nereye, ne kadar dikileceği belirsiz, meraların durumu da.

İşte bu planlar, bu cennet bölgenin geleceğini belirleyecek.

Cennette mi yaşamaya devam mı edeceğiz, yoksa cehenneme mi dönecek yaşamımız göreceğiz.

ÇINARIN GÖLGESİNDE

Saraçlar Caddesi’nde sabah saatleri. Doğan güneş arkada, binaların gölgeleri sol tarafta, sıcaklığını hissettirmiyor daha.

Bankanın biraz ilerisinde çınar ağacının altına oturmuş dört emekli tatlı tatlı sohbet ediyorlar. Çınar ağacı bile sanki dallarını eğmiş onların hoş sohbetlerini dinliyor gibi. Serinliğiyle onları kollamak ister gibi de geldi bana.

Yavaşça yaklaşıyorum yanlarına selamlıyorum;

“Merabayın gençler, nasılsınız?”

İlgiyle süzüyorlar beni “gençler” dedim ya gülümseyerek selamımı alıyorlar. Bakıyorum tanıdık biri var aralarında;

“Vaayyy Koçero agam da buradaymış.”

Koçera agamla (lakabıdır kendisinin) hastane önünde tanışmıştık, kontrol için gelmiş hastaneye, tanış olmuş hikayesini dinlemiştim. Uzun yıllar Mensucat Santral fabrikasında usta başı olarak çalışmış, fotoğrafını çekerek Halil Bezmen’e göndermiştim.

“Koçera agam Halil Bezmen’den de selam var sana, bak telefondan göstereyim, mutlu olmuş mesajına” diyorum.

Sohbetimiz ilerliyor. Soldaki ağabeyimiz sigortadan emekliymiş, uzun yıllar inşaat işlerinde çalışmış. Yılların ağır işlerinin izleri var sanki yüzünde. Kim bilir kimlerin evlerini yaptı gençlik yıllarında.

Koçero agamın diğer yanındaki ağbimiz de meğer tanıdıkmış, uzun yıllar camcılık yapmış Eski İstanbul caddesinde. Kırılan kalpleri onarabilmişmidir bilemem ama dükkanına gelen bütün müşterilerin kırılan camlarını yenileriyle değiştirmiş çalışma hayatı boyunca.

En sağdaki ağabeyimiz marangozluk yapmış ömrü boyunca. Ahşap ile geçen bir ömrü olmuş. Severek yapmış işini, sorduğum eski marangozlardan hepsini yakından tanıyor. He eski Edirne nedir ki, boydan boya iki kilometre, bütün Edirne birbirini tanıyormuş onun gençliğinde.

Sormadım onlara “emekli maaşçıklarınız yetiyor mu?” diye.

Sormadım onlara “yengeler hayatta mı, yoksa tek başınıza mı yaşıyorsunuz.?”

Sormadım onlara “kızanlarınız var mı, sizinle ilgileniyorlar mı?” diye.

Neden bozayım ki keyiflerini böyle sorular sorarak diye düşündüm ve hepsini tek tek selamlayarak “sağlıcakla kalasınız” diyerek ayrıldım yanlarından.

El sallayarak uğurladılar beni gençler.

ÜÇ KIZ KARDEŞ

Gurbetçilik zor demedi, uzun yıllar Almanya’da çalıştı babaları. Anneleri sabırla bekledi yılda bir defa gelecek, birkaç hafta yanlarında kalacak üç kızının babalarının yolunu. Kızları büyürken yalnız geçen gecelerin, adamsız, kocasız geçen yıllara meydan okudu evin hanımı, kızların anaları.

Fırsatını bulup ilk önce karısını yanına aldı Almanya’ya baba. Sonraki yıllarda kızlarını da. Kızları büyürken anneleri de çalışmaya başladı Almanya’nın gurbet ellerinde. Artık bir araya gelmişlerdi ya, her şeye katlanacaklardı.

Kızlar hem büyüdüler, hem de eğitimlerini sürdürürken yıllar yılları kovaladı. Kızların hepsi ayrı huylarda bazen sevindirdiler, çokça da üzdüler ana babalarını.

İlki kaçtı kocaya 18’ine girmeden bir kızan yaptı, boşandı, olmadı ikinciye evlendi, bir kızan daha haydi o kocayı da bıraktı, kızanlar ninede hepsi bir evde. Yıllarca torunları büyütmeye çalıştılar.

İkincisi okudu, hiç evlenmedi, en akıllıları çıktı, yazdı çizdi Dünya’nın her yerini gezdi. Kardeşleriyle tartıştı, olmadı araya mesafesini koydu, eleştirdi, yerden yere vurdu onları ama ana babasının her zaman yanında oldu, destek verdi onlara.

Sonuncusu bir tarikatçının kölesi oldu. Kapandı, peçelere büründü, arka arkaya 5 kızan yaptı ailesiyle bütün bağları kopardı. Neymiş anası, ablaları başını örtmezmiş, babaları rakı içermiş diye.

Arttırdıkları üç beş bin Alman markıyla miras kalan eski evi yıkarak Edirne’nin en eski semtlerinden birinde inşaat başladı baba.

Önce temeli, sonra betonları, duvarları derken yıllar içinde bitirdi dört katlı binasını. Üç evladı vardı sonunda, hepsine bir daire, kendilerine de en alt katı. He yaşlılığı var bu ömrün, evlerine girip çıkmak zor olmasın diye.

Kızlarının hallarinden iyice yılan ana ve baba vurdular kıspete, aynı yıl işten ayrılarak döndüler Edirne’ye yeni biten evlerine yerleşmek için. Nasılsa kızanları büyümüş, yollarını çizmişlerdi artık yaşları da kemala ermişti artık, haklarıydı emekli yıllarını memleketleri Edirne’de geçirmeye.

İlk yılları Edirne’ye, çevreye, komşularının yeni hallerine alışmakla geçti. Onlar artık komşularının, eski arkadaşlarının gözünde Almancıydılar. Tuzları kuruydu çevredekilerinin gözünde. Oysa ikisi de emekli bütçeleriyle gelmişlerdi memleketlerine, akrabalarına, arkadaşlarına. Bulamadılar aradıklarını, artık ne onlar eski onlar, ne Edirne eski Edirne’ydi.

Evlerinde kendileri, üst katlarında Almanya’da yaşayan kızlarının yollarını bekleyen üç boş daire. Gelmediler bir türlü. Ziyaretlerine bile. Arada telefonla aradılar, hallerini hatırlarını sordular. Yıllar yılları kovaladı yine, önce baba hastalandı, ardından anneleri. Bir süre sonra bakıma muhtaç duruma geldiler. Şanslıydılar, uzak akrabalarından birisi asgari ücret karşılığında bakımlarını üstlendi. Yanlarında kalmayı da kabul etmişti.

İki yıl sürdü hastalıkları, bakımları. Hastaneler, aciller, yoğun bakımlar derken ard arda 6 ay içinde önce baba sonra anne huzura kavuştular. Babalarının cenazelerinde bile bir araya gelemeyen üç kız kardeş annelerinin ölümü sonrasında iş bilir genç bir avukatın yazıhanesinde bir araya geldiler.

Ortada bir miras vardı sonuçta ve halledilmeliydi. Acelece avukatın önerilerini dinledikten sonra bastılar imzaları evraklara ve yollarına gittiler.

……….

Geçen ay satıldı o ev. Alt katta bütün eşyalar apar topar ikinci elciler tarafından sokağa çıkarılarak kamyonetlere yüklendi götürüldü. Götürülmeyerek yolun karşısına atılanın ne olduğunu kimse bilemedi.

Onlar kızların çeyizleri için alınan hiç kullanılmayan üç sandık ve rahmetlilerin evlendiklerinde kullandıkları iki yastık ile bir yorgandı.

SAROS, MAVİ BAYRAK VE FOSEPTİK

Saros Körfezi etrafında sanayi ve büyük yerleşim yerlerinin bulunmaması sayesinde Türkiye’nin en temiz ve bozulmamış denizlerinden biridir. “Kendi kendini temizleme” özelliği, zengin su altı ekosistemi ve dalış turizmi ile öne çıkan bölge, 2010 yılından bu yana ÖZEL ÇEVRE KORUMA BÖLGESİ statüsündedir.

Korunuyor mu?

Hayır.

Geçtiğimiz günlerde Enez gönüllüsü Ulaş Demiray Hudut Gazetesi’nde “Enez’de kanalizasyon sorunu nasıl çözülür” yazısında durumun ne kadar kötüye gittiğini ortaya serdi.

Yine Hudut Gazetesi’nde 11 Haziran tarihli bir haber de “Mavi Bayrak yerine foseptik!” haberi okuyanları hayrete düşürdü.

Biz buna Sultaniçe/Gülçavuş köyleri sahillerini de katalım ve bunun üzerine konuşalım.

Vatandaş/Devlet ortaklığı ile alt yapı ve kullanım suyu projesi gerçekleştirildi.

Bölgede yaşayan vatandaştan katkı payları toplanarak projeye başlandı ve bitirildi.

Kullanma suyuyla ilgili bir çok sorun ortaya çıkmasına karşın yapılan çalışmalarla sorunun büyük bir bölümü ortadan kaldırıldı. Artık bölgede yaşayanlar temiz ve kullanılabilir suya erişimleri sağlandı.

Gelelim arıtma konusuna.

Proje başlangıç aşamasında Enez’de bölge halkının ve Edirne Vali Yardımcısı Sayın Eyyüp Batuhan Ciğerci’nin katıldığı bir toplantıda ortak sorunlar, projenin vereceği hizmetler konuşuldu.

Maliyetler üzerinde tartışmalar yaşandı. Beni en çok ilgilendiren konu üç köye hizmet veren arıtma sisteminin kapasitesi ve yeterliliği ile ilgili sorulardı.

Masadaki yetkililere ortak bir soru sordum;

“Arıtma sistemi yeterli olacak mı? Kaç kişiye hizmet verebilecek?”

Sorumu Sayın Vali Yardımcısı Eyyüp Batuhan Ciğerci yanıtladı; “10 bin haneye hizmet verebilir”

Sistem işletmeye açıldıktan sonra ne hikmetse Valilik, Kaymakamlık, Özel İdare sorumluluktan adeta kaçarcasına her kesimden itirazlar gelmesine karşın sistemin işletilme sorumluluğunu ve yetkisini Sultaniçe/Gülçavuş köy muhtarlarına verdi. Muhtarlarımız iyi niyetle işe giriştiler ama sonuç sistemin çökmesi oldu, dereye arıtmadan temiz su yerine foseptik akmaya başladı.

Ve sonuç;

Aylardır iki köyün ortasından akan dereden arıtmadan temiz su geleceğine kanalizasyon suyunun geldiği, ortalıkta kokular oluştuğu, denize çok koyu suların aktığı çevrede yaşayanlar tarafından video görüntüleriyle belgelendi.

Sultaniçe/Gülçavuş sahillerinin deniz suyu tahlillerinin “çok iyi”den, “iyi” durumuna düştüğü belirtiliyor. Bu da suyun koli basiline, mikroplara, hastalıklara davetiye çıkardığını gösteriyor.

Sayın Valimize açık sorular;

– Arıtma sistemi neden devlet eliyle, kurumlarıyla sağlıklı bir şekilde işletilemiyor? Özel firmaya verilmesi kar/zarar ekseniyle yeni ekonomik sorunlara neden olacağı açıktır. Yeterli donanımı, makineleri, uzman çalışanların olduğu Özel İdare buranın yönetimini devir alamaz mı?

-Çanakkale’de 14, Tekirdağ’da 10, Kırklareli’nde 1 Mavi Bayrak’lı sahili olan komşu illerimiz varken Saros gibi kendi kendini yenileyebilen dünya harikası sahillerimize biz neden Mavi Bayrak çekemiyoruz diye sormak bile garip geliyor, sahillerine foseptik akan bir bölgeye nasıl mavi bayrak için başvurabiliriz ki?

-Sayın Valimiz Yunus Sezer ve Edirne AKP Milletvekili Fatma Aksal’ın katıldığı İbrice’de “İbrice Limanı Dalış Okulları Merkezi ve Yapay Resif Projesi”’nin açılışını yapmışlar. Hayırlı olsun, turizm için güzel bir çalışma. (Ama) Aynı bölgenin bir parçası olan Sultaniçe/Gülçavuş deresi Saros’a foseptik boşaltırken turizm nasıl gelişecek? Mavi Bayrak talebi nasıl oluşturulacak? Sahillerine foseptik akan Saros için Mavi Bayrak başvurusu nasıl yapılacak?

-ÖZEL ÇEVRE KORUMA STATÜSÜ mevzuatını uygulamak bütün soruları çözmeye yetecektir, yasalar neden işletilmiyor?

-Sultaniçe Limanı araç trafiğine kapatıldı. Köprü ve yolun etrafında devasa taşlar büyük sorun oluşturmaya devam ediyor. Sahilde yaşayanların beklentisi o köprünün ve yolun kaldırılması, sahilin kendi kendini onararak denize ulaşımı sağlaması. Köprü ve yol ne zaman oradan kaldırılacak?

-Geçtiğimiz yıl bölgemizde binlerce dönüm orman yandı. Saros bölgesinde toplanan imzalar, verilen dilekçeler de ormanlarımıza sahip çıkmak, yanan yerlerin çam ormanları değil meşe ormanları olarak değerlendirilmesi istenmişti. Yanıt bile yok bu konuda, Saros’ta yaşayanlar açıklama bekliyor, endişeliler ormanları için.

Bölge halkı devletinin vermiş olduğu sözlerin tutulmasını; ormanlarının yaşamasını, temiz bir sahilde denize girebilmenin beklentisi içinde.

NE GEREK VARDI SAYIN CUMHURBAŞKANIM?

Geçtiğimiz Cuma günü sayın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Edirne’ye ziyaret etti.

Ama ne ziyaret!

Edirne’nin bütün sokak başları trafik ekiplerince, Edirne dışında ve çevresinde jandarma ekiplerince tutulmuş, Edirne merkez de yine her köşe başında bir trafik polisi, merkeze iyice girilince yüzlerce metre uzunluğunda demir korkuluklardan oluşturulmuş dar koridorlar.

Konuşma yapılacak olan alana girenler sıkı bir şekilde aramalardan geçirildi. Hepsinin başlarında beyaz şapkalar vardı ki sanırım AKP teşkilatı alana gelenlerin güneşten etkilenmelerini istemediler.

Bir gün önce başlayan yoğun hazırlıklar Edirneliler tarafından ilgiyle izlendi

Ülkemizin partili Cumhurbaşkanı; o ne ihtişam öyle. Resmi makam araçları konvoy halinde, binlerce koruma ve Edirne’nin her sokak başında polis ekipleri.

Ülkenin Cumhurbaşkanısınız Sayın Recep Tayyip Erdoğan, bu kadar şatafata, masrafa ne gerek var ki?

Gelin üç/beş resmi araçla, hadi olsun 3/5  korumayla, öyle Edirne’nin merkezini boydan boya trafiğe de kapatmaya da gerek yok.

Kucaklaşın Edirne halkıyla. Dolaşın öncelikle kenar mahalleleri, orada çiftçiler de vardır yakın köylerde yerleri olan, onlar size durumlarını anlatsınlar, ülkenin yönetiminden memnun olup olmadıklarını. Esnafları dolaşın, Edirne’yi en iyi onlar anlatır size. Öğrencisi de boldur Edirne’nin gençlerle de sohbetler edin ki gençliğin sorunlarını bir de onların ağzından dinlemiş olun. Edirnelilere selam verin, onlarla sohbetler edin, dertlerini dinleyin. Zarar gelmez size Edirne halkından.

Hem de sizi ne kadar gerçekten seven var anlamış olursunuz böylelikle.

Bakmayın siz kamuoyu araştırmalarına. Edirne’de işiniz bittikten sonra keşke komşu illerimiz Kırklareli, oradan da Tekirdağ’a geçmiş olsaydınız. Komşu illerimizi de ziyaret etmiş olur bütün Trakya’yı dolaşarak Trakya’ların gönlüne girmiş olurdunuz böylece.

Kömür işçileri de mağdur olmuş Sayın Cumhurbaşkanım. Aylardır paralarını alamayan, amaçları sadece size seslerini duyurmak olan gariban madenciler size ulaşmak isterken çok sert karşılanmışlar. Bir de onları dinleseydiniz, işçilerin sorunlarından da haberiniz olurdu.

Bunlar tabi ki sadece benim önerim Sayın Cumhurbaşkanımız. Tercih sizin.

Son söz de Milletin.