
27 Temmuz 2026 Pazartesi


Yaklaşık bir ay önce, 22 Haziran’da bu köşede “Gurbetçiler” başlığıyla önemli bir konuya dikkat çekmeye çalışmıştık.
Yaz aylarının gelmesiyle birlikte Avrupa’nın dört bir yanından yola çıkan yüz binlerce gurbetçi, Kapıkule başta olmak üzere sınır kapılarımızdan ülkeye giriş yapıyor.
Ancak bu büyük insan hareketliliğinin Edirne ekonomisine beklenen katkıyı sağlayamadığını, Kapıkule’den giren araçların çevre yoluna yönelip kent merkezine uğramadan yollarına devam ettiğini yazmıştık.
Aradan sadece bir ay geçti.
Bu kez aynı tespiti, sektörün tam içindeki isimler de dile getirdi
Türkiye Otelciler Birliği Edirne Temsilcisi Gökhan Balta’nın açıklamalarını okuyunca, “Demek ki yalnız biz böyle düşünmüyormuşuz” dedim.
Edirne Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı Sezai Irmak’ın da aynı konuda topa girdiğini gördük.
**
Balta’nın söylediği aslında çok net…
Kent merkezinde son yılların en durgun gurbetçi sezonunun yaşandığını ifade ediyor.
Bunun en önemli nedenlerinden biri olarak da Kapıkule’den çıkan gurbetçilerin Edirne’ye yönlendirilmesindeki eksiklikleri gösteriyor.
Daha doğrusu, yıllardır çözülemeyen bir yönlendirme sorununa dikkat çekiyor.
Aslında mesele yalnızca bir tabela meselesi değil.
Mesele, Edirne’nin kendisini anlatamaması.
Kapıkule’den çıkan bir aile, şehir merkezine uğraması halinde tarihi çarşıyı görebilecek, Selimiye’nin gölgesinde soluklanacak, Ali Paşa Çarşısı’nda alışveriş yapacak, tava ciğer yiyecek, badem ezmesi alacak, belki de bir gece konaklayacak..
Bunların her biri şehir ekonomisine katkı.
Ama biz daha o aileyi şehir merkezine davet etmeyi bile başaramıyoruz.
Elbette bütün sorumluluğu yönlendirme tabelalarına yüklemek doğru olmaz.
Gurbetçiler de haklı…
Saatlerce direksiyon başında yol geliyorlar.
Sınır kapılarında bekliyorlar.
Bir an önce memleketlerine ulaşmak istiyorlar.
Üstelik Türkiye’deki akaryakıt, otoyol ve tatil maliyetlerinin arttığını kendileri de dile getiriyor.
Ancak bütün bunlar, Edirne’nin hiçbir şey yapmadan beklemesini de haklı çıkarmaz.
Tam tersine…
İnsanların yolculuk alışkanlıklarını biliyorsak, buna göre yeni yöntemler geliştirmek zorundayız.
Kapıkule’de dijital karşılama ekranları…
Sınır kapısından itibaren dikkat çeken dijital yönlendirmeler…
Avrupa plakalı araçlara özel otopark uygulamaları…
“Gurbetçiye Hoş Geldin” kampanyaları…
Kısa şehir turları…
Alışveriş ve konaklamayı teşvik edecek ortak organizasyonlar…
Bunların hiçbiri hayal değildir.
Yeter ki bu konuya sadece turizmcilerin sorunu olarak bakılmasın.
Bu mesele, otelcinin de meselesidir…
Esnafın da…
Lokantacının da…
Ticaret Odası’nın da…
Belediyenin de…
Valiliğin de…
Çünkü kazanan yalnız oteller olmayacaktır.
Kazanan Edirne olacaktır.
**
Edirne, Türkiye’nin Avrupa’ya açılan kapısı olmakla övünüyor.
Haklı da…
Ama artık yalnızca “kapı” olmak yetmiyor.
Kapıdan geçen insanı şehirle buluşturabilmek gerekiyor.
Her yaz yüz binlerce gurbetçi sınırlarımızdan geçiyor.
Bu insanların ne kadarını Edirne’de bir saat, bir akşam ya da bir gece misafir edebiliyoruz?
İşte asıl başarı, bu soruya verilecek cevapta gizli…


Enez’de geçtiğimiz cuma önemli bir gelişme yaşandı.
Sultaniçe-Gülçavuş Sahili Çevre ve Dayanışma Yurttaş Platformu, göreve yeni başlayan Enez Kaymakamı Yunus Emre Fırat’ı ziyaret ederek bölgenin yıllardır çözülemeyen sorunlarını içeren kapsamlı bir dosyayı teslim etti.
Ardından da ilçe meydanında basın açıklaması yaparak taleplerini kamuoyuyla paylaştı.
Aslında ortada yeni bir sorun yok.
Sultaniçe-Gülçavuş sahil köylerinin sorunlarını Enez ile soyutlamamak lazım.
Enez’i bilen bilir…
Yaz aylarında nüfusu katlanan, Trakya’nın en önemli turizm merkezlerinden biri olmasına rağmen her yaz aynı sorunlarla gündeme gelen bir ilçedir.
Bozuk yollar, bitmeyen altyapı çalışmaları, çalışıp çalışmadığı sürekli tartışılan arıtma tesisi, sahil işgalleri, karavan ve çadır düzensizliği, yetersiz aydınlatma, otopark sıkıntısı, yüksek su ve çöp bedelleri…
Liste uzayıp gidiyor.
Üstelik bunların hiçbiri dün ortaya çıkmadı.
Kimisi yıllardır konuşuluyor, kimisi her yaz yeniden gündeme geliyor, kimisi ise artık kronikleşmiş durumda.
Platformun hazırladığı dosyaya bakınca dikkatimi çeken nokta, sadece sorunların sıralanmış olması değil.
Her başlığın yanında çözüm önerilerinin de bulunması.
Yani yalnızca “şikâyet ediyoruz” denilmiyor, “Şöyle yapılırsa çözülür” de deniliyor.
İşte bunun kıymetini bilmek gerekiyor.
Demokrasilerde vatandaşın görevi yalnızca seçimden seçime sandığa gitmek değildir.
Yaşadığı kentin sorunlarını dile getirmek, çözüm önermek ve yöneticilerle diyalog kurmak da bir yurttaşlık sorumluluğudur.
Enez’de yapılan tam da budur.
**
Elbette tek bir dosya teslim edilince yılların sorunları bir günde çözülmeyecek, bunu kimse beklemiyor.
Ancak vatandaşın beklediği başka bir şey var:
Dosyanın bir rafta unutulmaması, ilgili kurumlara gönderilmesi, her başlığın tek tek değerlendirilmesi…
Yapılabileceklerin planlanması, yapılamayacakların da gerekçesiyle anlatılması…
Çünkü vatandaş artık cevapsız kalmak istemiyor.
**
Yeni göreve başlayan her yönetici aynı zamanda yeni bir umut demektir.
Enez Kaymakamı Yunus Emre Fırat da görevine böyle bir beklentiyle başladı.
Platformun hazırladığı dosya belki de önündeki ilk önemli yol haritalarından biri olacak.
İlçenin gerçek ihtiyaçlarını sahadan dinlemek, vatandaşın taleplerini doğrudan öğrenmek ve ilgili kurumlarla çözüm üretmeye çalışmak, kamu yönetiminin en temel görevlerinden biridir.
Bu nedenle yapılan ziyareti sadece nezaket ziyareti olarak görmek doğru olmaz.
Bu ziyaret, aynı zamanda Enez’in geleceğine ilişkin ortak bir çağrıdır.
Enez, yalnızca yazlıkçıların birkaç ay gelip gittiği bir sahil kasabası değildir.
Burada yılın on iki ayı yaşayan insanlar var.
Esnaf var, balıkçı var, çiftçi var, emekli var, turizmden ekmek kazanmaya çalışan işletmeler var.
Sorunların çözülmesi sadece yaşam kalitesini artırmayacak; ilçenin ekonomisine, turizmine ve geleceğine de katkı sağlayacaktır.
Şimdi gözler doğal olarak ilgili kurumlarda.
Platform üzerine düşeni yaptı, sorunları yazdı, çözüm önerilerini sundu, sesini meydanda duyurdu.
Artık beklenti, bu sesin karşılıksız kalmamasıdır.
Çünkü Enez’in artık yeni dosyalardan çok, hayata geçirilen çözümlere ihtiyacı var.
Ve unutulmamalıdır ki, bir kentin gelişmesini sağlayan sadece yapılan yatırımlar değildir.
Vatandaşını dinleyen, sorunları görmezden gelmeyen ve çözüm üretme iradesi gösteren bir yönetim anlayışıdır.
Enez bunu fazlasıyla hak ediyor.
**
Bu satırları yazarken Sultaniçe-Gülçavuş Platformu’ndan değil, Enez sahilinde yazlığı bulunan bir dostumdan gelen bir fotoğraf dikkatimi çekti.
Tarih 13 Temmuz 2026, elindeki son su faturasını göndermiş.
Su kullanım bedeli 207 lira 96 kuruş, ödenmesi gereken toplam tutar ise tam 1.018 lira 2 kuruş.
Yani kullanılan suyun neredeyse beş katı…
Faturayı tek tek inceledim: Atık su bedeli, katı atık bedeli, ilaç bedeli, okuma bedeli, diğer ücretler…
Kullanılan su 208 lira, ödenecek tutar bin lirayı geçiyor.
Elbette belediyelerin hizmetlerini sürdürebilmesi için çeşitli gelir kalemleri olabilir.
Ancak vatandaşın da “Bu kadar fark neden oluşuyor?” diye sorması en doğal hakkıdır.
Çünkü mesele yalnızca ödenecek para değildir.
Mesele, ödenen her kalemin anlaşılabilir, makul ve kamu vicdanını rahatlatacak şekilde açıklanabilmesidir.
Platformun hazırladığı dosyada yer alan yüksek su ücretleri eleştirisinin neden bu kadar güçlü karşılık bulduğunu işte bu fatura tek başına anlatıyor.
Matematikte havuz-su problemleri iyi kafa yorar.
Böyle su faturaları ise kafayı yedirecek cinsten!


Bülent AYAN
Keşan Doğa Çevre ve Kültür Derneği’nin (DOÇEK) 4 bisiklet sporcusundan oluşan ekibi “Dünyanın Çatısı” olarak anılan Pamir Platosu’nun kalbi Alichur bölgesine ulaştı.
Mehmet Erkul, Kenan Taşkın, Rahman Ketenciler ve Hakan Eşme’den oluşan ekip, 3900 metre yükseklikte pedal basmaya başladı. DOÇEK Başkanı Hakan Eşme, sosyal medya hesabından gerçekleştirdiği son paylaşımında şunlara yer verdi:

“Toz, toprak ve bu muhteşem coğrafyanın sert rüzgarlarıyla hemhal olmuş günlerin ardından, bulduğumuz ilk sınırlı internet bağlantısıyla bir durum bildirimi yapmak istedim.
‘Dünyanın Çatısı’ diye anılan o muazzam Pamir Platosu’nun kalbinde, Alichur bölgesindeyiz.
Buraya ulaşmak pek kolay olmadı; ağır yükümüz, zorlu zemin ve her nefeste kendini hissettiren yüksek irtifa ile mücadele ettik.
Wakhan Vadisi’nin o kendine has büyüleyici yollarını geride bırakıp, nihayet efsanevi M41 karayoluna teker bastık.
Bir süre bu hat üzerinden ilerleyecek, ardından platonun o uçsuz bucaksız ve ıssız derinliklerine doğru yeniden süzüleceğiz.
Belleğimiz daha şimdiden, dönünce paylaşılacak, üzerine konuşulacak yüzlerce hikayeyle, tarifsiz anılarla dolup taştı.

Dağların dilinden anlayanlar, zirvelerin kokusunu bilenler için şöyle söylemeli: Günlerdir Erciyes’in de Kaçkarların da doruklarını aşan bir yükseklikte, bulutlara adeta komşu; durmaksızın pedal çeviriyoruz ve şu an bulunduğumuz bölge 3900 m.
Etrafımız ise 5-6-7 binlik karlı dağlarla çevrili.
Coğrafya ne kadar vahşi, ne kadar zorluysa, sunduğu görsellik ve hissettirdiği özgürlük duygusu da bir o kadar etkileyici.
Her şeye rağmen, yorgunluğun en koyulaştığı anlarda bile içimizden hep aynı cümle geçiyor: ‘İyi ki gelmişiz.’
Bir süre sonra iletişim tekrar kesilecek; Pamirlerin o derin sessizliğine gömülmeden önce, buraların tüm esintisiyle hepinize kucak dolusu sevgiler ve selamlar.
Hep dediğimiz gibi:‘Azz kaldı”


1978 yılında başladığım gazetecilik serüveninde önümden birçok unvan geçti.
Muhabir…
Şef…
Genel Yayın Yönetmeni…
Şimdi yeniden muhabir oldum.
İnsan, yarım asır sonra başladığı yere döner mi?
Demek ki dönüyormuş…
**
Dayımın kızı rahmetli Zeynep Arseven, Edirne Lisesi’nde benden iki dönem sonra okuyordu.
Yıllar önce bana anlattığı bir anısını hiç unutmadım.
Edebiyat öğretmeni Talat Hocamız, bir gün derste örnek olarak iki kompozisyon okumuş.
Ardından da;
“Bunları yıllar önce Bülent Ayan yazmıştı” demiş.
O gün çok duygulanmıştım.
Bugün de aynı duyguyu hissediyorum.
Hem Talat Hocamızı, hem de Zeynep’i rahmet ve özlemle anıyorum.
**
Edirne Lisesi’nde Fen Bölümü öğrencisiydim.
Nasıl olduysa…
Hayat beni edebiyatın ve gazeteciliğin tam ortasına getirdi.
1978 yılında rahmetli babam Raşit Ayan’ın çıkardığı Trakya Ekspres Gazetesi’nde muhabir olarak çalışmaya başladım.
Bir gün matbaaya iki kişi geldi.
“Bülent Ayan hanginiz?” diye sordular.
Sorular sordular…
Notlar aldılar…
Sonra sessizce ayrıldılar.
Bir hafta sonra TRT’den teklif geldi.
Meğer o iki kişi beni değerlendirmeye gelmiş.
Daha sonra öğrendim ki, dönemin TRT Edirne Muhabiri, eski belediye başkanlarımızdan Ali Rıza Ataktürk beni önermiş.
Babamı da…
Rıza Amca’yı da…
Bugün bir kez daha rahmetle anıyorum.
**
TRT’nin ardından Milliyet Gazetesi geldi.
Sonra yıllar birbirini kovaladı.
Milliyet’in Edirne Bürosu kuruldu.
Şef oldum.
Ama hiçbir zaman masaya çakılıp kalmadım.
Yine sahadaydım.
Yine haber peşindeydim.
Trakya’nın dört bir yanı…
Bulgaristan…
Yunanistan…
Romanya…
Kosova…
Balkanlar…
Haber neredeyse ben de oradaydım.
Zaman zaman yolumuz Almanya’ya, Polonya’ya kadar uzandı.
2000 yılında Milliyet’ten ayrıldım.
NTV’de…
Akşam Gazetesi’nde…
Çorlu’da Avrupa Yakası Gazetesi’nde…
Lüleburgaz’da Görünüm Gazetesi’nde görev yaptım.
Genel yayın Yönetmeni olarak yaklaşık 16 yıldır da Hudut Gazetesi çatısı altındayım.
**
Geçtiğimiz günlerde Basın İlan Kurumu’nun denetimi vardı.
Yönetmelikte yapılan değişiklik nedeniyle gazetelerin kadroları yeniden düzenlenmiş.
Hudut Gazetesi’nin sahibi Gönül Uyanıktır aradı.
Durumu anlattı.
Gazetemizin 5 kişiden oluşması gereken asgari kadrosunda Genel Yayın Yönetmeni diye bir unvan bulunmuyormuş.
1 Sorumlu Yazı İşleri Müdürü, 1 Sayfa Sekreteri ve 3 Muhabir…
“Kurallar neyi gerektiriyorsa onu yapalım.” dedim.
Yeni sözleşmeyi imzaladım.
Artık resmen muhabirim.
**
Doğrusu hiç gocunmadım.
Çünkü gazetecilikte en değerli unvanın muhabirlik olduğuna hep inandım.
Haberi bulan…
Sokağı dinleyen…
İnsanların sevincine de derdine de tanıklık eden kişi muhabirdir.
Gazeteciliğin kalbi orada atar.
Demek ki yarım asır sonra başladığım yere dönmüşüm.
İyi ki de dönmüşüm.
Çünkü insanın gerçek unvanı, kartvizitinde yazan değil; ömrü boyunca yapmaktan vazgeçmediği iştir.
Ben yine muhabir olarak meslekte başa döndüm…
Bir de yaşça başa dönebilsek…


Geçen yıl 7 Temmuz’da bu köşede “Lavanta – Bal” başlığıyla Çallıdere’nin mor tarlalarından, meşe gölgelerinden ve kadın emeğinin sabrından söz etmiştim.
O gün yazdıklarım bir gözlemden ibaretti.
Günlerden 6 Temmuz 2026…
Tam bir yıl geçmiş.
Bugün yazacaklarım ise bir sonuç…
**
Bölgenin doğal güzelliklerini, kültürel değerlerini ve kırsal turizm potansiyelini tanıtmak amacıyla Lalapaşa Kadın Emeği Girişimciler Üretim ve İşleme Kooperatifi tarafından düzenlenen 2. Lalapaşa Lavanta ve Bal Festivali geçen ay Çallıdere Şahinpaşa Bal Ormanı’nda gerçekleştirildi.
Meşe gölgeleri altında lavanta kokusunun, sanatın, müziğin ve üretimin buluştuğu o güzel atmosferi biz de Hudut Gazetesi olarak “Çallıdere – Ballıdere” başlığıyla okurlarımıza aktardık.
Ama asıl hikâye festival değildi.
Festival, bir yıl önce kurulan hayalin nerelere ulaştığını gösteren vitrinden ibaretti.
**
Kooperatif Başkanı Gönül Danışman’ın anlattıkları hâlâ kulaklarımda…
“Kırsal kalkınmanın en güçlü aktörlerinden biri kadınlardır” derken aslında bugün yaşananların da özetini yapıyordu.
Peki, aradan geçen bir yılda ne değişti?
Çok şey…
Festival, kooperatif tarafından Kalkansöğüt Köyü’nde kurulan Bal Dolum Tesisi’nin açılışıyla başladı.
Yani artık kooperatifin kendi tesisi var.
Elle yapılan birçok işlem artık modern üretim altyapısına bırakılıyor.
Sırada lavanta yağı dolum tesisi var.
Ardından soğuk hava tesisi…
Bal ormanı ise bu kez yaklaşık 3 bin akasya fidanıyla buluşmaya hazırlanıyor.
Yani arılar artık sadece adaçayı, ıhlamur, lavanta, kekik ve biberiyeden değil, ilkbaharda açacak akasya çiçeklerinden de beslenecek.
Bir yıl önce anlatılan hayaller, bugün tek tek gerçeğe dönüşüyor.
**
Gelelim işin bir başka boyutuna…
Geçen cuma İstanbul Haliç Kongre Merkezi’nde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın da katılımıyla gerçekleştirilen Ziraat Bankası 5. Tarım Ekosistemi Buluşması’nda Türkiye’nin dört bir yanından seçilen sadece 30 kooperatif ürünlerini tanıtma fırsatı buldu.
İşte o stantlardan biri de Lalapaşa Kadın Emeği Girişimciler Üretim ve İşleme Kooperatifi’ne aitti.
Lalapaşa standında yalnızca kooperatifin ürünleri değil, Edirne’nin yöresel değerleri de yer aldı.
Yer fıstığı, fıstık ezmesi, badem ezmesi, Kavala kurabiyesi, pirinç, bal, lavanta ürünleri, acı biber, yöresel acı sos…
Kısacası Edirne’nin bereketi İstanbul’da sergilendi.
Aslında mesele bir stant açmak değildi.
Mesele, Türkiye’nin örnek gösterdiği kooperatifler arasında yer alabilmekti.
**
Lalapaşa Kadın Emeği Girişimciler Üretim ve İşleme Kooperatifi 2021 yılında kuruldu.
Henüz beş yıllık bir hikâye…
Ama bu kısa sürede Türkiye’deki binlerce kooperatif arasından örnek gösterilen 30 kooperatif arasına girmeyi başardı.
Demek ki bazen büyük başarılar büyük şehirlerde başlamıyor.
Bazen bir köyde…
Bir avuç kadının inancıyla…
Bir lavanta tarlasında…
Bir bal ormanında…
Ve vazgeçmeyen insanların emeğinde filizleniyor.
İşte gerçek kalkınma da tam burada başlıyor.