DOLAR 45,5998 0.02%
EURO 52,9316 -0.09%
ALTIN 6.574,950,11
BIST 14.029,54-2,35%
BITCOIN 3491112-0,14%
Edirne
21°

HAFİF YAĞMUR

02:00

İMSAK'A KALAN SÜRE

SAROS’DA YENİ HESAP

SAROS’DA YENİ HESAP
0

BEĞENDİM

ABONE OL
Geçerli görselin alternatif metni yok. Dosya adı: ayan-beyan-2.jpg

4 Mayıs 2026 tarihli Hudut’tan bir haber:

“Saros’a ‘mavi bayrak’ hamlesi!

Edirne Valisi Yunus Sezer, bölgede en az bir plajın mavi bayrak alması için öneride bulunurken, turizm paydaşları da destek verdi. Toplantıda Saros için mavi bayrak çalışmalarının hız kazanması konusunda fikir birliği oluştu.”

**

Derken…

14 gün sonra, yani bugünkü Hudut’ta Saros ile ilgili bir başka haber:

“Saros YEKA adayı!

Türkiye’nin ilk deniz üstü rüzgâr Yenilenebilir Enerji Kaynak Alanları (YEKA) için önemli bir gelişme yaşandı. Yatırım için belirlenen 4 alana dair Deniz Üstü Rüzgar Enerjisine Dayalı Aday YEKA İlanı, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığının resmi internet sitesinde yayınlandı. Söz konusu alanlardan biri de yaklaşık 173 kilometrekarelik bölümü dahil edilen Saros Körfezi oldu.”

**

Bir sabah uyanıyoruz…

Haritanın üzerinde kırmızı çizgiler belirivermiş.

Saros Körfezi’nin açıklarında artık yeni bir “enerji sahası” belirlenmiş.

Adı da oldukça teknik:

“Yenilenebilir Enerji Kaynak Alanı.”

Kısaca YEKA.

**

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın 13 Mayıs 2026 tarihli duyurusuna göre, Türkiye’nin deniz üstü rüzgar enerjisi hedefleri kapsamında Saros Körfezi de aday alan ilan edildi.

Şimdilik aday yani!

Yaklaşık 173 kilometrekarelik bir deniz alanından söz ediliyor.

Şimdi bölge insanı doğal olarak soruyor:

“Bu ne demek?”

“Denizin ortasına ne yapılacak?”

“Balıkçılık bitecek mi?”

“Turizm etkilenir mi?”

“Yoksa bu gerçekten temiz enerji adına önemli bir adım mı?”

Aslında mesele tam da burada başlıyor.

Çünkü bu konu yalnızca enerji meselesi değil.

Aynı zamanda yaşam alanı meselesi.

**

Bugün Avrupa’nın birçok ülkesinde deniz üstü rüzgar santralleri kuruluyor.

Dev türbinler denizin ortasına yerleştiriliyor.

Rüzgârdan elektrik üretiliyor.

Kağıt üzerinde kulağa oldukça modern geliyor.

Karbon salımı azalıyor.

Fosil yakıta bağımlılık düşüyor.

Enerji ithalatı azalıyor.

Yani Ankara’dan bakınca tablo oldukça parlak.

Ama Saros’a kıyısı olan bir köy kahvesinden ya da  yazlıklardan bakınca tablo o kadar parlak görünmüyor.

Çünkü Saros Körfezi sıradan bir deniz parçası değil.

Yıllardır temizliğiyle övünülen, dalış turizmiyle öne çıkan, balıkçılığıyla geçim sağlanan, yazın nüfusu katlanan bir bölge.

Şimdi insanlar haklı olarak şunu merak ediyor:

“Bu türbinler tam olarak nereye kurulacak?”

“Kıyıdan görünecek mi?”

“Deniz yaşamına etkisi ne olacak?”

“Balık göç yolları değişecek mi?”

“Dip yapısı zarar görecek mi?”

Henüz ortada net cevaplar yok.

Çünkü bakanlığın açıklamasında yalnızca “aday alan” deniliyor.

Yani süreç yeni başlıyor.

**

İşte tam da bu yüzden şimdi konuşmak gerekiyor.

İş işten geçtikten sonra değil.

Türkiye’de genellikle büyük projelerin ortak bir kaderi var.

Önce “yatırım” deniliyor.

Sonra “milli mesele” deniliyor.

Ardından yöre halkına yeterince anlatılmadan süreç ilerliyor.

İnsanlar soru sorunca da bir anda “yatırım karşıtı” ilan ediliyor.

Oysa mesele karşı çıkmak değil.

Mesele bilmek…

**

“Mavi Bayrak” derken!

Devamını Oku

TIRTILLAR

TIRTILLAR
0

BEĞENDİM

ABONE OL
Geçerli görselin alternatif metni yok. Dosya adı: ayan-beyan-1.jpg

Aşağıdaki “Birlikten kuvvet doğar” başlıklı kısa yazı ile iki adet tırtıl görseli değerli gazeteci kardeşim Nadir Alp’ten geldi…

**

“Birlikten kuvvet doğar

Tabiat iyi bir gözlemciyseniz insanı sakinleştirir, bugüne kadar bakıp da göremediklerinizi görmenizi sağlar. Deve kervanı misali uç uca eklenen tırtılların yol kat edişleri görmeye değer. Öndeki lider tırtıl arkasına eklenen tırtılları ileri hamle yaparak gitmek istedikleri yöne sürüklerken en arkadaki de itekleyerek grubun rahat yol almasını sağlıyor. Bir anlamda, ‘birlikten kuvvet doğar, bir elin nesi var iki elin sesi var’ misali…”

**

Nadir Alp’in bu manzara karşısında çok etkilendiği belli… Ben de öyle…

Evet, birlikten kuvvet doğar… Ama nasıl?

Çoğu zaman yanından geçip gittiğimiz, “sıradan” dediğimiz ayrıntılar aslında hayatın en net fotoğraflarını sunar. Tıpkı burada olduğu gibi…

Toprağın üzerinde, adeta bir deve kervanı misali dizilmiş tırtıllar… Uç uca eklenmiş, birbirine temas ederek ilerleyen bir canlı zinciri…

**

İlk bakışta basit bir doğa olayı gibi görünüyor. Oysa biraz durup izleyince, insanın kendine dönüp bakmaması mümkün değil.

Öndeki tırtıl yolu açıyor… Yön belirliyor… Risk alıyor…

Arkadakiler ise onu takip ediyor. Ama bu, körü körüne bir bağlılık değil…

En arkadaki tırtıl da boş durmuyor; görünmeyen bir güç gibi iterek grubun hareketini tamamlıyor.

Yani bu yürüyüşte ne sadece lider var… Ne de sadece takip edenler… Her biri zincirin vazgeçilmez bir halkası…

**

İşte tam da burada doğa, en eski gerçeği yeniden fısıldıyor: “Birlikten kuvvet doğar.”

Ama belki de unuttuğumuz kısım şu: Birlik, sadece yan yana durmak değildir.

Birlik; aynı hedefe doğru, birbirinin yükünü alarak yürüyebilmektir.

**

Bugün insan ilişkilerine baktığımızda çoğu zaman bu zincirin koptuğunu görüyoruz.

Herkes önde olmak istiyor… Ama kimse arkadan iten olmak istemiyor.

Herkes yön vermek derdinde… Ama kimse yolu paylaşma niyetinde değil.

Oysa doğa çok daha sade bir şey söylüyor: Ne öndeki tek başına ilerleyebilir…

Ne de arkadaki tek başına yol alabilir… Hayat da biraz böyle değil mi?

**

Bir toplum… Bir şehir… Hatta bir aile…

Eğer herkes sadece kendi adımını düşünürse ortaya yürüyüş değil, dağılma çıkar.

Ama biri yolu açarken diğeri destek olursa, işte o zaman mesafe kat edilir.

Belki de bu yüzden atalar boşuna dememiş: “Bir elin nesi var, iki elin sesi var.”

Toprağın üstünde ağır ağır ilerleyen o küçücük tırtıllar aslında bize çok büyük bir şeyi hatırlatıyor: Güç, tek başına olmakta değil; birlikte hareket edebilmekte saklı…

Ve belki de en önemlisi…

Bazen lider olmak kadar, arkadan iten olmak da bir o kadar kıymetli…

**

Birlik olmayınca kuvvet doğmayacağına daha dün bir kez daha tanık olduk.

İşte Edirnespor’un başına gelenler…

Sarı-Kırmızılı kulüp, 2020 yılında yükseldiği 3. Lig’e veda ederek Amatör Lig’e düştü.

Toprağın üstünde birbirine tutunarak ilerleyen o küçücük tırtılların başarabildiğini, koskoca insanlar bazen başaramıyor…

Çünkü ne yolu birlikte yürümek isteyen vardı… Ne omuz veren… Ne de arkadan iten…

Oysa bazen bir kulübü ayakta tutan şey para değil; aynı hedefe bakabilen insanların omuz omuza durabilmesidir.

Tırtıllar bile birlikte yürümeyi biliyor…

İnsanlar ise çoğu zaman birbirinin ayağına basarak ilerlemeye çalışıyor…

Devamını Oku

BENTONİT OCAĞI

BENTONİT OCAĞI
0

BEĞENDİM

ABONE OL
Geçerli görselin alternatif metni yok. Dosya adı: ayan-beyan.jpg

Edirne’nin Enez ilçesine bağlı Hasköy, Şehitler ve Işıklı köylerinde kurulması planlanan bentonit ocağı projesine karşı bölge halkı geçtiğimiz hafta sadece üç gün içinde 310’u aşkın itiraz dilekçesi toplayarak Edirne Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği İl Müdürlüğü’ne teslim etti.

Şehitler Köyü Muhtarı Adem Dağlı tarafından üst yazıyla sunulan dilekçelerde, projenin hem çevresel hem de sosyo-ekonomik açıdan ciddi riskler barındırdığına dikkat çekildi.

Üç köyde yaşayan insanlar üç gün içinde 310 dilekçe topluyorsa, ortada “küçük bir yatırım” değil, “büyük bir dert var” demektir.

Hani bazen projeler anlatılır ya… “Çevreye duyarlı”, “Bölgeye katkı sağlayacak”, “İstihdam yaratacak”…

Bu bentonit işi de kâğıt üzerinde öyle görünüyor olmalı.

Ama köylü kâğıda değil, toprağa bakıyor.

Çünkü o toprak, lafla değil, alın teriyle işleniyor.

Proje Tanıtım Dosyası hazırlanmış.

İçinde her şey var gibi…

Ama aslında en önemli şey yok: Gerçek hayat.

Mesela diyor ki dosya; sorun yok.

Köylü diyor ki; suyum kirlenir.

Dosya diyor ki; etki sınırlı.

Köylü diyor ki; tarım biter.

Dosya diyor ki; bilimsel.

Köylü diyor ki; gel bir de burada yaşa!

İtiraz dilekçelerine bakıyorsunuz…

Tozdan, gürültüden, kamyon trafiğinden bahsediliyor.

Ama asıl mesele bunlar değil.

Asıl mesele şu:

Bu köylerde insanlar tarım ve hayvancılıktan başka ne yapacak?

Altmıştan fazla ailenin tarım arazilerinin tarımsal vasıflarını kaybedeceğinden söz ediliyor.

Bir de “proje katkı sağlayacak” deniyor.

Kime?

**

Bir başka detay daha var, o da pek “küçük” değil:

Proje alanı doğal sit, orman, koruma alanı…

Ama nedense dosyada bu alanlar biraz “hafifletilmiş”.

Orman az, risk küçük, etki sınırlı…

Kâğıt üstünde doğa da inceliyor anlaşılan.

Kuşlar bile hesaba katılmamış.

Oysa bölge göç yolu üzerinde.

Yani sadece insanlar değil, kuşlar da “itiraz edebilseydi”, dilekçe sayısı uçar giderdi.

Anayasa’nın 56. maddesi hatırlatılıyor:

“Herkes sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir.”

Güzel madde.

Okuması kolay.

Uygulaması biraz zor anlaşılan.

Köylünün talebi net:

Ya bu dosya bu haliyle iptal edilsin,

Ya da “ÇED Gereklidir” denilsin ve iş ciddiye binsin.

Aslında çok şey istemiyorlar.

Sadece şunu soruyorlar:

“Biz burada yaşamaya devam edebilecek miyiz?”

Üç günde 310 dilekçe…

Bu rakamı küçümsemek kolay.

Ama o 310 imzanın her biri bir kaygı, bir korku, bir gelecek meselesi.

Ve bazen en doğru raporu, en kalın dosyalar değil, en hızlı toplanan imzalar verir.

Devamını Oku

YILAN BALIĞI

YILAN BALIĞI
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Meslek büyüğümüz, duruşuyla “adam gibi adam” Feyzullah Aktan’ı 13 Nisan 2026 Pazartesi günü Keşan’da toprağa verdik.

Bugünden iki hafta önce…

Zaman böyle akıp geçiveriyor…

Yerel basının duayen isimlerinden biri olarak, Önder Gazetesi’ni yarım asırdan fazla ayakta tutmayı başardı.

TEMA Vakfı’nca “Örnek Kıdemli Vatandaş” ödülüne layık görüldü.

Ender bir kişilikti…

Işıklar içinde uyusun…

Onun gibi isimler, bu toprakların hafızasını taşıyordu…

Tıpkı şimdi anlatacağım Enez hikâyesi gibi…

**

Cenaze töreninde, Hersekzade Ahmet Paşa Camii avlusunda Ulaş Demiray ile karşılaştık.

Onu, gazetemizdeki “Enez Mektubu” köşesinden anımsarsınız…

Sohbetimiz, ister istemez eski günlere uzandı.

Dostluğumuz, Enez’in efsane Belediye Başkanı Şevket Kurt dönemine kadar dayanıyor.

Başkan Kurt…

1972’de kurulan Enez Balıkçılık Kooperatifi’nin başına 1977’de geçti ve ilçenin ekonomik kaderini değiştiren adımlar attı.

Göllerin kiralama süresini 3 yıldan 11 yıla çıkardı.

1–2 ton olan yılan balığı üretimi, 35–40 tona fırladı.

Bu sadece bir artış değildi…

Enez’in kaderinin değişmesiydi.

Kooperatif büyüdü; 120 aktif ortak, 15’e yakın çalışan…

Balıkçı kazandı, esnaf kazandı…

Enez kazandı.

Her yıl kurulup vakitsiz patlayan dalyan sorununu, DSİ ile kurduğu ilişkiler sayesinde çözdü.

1600 metre uzunluğunda bir kanal açtırıldı.

İlk yıl, dalyanda yakalanan levrek, kefal ve yılan balığı 20–30 tona ulaştı.

Bu bir rekordu… ve yıllarca sürdü.

TRT’de, Milliyet’te defalarca haberini yaptım…

**

Gala Gölü ayağı da o dönemlerde balıkçının istediği şekilde temizletildi.

Üretim arttı, bölge nefes aldı.

Peki ya bugün?

Konuyu, çok değerli dostum, DSİ Emekli Bölge Müdür Yardımcısı Hüseyin Erkin’e açtım.

Anlattıkları, bir gerçeğin soğuk yüzüydü:

“Meriç Nehri Enez Deltası lagün gölleriyle dünyanın en önemli sulak alanlarından biridir. Gala Gölü ve Dalyan Gölleri önemli bir ekosistem oluşturur.

Bizim dönemimizde Gala Gölü’nü Dalyan Gölleri’ne bağlayan kanal yapılmıştı. Bu döngü özellikle yılan balığı için hayatiydi.

1970’li yıllarda Enez, balıkçılıkla anılır hale gelmişti. Balık üretimi artmış, ihracat yapılır olmuştu.

Ancak zamanla bu ivme kaybedildi…

Yanlış çeltik tarımı Gala ve Dalyan göllerini kirletti.

Ergene Nehri’ndeki kirlilik de Meriç Deltası’nı ve Saros Körfezi’ni tehdit eder hale geldi.”

Gala’nın bugünkü durumu…

Maalesef böyle…

**

Ulaş Demiray ile sohbetimiz sürerken yanımıza Keşanlı gazeteci kardeşim Ömer Çakıcı geldi.

Kendisi Enez’in Küçükevren Köyü’nden…

Biz yılan balığını konuşurken söze girdi:

“Yemeğe bile bulamıyoruz!”

Oysa bir zamanlar ihraç ediliyordu…

Enez’in zenginliğiydi…

Şimdi?

Yılan balığı yok olmadı belki…

Ama Enez’de artık bir hatıraya dönüştü.

Yılan balığı…

Yalan oldu!

Devamını Oku

DOLU–BOŞ!

DOLU–BOŞ!
0

BEĞENDİM

ABONE OL
Geçerli görselin alternatif metni yok. Dosya adı: ayan-beyan-2.jpg

Dolu…

Üreticilerin korkulu rüyası…

Özellikle Nisan, Mayıs, Haziran ve Temmuz aylarında en sık görülen doğa olayı…

Süloğlu ilçesinde 10 Nisan’da öğle saatlerinde başlayan ve yaklaşık 20 dakika süren dolu yağışıyla birlikte ilçe merkezi adeta beyaz örtüyle kaplandı…

Bereket, ekili alanlarda herhangi bir olumsuzluk yaşanmadı…

Meslek yaşamım boyunca sayısız dolu olayına tanık oldum.

Ama bir tanesi var ki, 20 yıl olmuştur diyebilirim…

Babaeski ilçesinde festivalin yapıldığı alanda park halindeki onlarca aracın kaporta ve camları, ceviz büyüklüğündeki dolu nedeniyle büyük hasar görmüştü.

Hani “pert” desem yeridir!

Herkes şaşkına döndü.

**

İlkbaharla birlikte Bulgar medyasındaki haberlere göre komşu ülke, 15 Nisan itibarıyla doluya karşı “roketli savunma sezonu”nu başlattı.

Evet, yanlış okumadınız: Roketli.

Tarım ve gıda üretimini tehdit eden doluya karşı geliştirilen bu sistem; Pazarcik’ten Filibe’ye, Stara Zagora’dan Vidin’e kadar uzanan geniş bir coğrafyada yaklaşık 22 milyon dekarlık tarım arazisini korumayı hedefliyor.

Peki sistem nasıl çalışıyor?

Bulutların içine gümüş iyodür gibi maddeler taşıyan roketler fırlatılıyor.

Amaç, dolu tanelerinin büyümesini engellemek ya da etkisini azaltmak.

Yani gökten düşecek felaket, daha yere ulaşmadan “yumuşatılmaya” çalışılıyor.

Üstelik bu sistem yıllardır uygulanıyor ve ciddi ürün kayıplarının önüne geçildiği belirtiliyor.

**

Şimdi dönüp kendimize bakalım.

Türkiye’de dolu yağışı olduğunda ne yapıyoruz?

Çiftçi kaderine bakıyor.

Sigortası varsa hasar tespiti bekliyor.

Yoksa “Allah beterinden saklasın” deyip sezona veda ediyor.

**

Oysa dünyada bu iş sadece Bulgaristan’ın aklına gelmiş değil.

Fransa’da üzüm bağlarını korumak için dolu topları ve bulut tohumlama yöntemleri yıllardır kullanılıyor.

İtalya’da özellikle kuzey bölgelerinde çiftçiler, kendi kooperatifleri aracılığıyla dolu savunma sistemleri kuruyor.

Amerika Birleşik Devletleri’nde bazı eyaletlerde uçaklarla yapılan bulut tohumlama uygulamaları mevcut.

Çin ise bu işin belki de en ileri örneğini sunuyor; binlerce roket ve top sistemiyle aktif hava müdahalesi yapıyor.

Yani mesele yeni değil.

Mesele, bu yöntemleri ciddiye almak.

**

Edirne’den bakalım…

Trakya’da dolu yağışı demek; ayçiçeğinde, buğdayda, bağda bir yıllık emeğin birkaç dakika içinde yok olması demek.

Hele ki iklim değişikliğiyle birlikte aşırı hava olaylarının arttığı bir dönemde, “nasip” diyerek kenara çekilmek artık bir tercih değil, bir ihmaldir.

Peki biz ne yapabiliriz?

Öncelikle kabul edelim:

Dolu artık sadece bir ‘doğal afet’ değil, aynı zamanda yönetilebilir bir risktir.

Trakya’da pilot bölgeler seçilerek dolu savunma sistemleri kurulabilir.

Tarım ve Orman Bakanlığı koordinasyonunda üniversiteler ve meteoroloji birimleriyle ortak projeler geliştirilebilir.

Kooperatifler aracılığıyla çiftçinin sürece katılımı sağlanabilir.

Ve en önemlisi, “olmaz” demekten vazgeçilebilir.

Komşu roket atıyor, biz hâlâ dua ediyoruz.

Elbette dua edelim.

Ama tedbir de alalım.

Çünkü gökten ne yağacağı belli olmaz…

Dolunun yere düşmeden neye dönüşeceği biraz da insanların elinde.

Gerisi boş!

Devamını Oku
Özhanlar Mobilya