
06 Temmuz 2026 Pazartesi


Geçen yıl 7 Temmuz’da bu köşede “Lavanta – Bal” başlığıyla Çallıdere’nin mor tarlalarından, meşe gölgelerinden ve kadın emeğinin sabrından söz etmiştim.
O gün yazdıklarım bir gözlemden ibaretti.
Günlerden 6 Temmuz 2026…
Tam bir yıl geçmiş.
Bugün yazacaklarım ise bir sonuç…
**
Bölgenin doğal güzelliklerini, kültürel değerlerini ve kırsal turizm potansiyelini tanıtmak amacıyla Lalapaşa Kadın Emeği Girişimciler Üretim ve İşleme Kooperatifi tarafından düzenlenen 2. Lalapaşa Lavanta ve Bal Festivali geçen ay Çallıdere Şahinpaşa Bal Ormanı’nda gerçekleştirildi.
Meşe gölgeleri altında lavanta kokusunun, sanatın, müziğin ve üretimin buluştuğu o güzel atmosferi biz de Hudut Gazetesi olarak “Çallıdere – Ballıdere” başlığıyla okurlarımıza aktardık.
Ama asıl hikâye festival değildi.
Festival, bir yıl önce kurulan hayalin nerelere ulaştığını gösteren vitrinden ibaretti.
**
Kooperatif Başkanı Gönül Danışman’ın anlattıkları hâlâ kulaklarımda…
“Kırsal kalkınmanın en güçlü aktörlerinden biri kadınlardır” derken aslında bugün yaşananların da özetini yapıyordu.
Peki, aradan geçen bir yılda ne değişti?
Çok şey…
Festival, kooperatif tarafından Kalkansöğüt Köyü’nde kurulan Bal Dolum Tesisi’nin açılışıyla başladı.
Yani artık kooperatifin kendi tesisi var.
Elle yapılan birçok işlem artık modern üretim altyapısına bırakılıyor.
Sırada lavanta yağı dolum tesisi var.
Ardından soğuk hava tesisi…
Bal ormanı ise bu kez yaklaşık 3 bin akasya fidanıyla buluşmaya hazırlanıyor.
Yani arılar artık sadece adaçayı, ıhlamur, lavanta, kekik ve biberiyeden değil, ilkbaharda açacak akasya çiçeklerinden de beslenecek.
Bir yıl önce anlatılan hayaller, bugün tek tek gerçeğe dönüşüyor.
**
Gelelim işin bir başka boyutuna…
Geçen cuma İstanbul Haliç Kongre Merkezi’nde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın da katılımıyla gerçekleştirilen Ziraat Bankası 5. Tarım Ekosistemi Buluşması’nda Türkiye’nin dört bir yanından seçilen sadece 30 kooperatif ürünlerini tanıtma fırsatı buldu.
İşte o stantlardan biri de Lalapaşa Kadın Emeği Girişimciler Üretim ve İşleme Kooperatifi’ne aitti.
Lalapaşa standında yalnızca kooperatifin ürünleri değil, Edirne’nin yöresel değerleri de yer aldı.
Yer fıstığı, fıstık ezmesi, badem ezmesi, Kavala kurabiyesi, pirinç, bal, lavanta ürünleri, acı biber, yöresel acı sos…
Kısacası Edirne’nin bereketi İstanbul’da sergilendi.
Aslında mesele bir stant açmak değildi.
Mesele, Türkiye’nin örnek gösterdiği kooperatifler arasında yer alabilmekti.
**
Lalapaşa Kadın Emeği Girişimciler Üretim ve İşleme Kooperatifi 2021 yılında kuruldu.
Henüz beş yıllık bir hikâye…
Ama bu kısa sürede Türkiye’deki binlerce kooperatif arasından örnek gösterilen 30 kooperatif arasına girmeyi başardı.
Demek ki bazen büyük başarılar büyük şehirlerde başlamıyor.
Bazen bir köyde…
Bir avuç kadının inancıyla…
Bir lavanta tarlasında…
Bir bal ormanında…
Ve vazgeçmeyen insanların emeğinde filizleniyor.
İşte gerçek kalkınma da tam burada başlıyor.


Siyasette fikir değiştirmek ayıp değildir.
İnsan değişebilir…
Şartlar değişebilir…
Düşünceler değişebilir…
Ama değişmeyen bir şey vardır.
Sandık.
Çünkü sandık, siyasetçinin değil, milletindir.
**
Keşan Belediye Başkanı Mehmet Özcan, tam dört dönem Cumhuriyet Halk Partisi’nin adayı olarak seçildi.
Son olarak 31 Mart 2024 seçimlerinde yine CHP’nin adayı olarak Keşan halkının karşısına çıktı.
Vatandaş da ona değil sadece…
Cumhuriyet Halk Partisi’nin programına, söylemine ve vaatlerine oy verdi.
Bugün ise aynı Mehmet Özcan, AK Parti rozeti takıyor.
İşte tartışmanın başladığı yer tam da burası.
**
Herkesin siyasi tercih değiştirme hakkı vardır.
Kimse buna itiraz edemez.
Ama seçmenin verdiği yetkiyle oturulan makam, kişisel tercihlerin üzerinde bir emanettir.
O emanet sadece belediye başkanına değil…
Ona oy veren binlerce insana aittir.
**
İşin daha dikkat çekici tarafı ise hafızalarda hâlâ canlı.
Özcan tarafından Nisan 2024’te Belediye binasına asılan dev afiş…
Yaklaşık 483 milyon liralık borç tablosu…
Elektrik borçları…
Vergi borçları…
Krediler…
Özel kalem harcamaları…
O afiş günlerce Keşan’ın gündeminden düşmemişti.
Mesaj açıktı:
“Bu tablo AK Parti döneminin eseridir.”
**
Bugün aynı belediye başkanı, eleştirdiği siyasi kadronun saflarında.
Vatandaşın kafasını karıştıran da tam olarak bu.
Dün yanlış olan bugün nasıl doğru oldu?
Eğer o afiş doğruysa…
Bugünkü tercih nasıl açıklanacak?
Eğer bugünkü tercih doğruysa…
O afiş neden asılmıştı?
**
Mehmet Özcan’ın AK Parti’den devraldığı borçlara ilişkin belediye binasına astığı dev afişten yaklaşık 2 yıl sonra geçen Mayıs ayı başlarında bu kez AK Parti Keşan İlçe Teşkilatı, Keşan Belediyesi’nin mevcut mali durumunu ve harcamalarını içeren dev bir afişi parti binasına astı.
Afişte, belediyenin toplam borcu ve özellikle Özel Kalem Müdürlüğü harcamaları kalem kalem halka ilan edildi.
31 Aralık 2025 Borç Dökümü:
Toplam Borçlar: 361.544.964, 25 TL.
2025 Tarihi İtibariyle Özel Kalem Giderleri:
Toplam Borçlar: 39.000.000, 00 TL.
Belediyece Satılan Taşınmazlar 29 adet: 430.000.000,00 TL
“Son sözümüz: 2024 yılı hizmetsizlik yılı. 2025 yılı belediye taşınmaz satış yılı olarak belediye tarihine geçmiştir.”
**
İki afiş…
İki farklı siyasi parti…
İki farklı dönem…
Ama aynı şehir.
Ve belki de en ilginç olanı…
O ilk afişi belediye binasına astıran belediye başkanının bugün ikinci afişin asıldığı partinin saflarında yer alması…
**
Bugün CHP örgütlerinin yaptığı sert açıklamalara tanık oluyoruz.
Siyasette öfke, bazen sözün dozunu artırabilir.
Ancak bütün o sert cümlelerin altında ortak bir duygu var.
Hayal kırıklığı…
Çünkü insanlar yalnızca bir belediye başkanının parti değiştirdiğini düşünmüyor.
Verdikleri oyun yön değiştirdiğini düşünüyor.
Sandığa giderken verilen sözler unutuluyor sanılıyor.
Oysa seçmen unutmuyor.
Belki de artık üzerinde düşünülmesi gereken konu budur.
Bir belediye başkanı, milletvekili ya da başka bir seçilmiş, seçildiği partiden ayrıldığında görevine devam etmeli mi?
Yoksa yeniden milletin karşısına çıkıp, “Ben artık başka bir siyasi anlayışı temsil ediyorum. Bu yetkiyi bana yeniden verir misiniz?” diye sormalı mı?
Demokrasinin ruhuna daha uygun olan hangisidir?
Çünkü rozet bir dakikada değişebilir.
Ama sandığa atılan oyun anlamı, değişmemelidir.
Ve unutulmamalıdır ki…
Siyasette en ağır borç; belediyenin kasasındaki borç değil; seçmenin güvenine yazılan borçtur.
**
Keşanlı Ali, efsanevi bir kahraman.
Adamın adına destan yazılmış.
Keşanlı Mehmet ise istifa metni yazdı…
Bakalım tarih ne yazacak?


Yıllardır aynı manzarayı izliyoruz.
Yaz geldi mi Avrupa’nın dört bir yanından yola çıkan gurbetçilerimiz kilometrelerce yolu aşıp memleketlerine kavuşmak için sınır kapılarına akın ediyor.
Kapıkule’de, Pazarkule’de, Hamzabeyli’de, İpsala’da uzun araç kuyrukları oluşuyor.
Tabi ki en hareketli yer Kapıkule…
Televizyonlar haber yapıyor, yetkililer açıklama yapıyor, sosyal medya sınır kapılarındaki yoğunluk görüntüleriyle dolup taşıyor.
Ancak bu kalabalık içinde gözden kaçan bir gerçek var.
Yüz binlerce insan Edirne’nin kapısından giriyor ama Edirne’nin içine girmiyor.
Kapıkule’den çıkan araçlar şehir merkezine yaklaşınca çevre yoluna yöneliyor, ardından TEM Otoyolu’na bağlanıp gözden kayboluyor.
Gurbetçiler Selimiye’nin gölgesinde bir çay içmeden, tarihi çarşılarda dolaşmadan, kent esnafının kapısını çalmadan yollarına devam ediyor.
**
Eskiden durum farklıydı.
Çevre yolu yoktu.
Avrupa’dan gelenler mecburen şehir içinden geçerdi.
Londra Asfaltı boyunca sıralanan işyerleri gurbetçilerin uğrak noktasıydı.
Döviz bozdurulur, alışveriş yapılır, ihtiyaçlar karşılanır, çocuklara hediyeler alınırdı.
Şehir ekonomisi bu hareketlilikten ciddi pay alırdı.
Bugün ise Edirne çoğu yolcu için uzaktan görülen bir siluetten ibaret.
**
Peki suç gurbetçide mi?
Elbette değil.
Saatlerce direksiyon başında kalan, sınır kapılarında bekleyen insanlar doğal olarak en kısa sürede memleketlerine ulaşmak istiyor.
Onlarca aracı kent trafiğinin kaldırması elbette mümkün değil…
Eğer onların bir bölümünü de olsa şehir merkezine çekmek istiyorsak bunun için cazip nedenler oluşturmak gerekiyor.
Örneğin sınır kapılarından itibaren “Edirne’ye Hoş Geldiniz” demekle yetinmeyip, kent merkezine yönlendiren dijital bilgilendirme sistemleri kurulabilir.
Gurbetçilere özel kısa süreli alışveriş ve dinlenme alanları oluşturulabilir.
Selimiye, tarihi çarşılar ve yöresel lezzetlerin tanıtıldığı çok dilli yönlendirme çalışmaları yapılabilir.
Kent merkezinde gurbetçilere yönelik indirim kampanyaları düzenlenebilir.
Avrupa plakalı araçlara belirli otopark kolaylıkları sağlanabilir.
Hatta yaz döneminde “Edirne Mola Noktası” konseptiyle alışveriş, dinlenme ve kültür turlarını bir araya getiren organizasyonlar planlanabilir.
**
Çünkü mesele sadece alışveriş değildir.
Edirne, gurbetçiler için Türkiye’nin ilk karşılaştıkları şehirlerden biridir.
İlk izlenimdir.
İlk selamdır.
İlk moladır.
Ne yazık ki bugün bu selam çoğu zaman otoyol tabelalarının arasında kaybolup gidiyor.
Belki de artık şu soruları sormanın zamanı gelmiştir:
Avrupa’dan gelen yüz binlerce insan Edirne’nin önünden geçiyorsa, biz onları şehirle buluşturmak için gerçekten yeterince çaba gösteriyor muyuz?
Yoksa her yıl olduğu gibi bu yaz da gurbetçilerin arkasından bakıp ‘Keşke şehre uğrasalardı’ demeye devam mı edeceğiz?
Sahi, gurbetçi Edirne’yi neden ıskalıyor?


Uluslararası Çevre Eğitim Vakfı’nca (FEE) 2026 Ulusal Mavi Bayrak Ödül Töreni, geçtiğimiz günlerde İzmir’in Foça ilçesinde gerçekleştirildi.
Haziran ayı ile birlikte deniz sezonu açılırken, dünyanın ender körfezlerinden biri olan Saros’un kıyılarına sahip Edirne ise yeni sezona yine mavi bayraksız plajlar ile giriyor.
Türkiye’nin Mavi Bayrak Haritası’na göre 21 il’de mavi bayraklı plaj bulunuyor.
Edirne ise Kastamonu, Giresun, Trabzon, Rize, Artvin ve Hatay ile birlikte Mavi Bayrak dalgalanmayan iller arasında yer alıyor.
Buna ilişkin haberi geçen hafta Perşembe günü, “Mavi Bayrak yerine foseptik!” başlığı ile okurlarımızla paylaştık.
Bu arada Ulaş Demiray, bundan bir gün önce “Enez Mektubu” başlıklı köşesinde aynı konuya çok yakın bir yazı kaleme aldı: Enez’de kanalizasyon sorunu nasıl çözülür?
Ayrıca yine geçen hafta Cuma günü DSİ emekli Bölge Müdür Yardımcısı Hüseyin Erkin gazetemize yaptığı “Ergene” açıklamasında da müzmin hale gelen nehirdeki kirliliğin havzaya telafisi mümkün olmayan zararlar verdiğini, Saros Körfezi’nin de korkulu rüyası haline geldiğini vurguladı.
**
Haziran geldi.
Deniz sezonu açıldı.
Türkiye’nin dört bir yanında Mavi Bayraklar göndere çekildi.
Turizm bölgeleri ödüllerle övündü.
Ülke, dünyanın en fazla Mavi Bayraklı plajına sahip üçüncü ülkesi olma başarısını bir kez daha kutladı.
Peki ya Edirne?
Yazıya girişte de altını çizdiğimiz gibi, Saros Körfezi gibi dünya ölçeğinde değere sahip bir doğal mirası bünyesinde barındıran Edirne…
**
Aslında mesele bayrak değil.
Mavi Bayrak bir sonuçtur.
Temiz suyun, düzgün altyapının, çalışan arıtmanın, çevre yönetiminin ve kamusal sorumluluğun sonucudur.
Biz ise yıllardır sonuca bakıp nedenleri konuşmuyoruz.
Enez’den gelen haberler ortada.
Bir yanda dereye karıştığı iddia edilen foseptikler…
Bir yanda yaz nüfusunu taşıyamayan arıtma tesisleri…
Bir yanda sahilde tuvalet ve duş eksikliği…
Bir yanda lagün göllerine ve Meriç Nehri’ne bırakıldığı öne sürülen atıklar…
Sonra da “Neden Mavi Bayrak alamıyoruz?” diye soruyoruz.
**
Asıl soru şu olmalı:
Mavi Bayrak’ın istediği şartların kaçını yerine getirebiliyoruz?
Çünkü denize akan her kirli su yalnızca çevre sorunu değildir.
Turizm sorunudur.
Ekonomi sorunudur.
Halk sağlığı sorunudur.
Ve geleceğe bırakılan bir faturadır.
Üstelik sorun yalnızca Enez’in kanalizasyonu da değildir.
**
Kırk yılı aşkın süredir Trakya’nın başına bela olan Ergene kirliliği hâlâ çözüm bekliyor.
Yıllardır hazırlanan raporlara, açıklanan eylem planlarına ve verilen sözlere rağmen nehir hâlâ kirli akıyor.
Bu kirliliğin Saros Körfezi için oluşturduğu risk uzmanlar tarafından tekrar tekrar dile getiriliyor.
**
İşin en düşündürücü yanı ise şu:
Türkiye’nin birçok ilinde Mavi Bayrak sayısı her yıl artarken Edirne hâlâ “olmayanlar” listesindeki yerini koruyor.
Üstelik Edirne’nin dezavantajı denize sahip olmaması değil; sahip olduğu kıyıların hak ettiği standartlara ulaştırılamaması.
Oysa elimizde sıradan bir sahil yok.
Saros Körfezi var.
Dünyanın gıpta ettiği doğal bir miras var.
Belki de artık “Bu yıl kaç turist geldi?” sorusundan önce “Bu yıl denizimize ne kadar sahip çıktık?” sorusunu sormanın zamanı gelmiştir.
Aslında mesele bir ödül kazanmak da değildir.
Mavi Bayrak alınmasa bile denizin temiz kalması gerekir.
Ancak Mavi Bayrak, bir kentin çevreye ne kadar özen gösterdiğinin uluslararası ölçekte tescillenmiş göstergesidir.
Edirne’nin açmazı da tam burada ortaya çıkıyor.
Çünkü bazı bayraklar direğe çekilerek kazanılmaz.
Önce vicdanlara çekilir.
Sonra sahillere…
Ve ancak ondan sonra göndere…


5 Haziran Dünya Çevre Günü dolayısıyla geçen Cuma pek çok etkinlik ve günün önemine ilişkin açıklamalar yapıldı.
Hudut Gazetesi olarak bunlara geniş biçimde yer vermeye çalıştık.
Bu açıklamalardan biri de Doğa ve Kültür Derneği (DOKU) Yönetim Kurulu Başkanı Göksal Çidem’e ait.
Çidem’in söz konusu açıklamasını “Istrancalar için ortak çağrı” başlığı ile paylaştık.
**
Istıranca Dağları’nın üçte ikisi Türkiye’de, üçte biri Bulgaristan’da.
Aynı yağmur yağıyor.
Aynı rüzgâr esiyor.
Aynı kuşlar göç ediyor.
Aynı orman sınır tanımadan devam ediyor.
Ama uygulamalar aynı değil.
İşte Çidem, aslında yıllardır gözümüzün önünde duran bir gerçeği yeniden hatırlatıyor.
**
Bulgaristan tarafında doğal alanların korunmasına yönelik daha sıkı bir yaklaşım sergilenirken, bizim tarafta neredeyse her yıl yeni bir maden, taş ocağı ya da enerji projesi gündeme geliyor.
İşin daha ilginç tarafı ise Avrupa Birliği tarafından yasa dışı göçü önlemek amacıyla iki ülke sınırına çekilen jiletli teller.
İnsanları durdurmak için yapılan bu bariyerler yalnızca insanları durdurmuyor.
Yaban hayvanlarını da durduruyor.
Asırlardır aynı ormanda dolaşan kurtlar, çakallar, geyikler, karacalar ve diğer canlılar artık karşı tarafa geçemiyor.
Sonra da biyolojik çeşitliliğin neden azaldığını konuşuyoruz.
**
Bir başka çelişki de kültürel yaşamda karşımıza çıkıyor.
Bulgaristan tarafındaki Istıranca köylerinde yüzlerce yıllık gelenekler yaşatılıyor.
Gayda sesleri yankılanıyor, UNESCO tarafından da tanınan ateş üzerinde yürüme ritüelleri düzenleniyor.
Bizim tarafta ise birçok noktada iş makinelerinin sesi duyuluyor.
Dinamit patlamaları, taş ocakları, maden faaliyetleri ve enerji projeleri…
**
Elbette kalkınma önemlidir.
Elbette enerjiye de ihtiyaç vardır.
Ancak insan ister istemez soruyor:
Aynı ormanın öteki tarafında sakıncalı bulunan projeler, bu tarafta neden makul görülüyor?
Aynı dağın Bulgaristan tarafındaki ağacın değeri ile Türkiye tarafındaki ağacın değeri farklı mı?
Aynı derenin öteki yakadaki suyu daha mı kıymetli?
Aynı kuş Bulgaristan semalarında uçunca korunması gereken canlı, Türkiye semalarında uçunca yatırımın önündeki engel mi oluyor?
Sorular çoğaltılabilir.
Aslında sorun da burada.
Biz çevreyi hâlâ gelecek kuşaklara bırakılacak bir emanet olarak değil, tüketildikçe yenisi bulunacak bir kaynak olarak görüyoruz.
Kaynak bitince yenisini bulabileceğimizi sanıyoruz.
**
Oysa ormanların, sulak alanların, yaban hayatının ve biyolojik çeşitliliğin yedeği yok.
Bir maden sahası kapanır.
Bir taş ocağı terk edilir.
Bir şirket gider.
Ama yok edilen ekosistem çoğu zaman geri gelmez.
Çünkü doğanın bilançosunda zarar hanesinin telafisi çoğu zaman yoktur.
**
İşin en acı tarafı ise aynı coğrafyanın iki farklı hikâye anlatması.
Bir tarafta gayda sesleri.
Diğer tarafta dinamit sesleri.
Bir tarafta doğayı gelecek kuşaklara bırakma çabası.
Diğer tarafta “şimdilik idare eder” anlayışı.
Belki de Dünya Çevre Günü’nün ardından kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor:
Sınırdaki teller gerçekten iki ülkeyi mi ayırıyor?
Yoksa doğaya bakışımızdaki fark mı çok daha büyük bir duvar örüyor?