Yazar arşivleri: BÜLENT AYAN

SAROS’DA YENİ HESAP

4 Mayıs 2026 tarihli Hudut’tan bir haber:

“Saros’a ‘mavi bayrak’ hamlesi!

Edirne Valisi Yunus Sezer, bölgede en az bir plajın mavi bayrak alması için öneride bulunurken, turizm paydaşları da destek verdi. Toplantıda Saros için mavi bayrak çalışmalarının hız kazanması konusunda fikir birliği oluştu.”

**

Derken…

14 gün sonra, yani bugünkü Hudut’ta Saros ile ilgili bir başka haber:

“Saros YEKA adayı!

Türkiye’nin ilk deniz üstü rüzgâr Yenilenebilir Enerji Kaynak Alanları (YEKA) için önemli bir gelişme yaşandı. Yatırım için belirlenen 4 alana dair Deniz Üstü Rüzgar Enerjisine Dayalı Aday YEKA İlanı, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığının resmi internet sitesinde yayınlandı. Söz konusu alanlardan biri de yaklaşık 173 kilometrekarelik bölümü dahil edilen Saros Körfezi oldu.”

**

Bir sabah uyanıyoruz…

Haritanın üzerinde kırmızı çizgiler belirivermiş.

Saros Körfezi’nin açıklarında artık yeni bir “enerji sahası” belirlenmiş.

Adı da oldukça teknik:

“Yenilenebilir Enerji Kaynak Alanı.”

Kısaca YEKA.

**

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın 13 Mayıs 2026 tarihli duyurusuna göre, Türkiye’nin deniz üstü rüzgar enerjisi hedefleri kapsamında Saros Körfezi de aday alan ilan edildi.

Şimdilik aday yani!

Yaklaşık 173 kilometrekarelik bir deniz alanından söz ediliyor.

Şimdi bölge insanı doğal olarak soruyor:

“Bu ne demek?”

“Denizin ortasına ne yapılacak?”

“Balıkçılık bitecek mi?”

“Turizm etkilenir mi?”

“Yoksa bu gerçekten temiz enerji adına önemli bir adım mı?”

Aslında mesele tam da burada başlıyor.

Çünkü bu konu yalnızca enerji meselesi değil.

Aynı zamanda yaşam alanı meselesi.

**

Bugün Avrupa’nın birçok ülkesinde deniz üstü rüzgar santralleri kuruluyor.

Dev türbinler denizin ortasına yerleştiriliyor.

Rüzgârdan elektrik üretiliyor.

Kağıt üzerinde kulağa oldukça modern geliyor.

Karbon salımı azalıyor.

Fosil yakıta bağımlılık düşüyor.

Enerji ithalatı azalıyor.

Yani Ankara’dan bakınca tablo oldukça parlak.

Ama Saros’a kıyısı olan bir köy kahvesinden ya da  yazlıklardan bakınca tablo o kadar parlak görünmüyor.

Çünkü Saros Körfezi sıradan bir deniz parçası değil.

Yıllardır temizliğiyle övünülen, dalış turizmiyle öne çıkan, balıkçılığıyla geçim sağlanan, yazın nüfusu katlanan bir bölge.

Şimdi insanlar haklı olarak şunu merak ediyor:

“Bu türbinler tam olarak nereye kurulacak?”

“Kıyıdan görünecek mi?”

“Deniz yaşamına etkisi ne olacak?”

“Balık göç yolları değişecek mi?”

“Dip yapısı zarar görecek mi?”

Henüz ortada net cevaplar yok.

Çünkü bakanlığın açıklamasında yalnızca “aday alan” deniliyor.

Yani süreç yeni başlıyor.

**

İşte tam da bu yüzden şimdi konuşmak gerekiyor.

İş işten geçtikten sonra değil.

Türkiye’de genellikle büyük projelerin ortak bir kaderi var.

Önce “yatırım” deniliyor.

Sonra “milli mesele” deniliyor.

Ardından yöre halkına yeterince anlatılmadan süreç ilerliyor.

İnsanlar soru sorunca da bir anda “yatırım karşıtı” ilan ediliyor.

Oysa mesele karşı çıkmak değil.

Mesele bilmek…

**

“Mavi Bayrak” derken!

TIRTILLAR

Aşağıdaki “Birlikten kuvvet doğar” başlıklı kısa yazı ile iki adet tırtıl görseli değerli gazeteci kardeşim Nadir Alp’ten geldi…

**

“Birlikten kuvvet doğar

Tabiat iyi bir gözlemciyseniz insanı sakinleştirir, bugüne kadar bakıp da göremediklerinizi görmenizi sağlar. Deve kervanı misali uç uca eklenen tırtılların yol kat edişleri görmeye değer. Öndeki lider tırtıl arkasına eklenen tırtılları ileri hamle yaparak gitmek istedikleri yöne sürüklerken en arkadaki de itekleyerek grubun rahat yol almasını sağlıyor. Bir anlamda, ‘birlikten kuvvet doğar, bir elin nesi var iki elin sesi var’ misali…”

**

Nadir Alp’in bu manzara karşısında çok etkilendiği belli… Ben de öyle…

Evet, birlikten kuvvet doğar… Ama nasıl?

Çoğu zaman yanından geçip gittiğimiz, “sıradan” dediğimiz ayrıntılar aslında hayatın en net fotoğraflarını sunar. Tıpkı burada olduğu gibi…

Toprağın üzerinde, adeta bir deve kervanı misali dizilmiş tırtıllar… Uç uca eklenmiş, birbirine temas ederek ilerleyen bir canlı zinciri…

**

İlk bakışta basit bir doğa olayı gibi görünüyor. Oysa biraz durup izleyince, insanın kendine dönüp bakmaması mümkün değil.

Öndeki tırtıl yolu açıyor… Yön belirliyor… Risk alıyor…

Arkadakiler ise onu takip ediyor. Ama bu, körü körüne bir bağlılık değil…

En arkadaki tırtıl da boş durmuyor; görünmeyen bir güç gibi iterek grubun hareketini tamamlıyor.

Yani bu yürüyüşte ne sadece lider var… Ne de sadece takip edenler… Her biri zincirin vazgeçilmez bir halkası…

**

İşte tam da burada doğa, en eski gerçeği yeniden fısıldıyor: “Birlikten kuvvet doğar.”

Ama belki de unuttuğumuz kısım şu: Birlik, sadece yan yana durmak değildir.

Birlik; aynı hedefe doğru, birbirinin yükünü alarak yürüyebilmektir.

**

Bugün insan ilişkilerine baktığımızda çoğu zaman bu zincirin koptuğunu görüyoruz.

Herkes önde olmak istiyor… Ama kimse arkadan iten olmak istemiyor.

Herkes yön vermek derdinde… Ama kimse yolu paylaşma niyetinde değil.

Oysa doğa çok daha sade bir şey söylüyor: Ne öndeki tek başına ilerleyebilir…

Ne de arkadaki tek başına yol alabilir… Hayat da biraz böyle değil mi?

**

Bir toplum… Bir şehir… Hatta bir aile…

Eğer herkes sadece kendi adımını düşünürse ortaya yürüyüş değil, dağılma çıkar.

Ama biri yolu açarken diğeri destek olursa, işte o zaman mesafe kat edilir.

Belki de bu yüzden atalar boşuna dememiş: “Bir elin nesi var, iki elin sesi var.”

Toprağın üstünde ağır ağır ilerleyen o küçücük tırtıllar aslında bize çok büyük bir şeyi hatırlatıyor: Güç, tek başına olmakta değil; birlikte hareket edebilmekte saklı…

Ve belki de en önemlisi…

Bazen lider olmak kadar, arkadan iten olmak da bir o kadar kıymetli…

**

Birlik olmayınca kuvvet doğmayacağına daha dün bir kez daha tanık olduk.

İşte Edirnespor’un başına gelenler…

Sarı-Kırmızılı kulüp, 2020 yılında yükseldiği 3. Lig’e veda ederek Amatör Lig’e düştü.

Toprağın üstünde birbirine tutunarak ilerleyen o küçücük tırtılların başarabildiğini, koskoca insanlar bazen başaramıyor…

Çünkü ne yolu birlikte yürümek isteyen vardı… Ne omuz veren… Ne de arkadan iten…

Oysa bazen bir kulübü ayakta tutan şey para değil; aynı hedefe bakabilen insanların omuz omuza durabilmesidir.

Tırtıllar bile birlikte yürümeyi biliyor…

İnsanlar ise çoğu zaman birbirinin ayağına basarak ilerlemeye çalışıyor…

BENTONİT OCAĞI

Edirne’nin Enez ilçesine bağlı Hasköy, Şehitler ve Işıklı köylerinde kurulması planlanan bentonit ocağı projesine karşı bölge halkı geçtiğimiz hafta sadece üç gün içinde 310’u aşkın itiraz dilekçesi toplayarak Edirne Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği İl Müdürlüğü’ne teslim etti.

Şehitler Köyü Muhtarı Adem Dağlı tarafından üst yazıyla sunulan dilekçelerde, projenin hem çevresel hem de sosyo-ekonomik açıdan ciddi riskler barındırdığına dikkat çekildi.

Üç köyde yaşayan insanlar üç gün içinde 310 dilekçe topluyorsa, ortada “küçük bir yatırım” değil, “büyük bir dert var” demektir.

Hani bazen projeler anlatılır ya… “Çevreye duyarlı”, “Bölgeye katkı sağlayacak”, “İstihdam yaratacak”…

Bu bentonit işi de kâğıt üzerinde öyle görünüyor olmalı.

Ama köylü kâğıda değil, toprağa bakıyor.

Çünkü o toprak, lafla değil, alın teriyle işleniyor.

Proje Tanıtım Dosyası hazırlanmış.

İçinde her şey var gibi…

Ama aslında en önemli şey yok: Gerçek hayat.

Mesela diyor ki dosya; sorun yok.

Köylü diyor ki; suyum kirlenir.

Dosya diyor ki; etki sınırlı.

Köylü diyor ki; tarım biter.

Dosya diyor ki; bilimsel.

Köylü diyor ki; gel bir de burada yaşa!

İtiraz dilekçelerine bakıyorsunuz…

Tozdan, gürültüden, kamyon trafiğinden bahsediliyor.

Ama asıl mesele bunlar değil.

Asıl mesele şu:

Bu köylerde insanlar tarım ve hayvancılıktan başka ne yapacak?

Altmıştan fazla ailenin tarım arazilerinin tarımsal vasıflarını kaybedeceğinden söz ediliyor.

Bir de “proje katkı sağlayacak” deniyor.

Kime?

**

Bir başka detay daha var, o da pek “küçük” değil:

Proje alanı doğal sit, orman, koruma alanı…

Ama nedense dosyada bu alanlar biraz “hafifletilmiş”.

Orman az, risk küçük, etki sınırlı…

Kâğıt üstünde doğa da inceliyor anlaşılan.

Kuşlar bile hesaba katılmamış.

Oysa bölge göç yolu üzerinde.

Yani sadece insanlar değil, kuşlar da “itiraz edebilseydi”, dilekçe sayısı uçar giderdi.

Anayasa’nın 56. maddesi hatırlatılıyor:

“Herkes sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir.”

Güzel madde.

Okuması kolay.

Uygulaması biraz zor anlaşılan.

Köylünün talebi net:

Ya bu dosya bu haliyle iptal edilsin,

Ya da “ÇED Gereklidir” denilsin ve iş ciddiye binsin.

Aslında çok şey istemiyorlar.

Sadece şunu soruyorlar:

“Biz burada yaşamaya devam edebilecek miyiz?”

Üç günde 310 dilekçe…

Bu rakamı küçümsemek kolay.

Ama o 310 imzanın her biri bir kaygı, bir korku, bir gelecek meselesi.

Ve bazen en doğru raporu, en kalın dosyalar değil, en hızlı toplanan imzalar verir.

YILAN BALIĞI

Meslek büyüğümüz, duruşuyla “adam gibi adam” Feyzullah Aktan’ı 13 Nisan 2026 Pazartesi günü Keşan’da toprağa verdik.

Bugünden iki hafta önce…

Zaman böyle akıp geçiveriyor…

Yerel basının duayen isimlerinden biri olarak, Önder Gazetesi’ni yarım asırdan fazla ayakta tutmayı başardı.

TEMA Vakfı’nca “Örnek Kıdemli Vatandaş” ödülüne layık görüldü.

Ender bir kişilikti…

Işıklar içinde uyusun…

Onun gibi isimler, bu toprakların hafızasını taşıyordu…

Tıpkı şimdi anlatacağım Enez hikâyesi gibi…

**

Cenaze töreninde, Hersekzade Ahmet Paşa Camii avlusunda Ulaş Demiray ile karşılaştık.

Onu, gazetemizdeki “Enez Mektubu” köşesinden anımsarsınız…

Sohbetimiz, ister istemez eski günlere uzandı.

Dostluğumuz, Enez’in efsane Belediye Başkanı Şevket Kurt dönemine kadar dayanıyor.

Başkan Kurt…

1972’de kurulan Enez Balıkçılık Kooperatifi’nin başına 1977’de geçti ve ilçenin ekonomik kaderini değiştiren adımlar attı.

Göllerin kiralama süresini 3 yıldan 11 yıla çıkardı.

1–2 ton olan yılan balığı üretimi, 35–40 tona fırladı.

Bu sadece bir artış değildi…

Enez’in kaderinin değişmesiydi.

Kooperatif büyüdü; 120 aktif ortak, 15’e yakın çalışan…

Balıkçı kazandı, esnaf kazandı…

Enez kazandı.

Her yıl kurulup vakitsiz patlayan dalyan sorununu, DSİ ile kurduğu ilişkiler sayesinde çözdü.

1600 metre uzunluğunda bir kanal açtırıldı.

İlk yıl, dalyanda yakalanan levrek, kefal ve yılan balığı 20–30 tona ulaştı.

Bu bir rekordu… ve yıllarca sürdü.

TRT’de, Milliyet’te defalarca haberini yaptım…

**

Gala Gölü ayağı da o dönemlerde balıkçının istediği şekilde temizletildi.

Üretim arttı, bölge nefes aldı.

Peki ya bugün?

Konuyu, çok değerli dostum, DSİ Emekli Bölge Müdür Yardımcısı Hüseyin Erkin’e açtım.

Anlattıkları, bir gerçeğin soğuk yüzüydü:

“Meriç Nehri Enez Deltası lagün gölleriyle dünyanın en önemli sulak alanlarından biridir. Gala Gölü ve Dalyan Gölleri önemli bir ekosistem oluşturur.

Bizim dönemimizde Gala Gölü’nü Dalyan Gölleri’ne bağlayan kanal yapılmıştı. Bu döngü özellikle yılan balığı için hayatiydi.

1970’li yıllarda Enez, balıkçılıkla anılır hale gelmişti. Balık üretimi artmış, ihracat yapılır olmuştu.

Ancak zamanla bu ivme kaybedildi…

Yanlış çeltik tarımı Gala ve Dalyan göllerini kirletti.

Ergene Nehri’ndeki kirlilik de Meriç Deltası’nı ve Saros Körfezi’ni tehdit eder hale geldi.”

Gala’nın bugünkü durumu…

Maalesef böyle…

**

Ulaş Demiray ile sohbetimiz sürerken yanımıza Keşanlı gazeteci kardeşim Ömer Çakıcı geldi.

Kendisi Enez’in Küçükevren Köyü’nden…

Biz yılan balığını konuşurken söze girdi:

“Yemeğe bile bulamıyoruz!”

Oysa bir zamanlar ihraç ediliyordu…

Enez’in zenginliğiydi…

Şimdi?

Yılan balığı yok olmadı belki…

Ama Enez’de artık bir hatıraya dönüştü.

Yılan balığı…

Yalan oldu!

DOLU–BOŞ!

Dolu…

Üreticilerin korkulu rüyası…

Özellikle Nisan, Mayıs, Haziran ve Temmuz aylarında en sık görülen doğa olayı…

Süloğlu ilçesinde 10 Nisan’da öğle saatlerinde başlayan ve yaklaşık 20 dakika süren dolu yağışıyla birlikte ilçe merkezi adeta beyaz örtüyle kaplandı…

Bereket, ekili alanlarda herhangi bir olumsuzluk yaşanmadı…

Meslek yaşamım boyunca sayısız dolu olayına tanık oldum.

Ama bir tanesi var ki, 20 yıl olmuştur diyebilirim…

Babaeski ilçesinde festivalin yapıldığı alanda park halindeki onlarca aracın kaporta ve camları, ceviz büyüklüğündeki dolu nedeniyle büyük hasar görmüştü.

Hani “pert” desem yeridir!

Herkes şaşkına döndü.

**

İlkbaharla birlikte Bulgar medyasındaki haberlere göre komşu ülke, 15 Nisan itibarıyla doluya karşı “roketli savunma sezonu”nu başlattı.

Evet, yanlış okumadınız: Roketli.

Tarım ve gıda üretimini tehdit eden doluya karşı geliştirilen bu sistem; Pazarcik’ten Filibe’ye, Stara Zagora’dan Vidin’e kadar uzanan geniş bir coğrafyada yaklaşık 22 milyon dekarlık tarım arazisini korumayı hedefliyor.

Peki sistem nasıl çalışıyor?

Bulutların içine gümüş iyodür gibi maddeler taşıyan roketler fırlatılıyor.

Amaç, dolu tanelerinin büyümesini engellemek ya da etkisini azaltmak.

Yani gökten düşecek felaket, daha yere ulaşmadan “yumuşatılmaya” çalışılıyor.

Üstelik bu sistem yıllardır uygulanıyor ve ciddi ürün kayıplarının önüne geçildiği belirtiliyor.

**

Şimdi dönüp kendimize bakalım.

Türkiye’de dolu yağışı olduğunda ne yapıyoruz?

Çiftçi kaderine bakıyor.

Sigortası varsa hasar tespiti bekliyor.

Yoksa “Allah beterinden saklasın” deyip sezona veda ediyor.

**

Oysa dünyada bu iş sadece Bulgaristan’ın aklına gelmiş değil.

Fransa’da üzüm bağlarını korumak için dolu topları ve bulut tohumlama yöntemleri yıllardır kullanılıyor.

İtalya’da özellikle kuzey bölgelerinde çiftçiler, kendi kooperatifleri aracılığıyla dolu savunma sistemleri kuruyor.

Amerika Birleşik Devletleri’nde bazı eyaletlerde uçaklarla yapılan bulut tohumlama uygulamaları mevcut.

Çin ise bu işin belki de en ileri örneğini sunuyor; binlerce roket ve top sistemiyle aktif hava müdahalesi yapıyor.

Yani mesele yeni değil.

Mesele, bu yöntemleri ciddiye almak.

**

Edirne’den bakalım…

Trakya’da dolu yağışı demek; ayçiçeğinde, buğdayda, bağda bir yıllık emeğin birkaç dakika içinde yok olması demek.

Hele ki iklim değişikliğiyle birlikte aşırı hava olaylarının arttığı bir dönemde, “nasip” diyerek kenara çekilmek artık bir tercih değil, bir ihmaldir.

Peki biz ne yapabiliriz?

Öncelikle kabul edelim:

Dolu artık sadece bir ‘doğal afet’ değil, aynı zamanda yönetilebilir bir risktir.

Trakya’da pilot bölgeler seçilerek dolu savunma sistemleri kurulabilir.

Tarım ve Orman Bakanlığı koordinasyonunda üniversiteler ve meteoroloji birimleriyle ortak projeler geliştirilebilir.

Kooperatifler aracılığıyla çiftçinin sürece katılımı sağlanabilir.

Ve en önemlisi, “olmaz” demekten vazgeçilebilir.

Komşu roket atıyor, biz hâlâ dua ediyoruz.

Elbette dua edelim.

Ama tedbir de alalım.

Çünkü gökten ne yağacağı belli olmaz…

Dolunun yere düşmeden neye dönüşeceği biraz da insanların elinde.

Gerisi boş!

BUDAMA

Edirne Kent Konseyi’nin geçtiğimiz günlerde düzenlediği “Edirne’de Peyzaj Uygulamaları” panelinde akademisyenler konuştu, belediye anlattı…

Biri “işin doğrusu bu” dedi, diğeri “biz zaten öyle yapıyoruz” diye yanıtladı.

Peki, Edirneli ikna oldu mu?

Tartışılır.

**

Trakya Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Peyzaj Mimarlığı Bölüm Başkanı ve T.Ü. Çevre Sorunları Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdürü Doç. Dr. Beste Karakaya Aytin net konuştu:

“Ağaç dikmek yetmez, doğru planlamak gerekir.”

Yani mesele yol kenarına fidan sıkıştırmak değil…

Kenti baştan sona bağlayan bir yeşil sistem kurmak.

Kısa vadeli değil, en az 20 yıllık bir akıl…

Şimdi soru şu:

Edirne’de yapılanlar gerçekten böyle bir planın ürünü mü?

Yoksa “dik gitsin” anlayışının biraz daha makyajlanmış hâli mi?

**

Trakya Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Peyzaj Mimarlığı Bölüm Başkanı ve T.Ü. Çevre Sorunları Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdürü Doç. Dr. Sergun Dayan açık açık söyledi:

Meyve ağaçları şehir içinde sorun…

Fazla su isteyen türler yanlış…

Dar kaldırımlara ağaç dikmek ise doğrudan hata…

Panelin en can alıcı noktası ise şu cümlede özetlendi:

“Her ağaç her yere dikilmez.”

Yani yıllardır gözümüzün önünde yapılan bazı uygulamalar bilimsel olarak pek de savunulabilir değil.

**

Gelelim meselenin en tartışmalı kısmına:

Budama…

Edirne Belediyesi Park ve Bahçeler Müdürü Pınar Kırımlı Tabak diyor ki:

“Estetik değil, güvenlik.”

Fırtına riski var…

Ağaç dışarıdan sağlıklı görünür ama içten çürümüş olabilir…

Bu yüzden sert budama gerekli…

Kâğıt üzerinde mantıklı.

Ama sahaya indiğinizde manzara biraz daha farklı.

Sonuç olarak panel, Edirne’deki tartışmayı bitirmedi; aksine daha görünür hâle getirdi.

Edirne’de mesele ağaç dikmek değil…

Doğru ağacı, doğru yere, doğru yöntemle dikmek ve en önemlisi o ağacı doğru şekilde yaşatmak.

Gölge büyüyor ama tartışma da onunla birlikte büyümeye devam ediyor.

**

Söğütlük Orman Parkı Millet Bahçesi’ne yürüyüşe giden bir vatandaşın çekip geçen hafta Haber Merkezimize gönderdiği fotoğraflar görenlere “Kaskınızı takmadan gitmeyin” dedirtecek cinsten.

Dallar kırılmış…

Kopmuş…

Ama yere düşmemiş.

Ağaçta asılı duruyor.

Altından insanlar geçiyor.

Çocuklar, bebek arabaları, yaşlılar…

Ve hemen yanında bir tabela:

“Dikkat, ağaç dalları düşebilir.”

**

Bu tabela beni alıp taa Kastamonu’ya kadar götürdü.

“Daş düşebülü, ayu çıkabülü” (Taş düşebilir, ayı çıkabilir) tabelası, Kastamonu’nun ormanlık ve dağlık bölgelerinde yer aldığı rivayet edilen mizahi bir uyarı levhasıdır.

Meşhur tabela, bölgenin yaban hayatının yoğunluğuna ve dağlık yapısına mizahi bir atıftır.

Edirne’deki de ondan farksız…

Yoksa izahı var; mizahı yok!

Yani, iş ciddi…

Trakya ağzıyla:

“Abe dal düşebilir beyaa!”

TENCERE

Seçim lafı bir düştü mü memleketin ortasına…

Bilin ki mutfakta bir şeyler ters gidiyordur.

Baskın, ara, erken, zamanında…

Adı ne olursa olsun, seçim tartışması yeniden ülkenin gündeminde.

Bu kez fitili ateşleyen CHP lideri Özgür Özel oldu.

Ara seçim çağrısı…

Kimi “siyasi hamle” dedi, kimi “nabız yoklama”…

**

Adalet Partisi’nden İlhami Ertem 4 Nisan 1978’de vefat edince Edirne’nin vekil sayısı 3’e düştü.

Bundan tam 47 yıl önceydi…

Edirne dahil Konya, Manisa, Muğla ve Aydın olmak üzere 5 ilde, 14 Ekim 1979’da ara seçim kararı alındı.

İki yıl önce, yani 1977 seçimlerinde oy patlaması yapan Ecevit iktidarda…

Ülke 70 cente muhtaçken başa geçmişti.

Sandığa gidilen o günlerin manzarası neydi?

Mazot yokluğundan otobüsler kalkmıyor…

Yağ yok…

Tüp yok…

Kuyruk var…

Karaborsa var…

Ve en önemlisi:

Geçim derdi var!

Aradan geçen bunca yılın ardından gerçekten değişen ne?

**

Bugün?

Etiketler değişti, sıkıntı aynı kaldı.

Raflar dolu ama cepler boş…

Kuyruk yok belki…

Ama herkes görünmez bir kuyruğun içinde: Geçim kuyruğu.

O gün “yağ kuyruğu” vardı, bugün “fiyat kuyruğu”…

Değişen sadece şekil.

**

1979’da sandık kuruldu.

Seçim öncesi…

O yıllarda partiler mitinglerini Selimiye Meydanı’nda gerçekleştiriyordu.

Edirne’ye ilk gelen ana muhalefet partisi Adalet Partisi’nin Genel Başkanı Süleyman Demirel oldu.

Tarih, 17 Eylül 1979.

Meydan hıncahınç dolu.

Demirel’e büyük moral…

Demirel’den 6 gün sonra, 23 Eylül 1979’da bu kez Selimiye Meydanı’nı CHP Genel Başkanı ve Başbakan Bülent Ecevit doldurdu.

Onda da meydan hıncahınç dolu.

Ecevit’e de büyük moral.

Peki sonuç?

**

Ve seçim günü geldi çattı:

Sandıklar açılınca Adalet Partisi’nde oy patlaması, CHP’de ise şok yaşandı…

Kırat 5’te 5 yaptı.

Seçim sonuçları iktidarı öyle bir sarstı ki, hemen ardından 42. Hükümet düştü, Bülent Ecevit başbakanlıktan oldu.

Süleyman Demirel’in o meşhur sözü bir kez daha doğrulandı:

“Tencere her hükümeti sallar!”

Ve o tencere, sadece mutfakta değil, sandıkta da kaynadı.

**

Bugün Özgür Özel’in çıkışıyla yeniden bir ara seçim ihtimali konuşuluyor.

Gerçekleşir mi?

Ama tartışma sürüyor.

Ve daha önemlisi:

Ekonomi yine başrolde.

**

Şimdi soru şu:

1979’da olduğu gibi…

Tencere yine sandığı etkiler mi?

Yoksa bu kez tencere kaynar… ama sandık susar mı?

FUTBOL – SALON SPORLARI

Hudut Gazetesi’nin arşivini karıştırıyorum…

Tarih: 6 Mayıs 2025.

Edirne’nin olimpiyatlarda yarışan ilk kadın sporcusu, dünya şampiyonu judocu İlknur Kobaş Tepe, İl Genel Meclisi’nde konuşuyor.

Söyledikleri basit ama sarsıcı: Salon sporlarına destek yok.

Daha da önemlisi…

Başarılı sporcuya bile destek yok.

Uluslararası arenada derece yapan sporcuların dahi federasyonlardan yeterli desteği alamadığını söylüyor.

Ama asıl dikkat çektiği yer başka:

Edirne’de spora ayrılan kaynakların neredeyse tek bir alana yönelmesi…

Futbol.

Ve ardından soruyor:

“Edirne’mizden kaç tane üst düzey sporcu çıktı? Üst liglerde kaç futbolcumuz var?”

Sahi, kaç tane var?

**

Bir tarafta minderin üstünde, tatamide, parkede ter döken çocuklar…

Diğer tarafta milyonların konuşulduğu futbol kulüpleri.

Edirne’de denge çoktan bozulmuş durumda.

Yıllardır aynı refleks:

“Edirnespor’u ayağa kaldıralım.”

Peki sonuç?

18 yıl aradan sonra çıkılan lig…

Ve şimdi, 6 yıl sonra yeniden amatör lige dönüş.

Küme düşmesi haftalar öncesinden kesinleşmiş bir tablo.

Onca para, onca umut, onca zaman uçup gidiyor.

**

İşin daha çarpıcı tarafı şu: Aynı kaynaklarla kaç sporcu yetiştirilebilirdi?

Kaç genç hayatını değiştirebilirdi?

Bir sporcunun uluslararası başarı elde etmesi için gereken destek, çoğu zaman bir futbolcunun yıllık maliyetinin bile altında.

Ama biz ne yapıyoruz?

Bir kişiye değil…

Bir sisteme değil…

Bir alışkanlığa yatırım yapıyoruz.

Adı: Futbol.

**

Oysa mesele sadece Edirne değil.

Türkiye’nin birçok şehrinde aynı hikâye yazılıyor.

Salon sporları; basketbol, voleybol, judo, güreş, masa tenisi…

Hepsi “kendi yağında kavrulmaya” bırakılıyor.

Sonra da çıkıp diyoruz ki: Neden dünya çapında sporcu çıkaramıyoruz?

Çünkü aramıyoruz.

Çünkü desteklemiyoruz.

Çünkü görmek istemiyoruz.

**

İlknur Kobaş Tepe’nin sözleri aslında bir serzeniş değil…

Bir tespit.

Hatta bir uyarı.

Diyor ki: Aynı parayla bir sporcunun hayatı değişir.

Bu cümle basit değil.

Bu cümle, bir şehrin spor politikasını sorgulatır.

**

Şimdi soralım: Edirne bir spor kenti mi?

Yoksa futbol hayaline yatırım yapan bir şehir mi?

Bir gencin kaderi neden sadece topa vurmasına bağlı olsun?

Minderde kazanan, raketiyle yükselen, potaya basan, filesiyle parlayan çocuklar neden görünmez?

**

Belki de artık şu soruyu sormanın zamanı geldi:

İnadına futbol mu?

Yoksa gerçekten spor mu?

**

Çözüm mü?

Zor değil aslında…

Yerel yönetimler kaynakları çeşitlendirecek.

Esnaf ve sanayi tek bir kulübe değil, farklı branşlara destek olacak.

Okullar salon sporlarına yönlendirecek.

Ve en önemlisi…

Başaran sporcu yalnız bırakılmayacak.

**

Edirne’nin önünde iki yol var:

Ya bir topun peşinden koşmaya devam edecek…

Ya da bir sporcunun hayatını değiştirmeye karar verecek.

Tercih bizim!

ORDUEVİ

Orduevi binası depreme dayanıksız olduğu gerekçesiyle yıkıldı.

Şimdi yerinde yeller esiyor.

Söz konusu bina, yaklaşık yarım asır önce “ben yaptım oldu” anlayışıyla kentin en müstesna yerlerinden birine inşa edildi.

Bunun için 1914 yılına kadar Küçük Zabit Okulu, ardından 1968’e kadar da Kurtuluş İlkokulu olarak eğitim veren tarihi binaya yazık oldu!

Binlerce öğrenci yetiştiren bu köklü okul o günden bu yana Sarıcapaşa Mahallesi’nde hizmet veriyor.

**

Peki, yıkılan Orduevi binasının yeri nasıl düzenlenecek?

Vali Yunus Sezer, bir buluşmada gazetecilere halka açık bir tesis olacağını, bir bölümünün otopark olarak düzenlenebileceğini söyledi.

Henüz net bir şey yok.

Buna ilişkin farklı görüşler ileri sürülüyor.

Örneğin, Zafer Partisi Edirne İl Başkanı Serkan Konak, yıkılan orduevinin yerine, kentin tarihî ve kültürel kimliğini yansıtan bir hafıza alanı oluşturulması, merkezinde de Talat Paşa heykelinin yer alması önerisinde bulundu…

Konu, Edirne Kent Konseyi Genel Kurulu’nda gündeme alındı.

Kent Konseyi’nin otopark önerisine hiç de sıcak bakmadığını anlıyoruz.

Başkan Özer Demir, binanın yıkılmasının sadece bulunduğu parselin değil o bölgenin tarihi dokuya uygun, kentlileri de sürece katarak, Tarih Kenti Edirne’ye yakışır şekilde planlanması için fırsat olduğunu söyledi.

**

Edirne’nin bazı yerleri vardır; yanından geçersiniz ama aslında içinden tarih geçer, siz fark etmezsiniz.

Mesela, Tophane Bayırı…

Bugün bir yokuş, bir mahalle, belki çoğumuz için sadece bir yol.

Ama bir zamanlar bu şehirde demir erirdi, top dökülürdü.

Sadece metal değil, imparatorluğun gücü şekil alırdı o ateşin içinde.

İstanbul’un fethine giden topların nefesi, bu şehrin bağrından çıkardı.

Şimdi o bayırdan çıkan ne?

En fazla bir egzoz dumanı.

Biraz aşağı inin, işte tam orası Orduevi binası…

**

Tophane Bayırı, Edirne’nin en eski yerleşim ve askeri üretim alanlarından biri olarak biliniyor.

Osmanlı döneminde “top dökümhanelerinin bulunduğu alan” olarak öne çıkıyor.

Özellikle Edirneli Fatih Sultan Mehmet döneminde, İstanbul’un fethinde kullanılan şahi topların  döküldüğü yerlerden biri olarak anılıyor.

Bu nedenle sadece bir coğrafi nokta değil, aynı zamanda Osmanlı askeri sanayisinin kritik merkezlerinden biri kabul ediliyor.

İşte, günümüzde yapılan “İstanbul’un Fethi Edirne’den Başlar”  temsili yürüyüş ve etkinlikler de bu tarihsel hafızayı canlı tutmaya yönelik olarak öne çıkıyor.

**

Fatih Sultan Mehmet’in at üzerinde fethe gidişini tasvir eden heykel ve Şahi topları, düzenleme çalışmaları kapsamında Ekim 2021’de Selimiye Cami meydanından kaldırıldı..

Şimdi bir depoda bekletiliyor.

Tophane Bayırı, Orduevi kesiminden başlayarak Kıyık’a doğru uzuyor.

Kent Konseyi’nin de altını çizdiği gibi Orduevi binasının yıkıldığı alanın boşalması Tarih Kenti Edirne’ye yakışır şekilde planlanması için fırsat.

Yüzü İstanbul’a dönük Fatih, atı ve topları ile bu alanda konuşlansa…

Hemşehrileriyle aynı yerde buluşsa…

Tophane Bayırı’ndan başlayan temsili yürüyüş burada noktalansa…

Nokta!

.

BAYRAM GELMİŞ NEYİME!

Ramazan Bayramı’nı 20-22 Mart tarihleri arasında kutlayacağız.

Yani bugün itibariyle bayram haftasına girmiş bulunuyoruz.

Yerel gazeteler Pazar günlerinin yanı sıra dini bayramlarda da çıkmıyor.

Bundan dolayı 20 Mart Cuma’dan itibaren 3 gün çıkmayacağız, 23 Mart Pazartesi günü yeniden okurlarımızla buluşacağız…

Bayramınızı bugünden kutlamak istiyoruz…

**

Evet, bayram yaklaşıyor.

Çarşıda bayram telaşı var.

Saraçlar Caddesi kalabalık…

Vitrinlerde bayramlıklar, tezgâhlarda şekerler, lokumlar…

Ama herkes için bayram aynı gelmiyor.

**

Bir emekli düşünün.

Her ay hesabına yatan 20 bin lira ile hayatını sürdürmeye çalışan bir emekli.

Ayın başında maaş yatar.

Bir gün geçer… iki gün geçer…

Sonra kira kapıyı çalar.

Ardından elektrik faturası…

Su…

Doğalgaz…

Bir de mutfak var.

En acımasızı o zaten.

Market raflarının önünde durur, etiketlere bakar.

Sepete koyacağı peynirin gramını bile düşünür.

**

Bir zamanlar bayramdan önce torunlarına bayramlık alan, evine misafir hazırlığı yapan adam şimdi pazar torbasını nasıl dolduracağını hesaplıyor.

Tatil mi?

Onu çoktan hayatından çıkardı.

Deniz kenarı, otel, yolculuk…

Bunlar artık televizyon görüntüsü gibi.

**

Ama bayram başka.

Çünkü bayramın bir de torun tarafı var.

Kapı çalınacak.

“Dedeciğim bayramın kutlu olsun” diyecek küçük bir ses.

Belki bir gün önce Saraçlar’dan geçerken torunu için küçük bir şey bakacak vitrinlere.

Sonra o küçük el uzanacak.

Çocuklar bilir…

Bayramda dedeler, nineler o ele harçlık bırakır.

İşte o an emeklinin içi biraz burkulur.

Eskiden cüzdanından gönül rahatlığıyla çıkan paranın yerinde şimdi uzun hesaplar vardır.

**

Bir de bayram ikramiyesi vardı.

Belki biraz nefes aldırır diye beklenen…

Cumhurbaşkanı Erdoğan partisinin grup toplantısında emekliye müjdeden söz edince herkes pür dikkat kesildi.

Ama ne var ki o da bu yıl yine 4 bin lira.

Bugünün pazarında bir torbayı bile doldurmayan bir para.

Emekli yine hesap yapar.

Toruna ne kadar versem…

Ay sonunu nasıl getirsem…

Sonra torunun avucuna bir harçlık sıkıştırır.

Gülümser.

Ama içinden geçen cümleyi kimse duymaz:

“Bayram gelmiş… neyime!”