
17 Ağustos 2026 Pazartesi


Edirne Japonya’da…
Hudut Gazetesi, 12 Ağustos Çarşamba günü bu manşetle okurlarıyla buluştu…
**
Bazen bir fotoğraf, yüzlerce tanıtım broşüründen daha fazlasını anlatır.
Hele o fotoğraf, Edirne’den binlerce kilometre uzakta, Japonya’nın başkenti Tokyo’da sergileniyorsa…
Dumlupınar Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Çizgi Film ve Animasyon Bölüm Başkanı Prof. Dr. Hami Onur Bingöl’ün “Edirne-2” isimli fotoğraf sergisinin 14-27 Ağustos tarihleri arasında Tokyo’da sanatseverlerle buluşması, doğrusu beni oldukça heyecanlandırdı.
Çünkü bu sergi, sadece bir fotoğraf sergisi değil.
Edirne’nin tarihini, kültürünü, mimarisini ve kent belleğini Japonya’ya taşıyan önemli bir tanıtım fırsatı.
Üstelik sergi, T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, T.C. Tokyo Büyükelçiliği ve Tokyo Kültür ve Tanıtma Müşavirliği’nin destekleriyle gerçekleştiriliyor.
40 fotoğraftan oluşan “Edirne-2”, Prof. Dr. Bingöl’ün objektifinden Edirne’nin farklı yüzlerini Japon sanatseverlerle buluşturuyor.
**
Buraya kadar her şey güzel.
Ama asıl mesele bundan sonra başlıyor.
Prof. Dr. Bingöl ile yaptığım görüşmede kendisi, Japonların Türkiye’de en az gittikleri bölgelerden birinin Trakya olduğunu söyledi.
Bu bilgi beni düşündürdü.
Çünkü Japon turistlerin önemli bir özelliği, yalnızca deniz, kum ve güneş peşinde olmamaları.
Onların kültür turizmine ilgi gösterdiklerini özellikle vurguluyor Bingöl.
Peki o zaman…
Japonlar neden Edirne’ye gelmiyor?
İşte asıl soru bu.
**
Çünkü Edirne’nin Japon turistin aradığı kültürel miras açısından eksiği yok.
Hatta fazlası var.
Edirne, Osmanlı İmparatorluğu’nun ikinci başkenti.
Bin 585’ten fazla tescilli tarihi yapıya sahip.
Avrupa’da metrekareye düşen tescilli tarihi eser sayısı bakımından İtalya’nın Floransa kentinin ardından ikinci sırada olduğu ifade ediliyor.
Selimiye Camii başta olmak üzere camileri, köprüleri, saray kalıntıları, çarşıları, hanları, hamamları, müzeleri, Karaağaç’ı ve daha nice tarihi değeriyle Edirne, adeta açık hava müzesi.
Üstelik bütün bunlar yalnızca geçmişten kalan taş yapılar değil.
Edirne’nin her sokağında, her meydanında, her tarihi yapısında bir hikâye var.
Tam da kültür turizmi için…
Tam da Japon turistin ilgisini çekebilecek türden.
O halde sorun Edirne’nin sahip olduklarında değil.
Galiba sorun, sahip olduklarımızı dünyaya ne kadar anlatabildiğimizde.
**
40 yılı aşan gazetecilik hayatımda Edirne’de Japon turist sayısının dikkate değer bir düzeye ulaştığını söylemek zor.
Oysa Japonya’da Edirne’yi anlatmak için bugün önemli bir fırsat yakalanmış durumda.
Prof. Dr. Hami Onur Bingöl, objektifini Edirne’ye çevirmiş ve ortaya çıkan 40 fotoğrafı Tokyo’ya taşımış.
Üstelik bunu yalnızca bir sanat çalışması olarak değil, Haziran ayında yaşamını yitiren, Edirne’nin Süloğlu ilçesine bağlı Keramettin Köyü’nden Bellek Kitapevi’nin sahibi Mustafa Karaca’nın anısına ithaf ederek yapmış.
Bu ayrıntı da bana ayrıca anlamlı geliyor.
Çünkü Edirne yalnızca tarihi yapılardan oluşmuyor.
Edirne aynı zamanda bir bellek.
İnsanlarıyla, hikâyeleriyle, gelenekleriyle, sokaklarıyla ve yaşanmışlıklarıyla bir kent belleği.
“Edirne-2” sergisi de bu belleğin Tokyo’da görünür hale gelmesini sağlıyor.
Şimdi bize düşen ise bu fırsatı kaçırmamak.
Bir fotoğraf sanatçısının objektifiyle Tokyo’ya taşınan Edirne’yi, bu kez Japon turistlerin valizlerine koyup Edirne’ye getirebilmek…
Bunun yolu da yalnızca “Edirne’nin tarihi çok zengin” demekten geçmiyor.
Edirne’nin hangi değerlerinin Japon turist için ilgi çekici olduğunu anlatmak, Japonya’da tanıtım yapmak, kültür turizmine yönelik özel rotalar oluşturmak ve bu çalışmaları süreklilik kazandırmak gerekiyor.
Belki de Tokyo’daki bu sergi, bunun için güzel bir başlangıç olabilir.
Çünkü bazen bir kentin turizmde önünü açan şey, büyük projelerden önce küçük ama doğru bir adım olabiliyor.


Geçen yıl bugün ormanlarımız yandı. Canımızı, malımızı kurtardık ama ormanlarımızı kurtaramadık.
En büyük şanssızlığımız devam etmekte olan Çanakkale orman yangınlarıydı. Bütün yangın ekiplerinin Çanakkale’de olması sonucu geç müdahale edilmesi nedeniyle kurtulamadı Büyükevren/Gülçavuş arasındaki ormanlarımız.
Geçt de olsa yapılan müdahaleler sonunda başta Edirne Valisi Sayın Yunus Sezer ve Edirne Belediye Başkanı Sayın Filiz Gencan ve tüm ekiplerin çabalarıyla can ve mal kaybı yaşanmaması da mucize olsa gerek. Sahil halkı adına kendilerine teşekkür ediyoruz.
Gündüz başlamıştı yangın Büyükevren tarafında. Hızla ilerledi, akşam saatlerine doğru orman vasıtasıyla Gülçavuş köyüne, oradan da sahildeki yazlıklara ulaştı. Ekiplerin zamanında uyarıları sonunda Gülçavuş sahilinden konvoylarla, yürüyerek, koşarak Sultaniçe sahiline doğru bir akın başladı. Can kaygısı her şeyin üstüne çıktı.
Sultaniçe sahilinde binlerce insan birikti. Bütün gece boyunca yazlıklarının hemen dibinde devam eden sahile kadar hiç sönmeden yanan ormanlarını acı içinde seyrettik.

ÇAM AĞAÇLARI ÇIRA GİBİ YANDI
Yangının bu kadar hızla yayılmasına neden olan etken hiç kuşkusuz ormanların meşeden çam ağaçlarına dönük hatalı tercihlerdi.
Geceyi Sultaniçe sahilinde tamamladık uyumadan üzüntüyle yanan ormanlarımızı izleyerek. Sabah olduğunda büyük bir bölümü yanmış ormanlarımızdan tüten dumanlar üzüntümüzü daha da arttırdı. Geç olmayan bir saatte evlerimize dönmemiz için izin verildi.
Ormanlarımızın büyük bir bölümü yanmış, müdahaleler sonunda yazlıklarımız kurtulmuş ama yangın görüntüleri, halen yer yer devam eden ekiplerin kontrolünde halen duman tüten ormanın içinde yaptığım kısa gezintide gördüklerim içimi acıtmıştı.
Sonraki günlerde defalarca tekrar gittim yanan ormanımızın içinde. Yürümek, dolaşmak, gözlemlemek için.

TÜYLÜ MEŞELER YANGINA DİRENDİ
Dikkatimi çeken en önemli şey yanıp küle dönem çam ağaçlarına inat bölgede yoğun bir şekilde dağılmış durumda olan, yüzlerce yıldır bu bölgenin doğal bitki örtüsünü koruyan “Tüylü Meşe” ağaçlarının ve fidanlarının inadına yangına dayandığıydı.
Çıra gibi yanan çam ormanlarına karşın yangına direnen “Tüylü Meşe”lerimiz.
İlerleyen aylarda Gülçavuş, Büyükevren ve Küçükevren köy muhtarları köylerinde yaşayan vatandaşların istekleri doğrultusunda dilekçeyle baş vururlar yetkili kurumlara;
“Bu bölgede çam ormanları olmaz, eski yıllara dönelim, bölgeyi meşe fidanlarıyla donatalım”
Bölgeyi en iyi bilen, bölgede yaşayan, çalışan, üreten köylülerimizin sesi olmuş muhtarlarımız, emeklerine sağlık.
FATMA AKSAL SÖZ VERDİ
Yaz başlangıcında bölgeye geldiğimde Sultaniçe köyüne Edirne Valisi Sayın Yunus Sezer ve Edirne Milletvekili Sayın Fatma Aksal da gelenler arasındaydı. Uygun bir anı kollayarak sayı vekilimize kendimi tanıtarak sorumu sordum;
“Sayın vekilim, yanan ormanlarımızın geleceği ile ilgili bir şeyler söylemek ister misiniz?”
“Muhtarlarımızın vermiş olduğu dilekçe bizlere ulaştı. Konu önümüzde, yetkili kurumlarla görüşmeler halindeyiz, bu bölge için en iyisini yapacağız, bundan emin olun” diye yanıtladı bizi vekilimiz. Umutlanmamız gerektiğini düşünüyoruz, umarız büyük bir hayal kırıklığı yaşamayız.
MUHTARLARIN DİLEKÇELERİ
Geçtiğimiz günlerde ormanda yürüyüşlerimiz esnasında temizlik çalışmaları yapan ekiplerden birisiyle ayak üste sohbet etme imkanı buldum. Görevli arkadaş soruma; “Şu anda temizlik çalışmaları yapıyoruz, aldığım duyum ormanın bir yıl boyunca kendi haline bırakılacağı. Şu anda ormanın her yerinde tekrar çıkan binlerce filiz var. Meşe ve çam filizleri bunlar. Eğer orman kendini onarmaya başlarsa kendi haline bırakılacak, orman kendini yenilemeyi başaramazsa tekrardan ekim yapılacakmış.”
Yine umutlanmalı mıyız diye sordum kendime. Bıraksınlar orman karar verir gelecekte olması gerekene.
ORMAN KENDİNİ YENİLİYOR
Yine iki gün önce ormanda dolaştığımda ormanın içlerine doğru gidip dikkatle incelediğimde binlerce mini çamın fışkırır gibi çıktığına, yangına direnemeyen ama ölmemiş meşe diplerinden meşe fidelerinin yeşerdiğini gördüğümde göz yaşlarıma engel olamadım.
Ormanımız yeniden yaşama dönmeye çalışıyordu. Doğa kendini onarmaya başlamıştı bile. Eğer hatalı müdahaleler yapılmazsa birkaç yıl içinde ormanlarımızın tekrar ayağa kalktığını, doğal bir bitki örtüsüyle bölgeye can verdiğini göreceğiz.
Çocuklarımıza, torunlarımıza anlatacağımız büyük hikaye şimdi başladı.


Yine aynı acıyı yaşıyoruz…
Takvimler yazı gösteriyor, televizyon ekranları ise alevleri…
Bir tarafta gökyüzünü kaplayan duman, diğer tarafta yüreğimizi kavuran görüntüler.
Her yıl olduğu gibi bu yıl da “çok üzgünüz” diyoruz.
**
Sonra?
Sonra bir sonraki yazı bekliyoruz.
Oysa artık kabul etmemiz gereken acı bir gerçek var.
Orman yangınları sadece doğal afet değildir.
Önemli bir bölümü insan ihmaliyle başlıyor.
Bir sigara izmariti, söndürülmeyen mangal ateşi, anız yangını, yol kenarına atılan cam şişe, tarım makinesinden sıçrayan kıvılcım…
Dakikalar içinde binlerce dönümlük ormanlık alan, içinde yaşayan canlılarla birlikte yok olup gidiyor.
**
İşin daha da düşündürücü tarafı ise iklim krizi.
Uzmanlar yıllardır aynı uyarıyı yapıyor.
Kuraklık uzuyor.
Sıcaklık artıyor.
Toprak nemini kaybediyor.
En küçük kıvılcım devasa yangınlara dönüşüyor.
Yani artık sadece yangın söndürmeyi değil, yangını doğuran şartları da konuşmak zorundayız.
**
Bir başka öneri ise ilk bakışta şaşırtıcı geliyor.
CHP Niğde Milletvekili Ömer Fethi Gürer, ormanlarda keçi ve koyun yetiştiriciliğinin yeniden teşvik edilmesini öneriyor.
Neden?
Çünkü keçiler dip örtüsünü temizliyor.
Yangının ilerlemesini kolaylaştıran kuru otları tüketiyor.
Avrupa’nın bazı ülkelerinde bu yöntem yeniden tartışılıyor.
Belki de yıllarca “ormanlara zarar veriyor” diye inadına uzaklaştırdığımız keçiler, bugün ormanların doğal koruyucusu olabilir.
Bu öneri tartışılabilir.
Katılan olur, karşı çıkan olur.
Ama en azından çözüm arayışıdır.
**
Asıl sorun ise bizim hâlâ aynı soruları soruyor olmamız.
Neden yangın mevsimi başlamadan gerekli hazırlıklar tamamlanmıyor?
Neden riskli bölgelerde daha sıkı denetim yapılmıyor?
Neden her felaketin ardından birkaç gün konuşup unutuyoruz?
Bu sorularla adeta inatlaşıp duruyoruz…
**
Yangın çıktığında kahramanlarımız var.
Alevlerin içine giren orman işçileri…
İtfaiyeciler…
Gönüllüler…
Pilotlar…
Onlara minnet borçluyuz.
Ama gerçek başarı, yangını söndürmek değil, hiç çıkmamasını sağlamaktır.
Çünkü yanan yalnızca ağaç değildir.
Topraktır.
Sudur.
Kuşların yuvasıdır.
Geleceğimizdir.
Ve belki de en önemlisi…
Her yangında biraz da vicdanımız kül oluyor.
**
Peki bütün bunlar bizi neden ilgilendiriyor?
Çünkü yangın sadece Ege’nin, Akdeniz’in ya da Güneydoğu’nun sorunu değil.
Trakya da artık eski Trakya değil.
Son yıllarda kuraklık giderek derinleşiyor.
Meriç ve Tunca’nın debileri zaman zaman tarihi seviyelere geriliyor.
Barajlarımız alarm veriyor.
Toprak susuz kalıyor.
Meteoroloji raporları, sıcak hava dalgalarının daha sık ve daha uzun sürdüğünü gösteriyor.
Yani iklim değişikliği kapımızı çoktan çaldı.
Bugün Edirne’nin ormanları, Lalapaşa’nın meşelikleri, Süloğlu çevresindeki yeşil alanlar, Keşan ve Enez hattındaki ormanlık bölgeler büyük bir felaket yaşamıyor olabilir.
Ama bu, hiçbir zaman yaşamayacağı anlamına da gelmiyor.
Bazen bir sigara izmariti…
Bazen yol kenarına atılmış cam şişe…
Bazen de birkaç dakikalık ihmal…
Yılların emeğini, yüzlerce canlının yaşam alanını ve geleceğimizi küle çevirmeye yetiyor.
Onun için mesele sadece yangın söndürme uçaklarının sayısı değildir.
Mesele, ormanı yanmadan koruyabilmektir.
Ağacı kesmeden yaşatabilmek…
Toprağı kurutmadan koruyabilmek…
İnsanı doğayla yeniden barıştırabilmektir.
Çünkü orman yandığında sadece ağaçlar yanmıyor.
Nefesimiz eksiliyor.
Suyumuz azalıyor.
Toprağımız fakirleşiyor.
Mesele doğayla inatlaşmamak!


Kiraz mevsimi bitti…
Ama yaz devam ediyor…
Geçtiğimiz haziran ayında Enez’in Çeribaşı Köyü’nde Kiraz Hasat Şenliği düzenlendi.
O gün bu yazıyı kaleme almayı düşünmüştüm.
Kısmet bugüneymiş.
Çünkü Çeribaşı’nın hikâyesi, sadece bir kiraz hikâyesi değil.
Yaklaşık yirmi yıl önce birkaç üreticinin deneme amacıyla diktiği kiraz fidanları bugün Avrupa’ya ihraç edilen, coğrafi işaret tescili alan ve Edirne’nin adını sınırların ötesine taşıyan önemli bir tarımsal markaya dönüştü.
**
Bugün Trakya’nın birçok köyü göç veriyor, nüfusu yaşlanıyor, üretim her geçen yıl biraz daha azalıyor.
Çeribaşı ise bunun tam tersini başaran, umut veren bir örnek olarak öne çıkıyor.
Ancak hasat şenliğinde duyduğum bir cümle, kirazın tadından çok daha uzun süre aklımda kaldı.
Köyün acilen bir soğuk hava deposuna ihtiyacı olduğu söylendi.
İşte asıl mesele de tam burada başlıyor.
**
Yıllardır üreticiye aynı şeyleri söylüyoruz.
Daha çok üretin…
Daha çok ihracat yapın…
Markalaşın…
Katma değer oluşturun…
Sonra dönüp bakıyoruz; bütün bunları başaran üreticinin ürününü koruyacak en temel yatırımın hâlâ yapılmadığını görüyoruz.
Biraz garip değil mi?
Coğrafi işaret alıyorsunuz…
Avrupa’ya ihracat yapıyorsunuz…
Marka oluyorsunuz…
Ama ürününüzü en uygun şartlarda muhafaza edecek tesise sahip değilsiniz.
Aslında bu, Türkiye’nin tarım politikalarında yıllardır karşımıza çıkan klasik tablonun küçük ama çarpıcı bir özeti.
**
Üretmeyi başarıyoruz.
Bahçede emek vermeyi başarıyoruz.
Ancak iş ürünü depolamaya, işlemeye, pazarlamaya ve gerçek katma değere dönüştürmeye geldiğinde aynı başarıyı gösteremiyoruz.
Oysa modern tarım artık sadece üretmek demek değil.
Ürettiğini koruyabilmek demek.
Kaliteyi muhafaza edebilmek demek.
Ürünü doğru zamanda doğru pazara ulaştırabilmek demek.
Kısacası, alın terinin karşılığını son kuruşuna kadar alabilmek demek.
**
Çeribaşı kirazı bugün Edirne’nin en önemli tarımsal markalarından biri hâline geldiyse, bu başarı birkaç üreticinin özverisine bırakılmamalı; kalıcı yatırımlarla desteklenmelidir.
Çünkü bazen bir köyün geleceğini belirleyen şey, bir kamyon kiraz değildir.
O kirazı zamanında ve doğru koşullarda muhafaza edecek bir soğuk hava deposudur.
Hasat şenliğinde duyduğum en değerli söz belki de buydu.
Kiraz var.
Üretici var.
Pazar var.
Marka var.
Şimdi sıra, bu başarıyı kalıcı kılacak Çeribaşı’nın baş ağrısı depoda!


Yaklaşık bir ay önce, 22 Haziran’da bu köşede “Gurbetçiler” başlığıyla önemli bir konuya dikkat çekmeye çalışmıştık.
Yaz aylarının gelmesiyle birlikte Avrupa’nın dört bir yanından yola çıkan yüz binlerce gurbetçi, Kapıkule başta olmak üzere sınır kapılarımızdan ülkeye giriş yapıyor.
Ancak bu büyük insan hareketliliğinin Edirne ekonomisine beklenen katkıyı sağlayamadığını, Kapıkule’den giren araçların çevre yoluna yönelip kent merkezine uğramadan yollarına devam ettiğini yazmıştık.
Aradan sadece bir ay geçti.
Bu kez aynı tespiti, sektörün tam içindeki isimler de dile getirdi
Türkiye Otelciler Birliği Edirne Temsilcisi Gökhan Balta’nın açıklamalarını okuyunca, “Demek ki yalnız biz böyle düşünmüyormuşuz” dedim.
Edirne Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı Sezai Irmak’ın da aynı konuda topa girdiğini gördük.
**
Balta’nın söylediği aslında çok net…
Kent merkezinde son yılların en durgun gurbetçi sezonunun yaşandığını ifade ediyor.
Bunun en önemli nedenlerinden biri olarak da Kapıkule’den çıkan gurbetçilerin Edirne’ye yönlendirilmesindeki eksiklikleri gösteriyor.
Daha doğrusu, yıllardır çözülemeyen bir yönlendirme sorununa dikkat çekiyor.
Aslında mesele yalnızca bir tabela meselesi değil.
Mesele, Edirne’nin kendisini anlatamaması.
Kapıkule’den çıkan bir aile, şehir merkezine uğraması halinde tarihi çarşıyı görebilecek, Selimiye’nin gölgesinde soluklanacak, Ali Paşa Çarşısı’nda alışveriş yapacak, tava ciğer yiyecek, badem ezmesi alacak, belki de bir gece konaklayacak..
Bunların her biri şehir ekonomisine katkı.
Ama biz daha o aileyi şehir merkezine davet etmeyi bile başaramıyoruz.
Elbette bütün sorumluluğu yönlendirme tabelalarına yüklemek doğru olmaz.
Gurbetçiler de haklı…
Saatlerce direksiyon başında yol geliyorlar.
Sınır kapılarında bekliyorlar.
Bir an önce memleketlerine ulaşmak istiyorlar.
Üstelik Türkiye’deki akaryakıt, otoyol ve tatil maliyetlerinin arttığını kendileri de dile getiriyor.
Ancak bütün bunlar, Edirne’nin hiçbir şey yapmadan beklemesini de haklı çıkarmaz.
Tam tersine…
İnsanların yolculuk alışkanlıklarını biliyorsak, buna göre yeni yöntemler geliştirmek zorundayız.
Kapıkule’de dijital karşılama ekranları…
Sınır kapısından itibaren dikkat çeken dijital yönlendirmeler…
Avrupa plakalı araçlara özel otopark uygulamaları…
“Gurbetçiye Hoş Geldin” kampanyaları…
Kısa şehir turları…
Alışveriş ve konaklamayı teşvik edecek ortak organizasyonlar…
Bunların hiçbiri hayal değildir.
Yeter ki bu konuya sadece turizmcilerin sorunu olarak bakılmasın.
Bu mesele, otelcinin de meselesidir…
Esnafın da…
Lokantacının da…
Ticaret Odası’nın da…
Belediyenin de…
Valiliğin de…
Çünkü kazanan yalnız oteller olmayacaktır.
Kazanan Edirne olacaktır.
**
Edirne, Türkiye’nin Avrupa’ya açılan kapısı olmakla övünüyor.
Haklı da…
Ama artık yalnızca “kapı” olmak yetmiyor.
Kapıdan geçen insanı şehirle buluşturabilmek gerekiyor.
Her yaz yüz binlerce gurbetçi sınırlarımızdan geçiyor.
Bu insanların ne kadarını Edirne’de bir saat, bir akşam ya da bir gece misafir edebiliyoruz?
İşte asıl başarı, bu soruya verilecek cevapta gizli…