
25 Mayıs 2026 Pazartesi


Kurban Bayramı kapıda…
Eskiden bu cümle insanın içine bir sevinç bırakırdı.
Şimdi ise milyonlarca insanın içine sıkıntı çöküyor.
Çünkü bu ülkede artık bayram yaklaşınca insanlar tatlıyı, şekeri, misafiri değil; hesabı kitabı düşünmeye başlıyor.
**
Ama önce kendimizden söz edelim.
Yerel gazeteler yarın yayımlandıktan sonra okurlarıyla yeniden Kurban Bayramı’nın ardından, yani 1 Haziran Pazartesi günü buluşacak…
Bayramınız şimdiden kutlu olsun…
**
Şimdi gelelim sadede…
Emekli maaşı ortada…
Asgari ücret ortada…
Pazardaki fiyatlar ortada…
Kasaptaki etiketler zaten başka bir gezegenden gelmiş gibi…
Fiyatlara bakınca insanın içi daralıyor.
Hal böyle olunca insanların aklındaki soru da değişiyor:
“Bu yıl hangi kurbanlığı alsak?” değil…
“Bayramı nasıl çıkaracağız?” oluyor.
**
Çarşıya çıkın görün…
Saraçlar’da vitrinlere uzun uzun bakıp eli poşetsiz dönen insanları…
Pazarda fiyat sorarken sesi kısılan emeklileri…
Kasabın önünden durup sadece etiket okuyan vatandaşları…
Bir de kurban pazarlarına gidin.
Eskiden pazarlık sesinden kulak duymazdı.
Şimdi birçok kişinin kurban pazarına yaklaşmaya bile cesareti yok.
Çünkü milyonlarca insan için kurban kesmek artık dini vecibeden önce ekonomik mesele haline geldi.
İşin daha acı tarafı ne biliyor musunuz?
Bu ülkede yıllarca çalışmış, prim ödemiş, çocuk büyütmüş emekliler bugün torununa bayram harçlığı verememenin utancını yaşıyor.
Bir emekli düşünün…
Bayram geliyor diye sevinemiyor.
Çünkü maaşı daha ayın ortasında tükenmiş.
Elektrik…
Doğalgaz…
Kira…
İlaç…
Market…
Hayat, maaşı lime lime etmiş.
**
Asgari ücretlinin hali farklı mı?
Ay başında cebine giren para, ay sonunu göremeden eriyor.
İnsanlar artık markete ihtiyaç listesiyle değil, “Acaba hangisini alamam?” hesabıyla gidiyor.
Eskiden yoksulluk konuşulurdu.
Şimdi yoksulluğun standardı oluştu.
Ve en tehlikelisi de bu zaten…
İnsanların yaşadığı sıkıntıya alışması.
**
Bir ülkede emekli et kuyruğuna razı hale gelmişse…
Asgari ücretli kurban etini yalnızca dağıtılırsa yiyebilecek durumdaysa…
Çocuklar bayramlık yerine “Bu sene idare edelim” cümlesini duyuyorsa…
Orada ekonomik kriz yalnızca rakamlarda değildir.
Vicdanlardadır.
Ama ekranlara bakıyorsunuz…
Her şey güllük gülistanlık.
Ekonomi uçuyormuş…
Büyüme rakamları rekor kırıyormuş…
Enflasyon düşüyormuş…
İyi de vatandaş neden pazarda yarım kilo domates hesabı yapıyor?
Neden insanlar bayramı sevinçle değil, masraf korkusuyla bekliyor?
Demek ki memleketin gerçek verisi TÜİK tablolarında değil…
Pazar filesinde saklı.
Çünkü vatandaşın cebinde hissedilmeyen hiçbir ekonomik başarı gerçek değildir.
**
Bayram dediğiniz şey biraz da huzurdur.
İnsanların sofrasına gönül rahatlığıyla oturabilmesidir.
Çocuğuna harçlık verirken yüzünün gülmesidir.
Misafir gelirken telaş değil mutluluk hissetmektir.
Ama bugün milyonlarca insan için bayram; neşe değil, geçim muhasebesine dönmüş durumda.
Kurban Bayramı geliyor…
Fakat memleketin büyük kısmı artık kurbanlık fiyatını değil, kıymanın gramını konuşuyor.
İşte insanın içini en çok acıtan da bu oluyor…


4 Mayıs 2026 tarihli Hudut’tan bir haber:
“Saros’a ‘mavi bayrak’ hamlesi!
Edirne Valisi Yunus Sezer, bölgede en az bir plajın mavi bayrak alması için öneride bulunurken, turizm paydaşları da destek verdi. Toplantıda Saros için mavi bayrak çalışmalarının hız kazanması konusunda fikir birliği oluştu.”
**
Derken…
14 gün sonra, yani bugünkü Hudut’ta Saros ile ilgili bir başka haber:
“Saros YEKA adayı!
Türkiye’nin ilk deniz üstü rüzgâr Yenilenebilir Enerji Kaynak Alanları (YEKA) için önemli bir gelişme yaşandı. Yatırım için belirlenen 4 alana dair Deniz Üstü Rüzgar Enerjisine Dayalı Aday YEKA İlanı, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığının resmi internet sitesinde yayınlandı. Söz konusu alanlardan biri de yaklaşık 173 kilometrekarelik bölümü dahil edilen Saros Körfezi oldu.”
**
Bir sabah uyanıyoruz…
Haritanın üzerinde kırmızı çizgiler belirivermiş.
Saros Körfezi’nin açıklarında artık yeni bir “enerji sahası” belirlenmiş.
Adı da oldukça teknik:
“Yenilenebilir Enerji Kaynak Alanı.”
Kısaca YEKA.
**
Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın 13 Mayıs 2026 tarihli duyurusuna göre, Türkiye’nin deniz üstü rüzgar enerjisi hedefleri kapsamında Saros Körfezi de aday alan ilan edildi.
Şimdilik aday yani!
Yaklaşık 173 kilometrekarelik bir deniz alanından söz ediliyor.
Şimdi bölge insanı doğal olarak soruyor:
“Bu ne demek?”
“Denizin ortasına ne yapılacak?”
“Balıkçılık bitecek mi?”
“Turizm etkilenir mi?”
“Yoksa bu gerçekten temiz enerji adına önemli bir adım mı?”
Aslında mesele tam da burada başlıyor.
Çünkü bu konu yalnızca enerji meselesi değil.
Aynı zamanda yaşam alanı meselesi.
**
Bugün Avrupa’nın birçok ülkesinde deniz üstü rüzgar santralleri kuruluyor.
Dev türbinler denizin ortasına yerleştiriliyor.
Rüzgârdan elektrik üretiliyor.
Kağıt üzerinde kulağa oldukça modern geliyor.
Karbon salımı azalıyor.
Fosil yakıta bağımlılık düşüyor.
Enerji ithalatı azalıyor.
Yani Ankara’dan bakınca tablo oldukça parlak.
Ama Saros’a kıyısı olan bir köy kahvesinden ya da yazlıklardan bakınca tablo o kadar parlak görünmüyor.
Çünkü Saros Körfezi sıradan bir deniz parçası değil.
Yıllardır temizliğiyle övünülen, dalış turizmiyle öne çıkan, balıkçılığıyla geçim sağlanan, yazın nüfusu katlanan bir bölge.
Şimdi insanlar haklı olarak şunu merak ediyor:
“Bu türbinler tam olarak nereye kurulacak?”
“Kıyıdan görünecek mi?”
“Deniz yaşamına etkisi ne olacak?”
“Balık göç yolları değişecek mi?”
“Dip yapısı zarar görecek mi?”
Henüz ortada net cevaplar yok.
Çünkü bakanlığın açıklamasında yalnızca “aday alan” deniliyor.
Yani süreç yeni başlıyor.
**
İşte tam da bu yüzden şimdi konuşmak gerekiyor.
İş işten geçtikten sonra değil.
Türkiye’de genellikle büyük projelerin ortak bir kaderi var.
Önce “yatırım” deniliyor.
Sonra “milli mesele” deniliyor.
Ardından yöre halkına yeterince anlatılmadan süreç ilerliyor.
İnsanlar soru sorunca da bir anda “yatırım karşıtı” ilan ediliyor.
Oysa mesele karşı çıkmak değil.
Mesele bilmek…
**
“Mavi Bayrak” derken!


Aşağıdaki “Birlikten kuvvet doğar” başlıklı kısa yazı ile iki adet tırtıl görseli değerli gazeteci kardeşim Nadir Alp’ten geldi…
**
“Birlikten kuvvet doğar
Tabiat iyi bir gözlemciyseniz insanı sakinleştirir, bugüne kadar bakıp da göremediklerinizi görmenizi sağlar. Deve kervanı misali uç uca eklenen tırtılların yol kat edişleri görmeye değer. Öndeki lider tırtıl arkasına eklenen tırtılları ileri hamle yaparak gitmek istedikleri yöne sürüklerken en arkadaki de itekleyerek grubun rahat yol almasını sağlıyor. Bir anlamda, ‘birlikten kuvvet doğar, bir elin nesi var iki elin sesi var’ misali…”
**
Nadir Alp’in bu manzara karşısında çok etkilendiği belli… Ben de öyle…
Evet, birlikten kuvvet doğar… Ama nasıl?
Çoğu zaman yanından geçip gittiğimiz, “sıradan” dediğimiz ayrıntılar aslında hayatın en net fotoğraflarını sunar. Tıpkı burada olduğu gibi…
Toprağın üzerinde, adeta bir deve kervanı misali dizilmiş tırtıllar… Uç uca eklenmiş, birbirine temas ederek ilerleyen bir canlı zinciri…

**
İlk bakışta basit bir doğa olayı gibi görünüyor. Oysa biraz durup izleyince, insanın kendine dönüp bakmaması mümkün değil.
Öndeki tırtıl yolu açıyor… Yön belirliyor… Risk alıyor…
Arkadakiler ise onu takip ediyor. Ama bu, körü körüne bir bağlılık değil…
En arkadaki tırtıl da boş durmuyor; görünmeyen bir güç gibi iterek grubun hareketini tamamlıyor.
Yani bu yürüyüşte ne sadece lider var… Ne de sadece takip edenler… Her biri zincirin vazgeçilmez bir halkası…
**
İşte tam da burada doğa, en eski gerçeği yeniden fısıldıyor: “Birlikten kuvvet doğar.”
Ama belki de unuttuğumuz kısım şu: Birlik, sadece yan yana durmak değildir.
Birlik; aynı hedefe doğru, birbirinin yükünü alarak yürüyebilmektir.

**
Bugün insan ilişkilerine baktığımızda çoğu zaman bu zincirin koptuğunu görüyoruz.
Herkes önde olmak istiyor… Ama kimse arkadan iten olmak istemiyor.
Herkes yön vermek derdinde… Ama kimse yolu paylaşma niyetinde değil.
Oysa doğa çok daha sade bir şey söylüyor: Ne öndeki tek başına ilerleyebilir…
Ne de arkadaki tek başına yol alabilir… Hayat da biraz böyle değil mi?
**
Bir toplum… Bir şehir… Hatta bir aile…
Eğer herkes sadece kendi adımını düşünürse ortaya yürüyüş değil, dağılma çıkar.
Ama biri yolu açarken diğeri destek olursa, işte o zaman mesafe kat edilir.
Belki de bu yüzden atalar boşuna dememiş: “Bir elin nesi var, iki elin sesi var.”
Toprağın üstünde ağır ağır ilerleyen o küçücük tırtıllar aslında bize çok büyük bir şeyi hatırlatıyor: Güç, tek başına olmakta değil; birlikte hareket edebilmekte saklı…
Ve belki de en önemlisi…
Bazen lider olmak kadar, arkadan iten olmak da bir o kadar kıymetli…
**
Birlik olmayınca kuvvet doğmayacağına daha dün bir kez daha tanık olduk.
İşte Edirnespor’un başına gelenler…
Sarı-Kırmızılı kulüp, 2020 yılında yükseldiği 3. Lig’e veda ederek Amatör Lig’e düştü.
Toprağın üstünde birbirine tutunarak ilerleyen o küçücük tırtılların başarabildiğini, koskoca insanlar bazen başaramıyor…
Çünkü ne yolu birlikte yürümek isteyen vardı… Ne omuz veren… Ne de arkadan iten…
Oysa bazen bir kulübü ayakta tutan şey para değil; aynı hedefe bakabilen insanların omuz omuza durabilmesidir.
Tırtıllar bile birlikte yürümeyi biliyor…
İnsanlar ise çoğu zaman birbirinin ayağına basarak ilerlemeye çalışıyor…


Edirne’nin Enez ilçesine bağlı Hasköy, Şehitler ve Işıklı köylerinde kurulması planlanan bentonit ocağı projesine karşı bölge halkı geçtiğimiz hafta sadece üç gün içinde 310’u aşkın itiraz dilekçesi toplayarak Edirne Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği İl Müdürlüğü’ne teslim etti.
Şehitler Köyü Muhtarı Adem Dağlı tarafından üst yazıyla sunulan dilekçelerde, projenin hem çevresel hem de sosyo-ekonomik açıdan ciddi riskler barındırdığına dikkat çekildi.
Üç köyde yaşayan insanlar üç gün içinde 310 dilekçe topluyorsa, ortada “küçük bir yatırım” değil, “büyük bir dert var” demektir.
Hani bazen projeler anlatılır ya… “Çevreye duyarlı”, “Bölgeye katkı sağlayacak”, “İstihdam yaratacak”…
Bu bentonit işi de kâğıt üzerinde öyle görünüyor olmalı.
Ama köylü kâğıda değil, toprağa bakıyor.
Çünkü o toprak, lafla değil, alın teriyle işleniyor.
Proje Tanıtım Dosyası hazırlanmış.
İçinde her şey var gibi…
Ama aslında en önemli şey yok: Gerçek hayat.
Mesela diyor ki dosya; sorun yok.
Köylü diyor ki; suyum kirlenir.
Dosya diyor ki; etki sınırlı.
Köylü diyor ki; tarım biter.
Dosya diyor ki; bilimsel.
Köylü diyor ki; gel bir de burada yaşa!
İtiraz dilekçelerine bakıyorsunuz…
Tozdan, gürültüden, kamyon trafiğinden bahsediliyor.
Ama asıl mesele bunlar değil.
Asıl mesele şu:
Bu köylerde insanlar tarım ve hayvancılıktan başka ne yapacak?
Altmıştan fazla ailenin tarım arazilerinin tarımsal vasıflarını kaybedeceğinden söz ediliyor.
Bir de “proje katkı sağlayacak” deniyor.
Kime?
**
Bir başka detay daha var, o da pek “küçük” değil:
Proje alanı doğal sit, orman, koruma alanı…
Ama nedense dosyada bu alanlar biraz “hafifletilmiş”.
Orman az, risk küçük, etki sınırlı…
Kâğıt üstünde doğa da inceliyor anlaşılan.
Kuşlar bile hesaba katılmamış.
Oysa bölge göç yolu üzerinde.
Yani sadece insanlar değil, kuşlar da “itiraz edebilseydi”, dilekçe sayısı uçar giderdi.
Anayasa’nın 56. maddesi hatırlatılıyor:
“Herkes sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir.”
Güzel madde.
Okuması kolay.
Uygulaması biraz zor anlaşılan.
Köylünün talebi net:
Ya bu dosya bu haliyle iptal edilsin,
Ya da “ÇED Gereklidir” denilsin ve iş ciddiye binsin.
Aslında çok şey istemiyorlar.
Sadece şunu soruyorlar:
“Biz burada yaşamaya devam edebilecek miyiz?”
Üç günde 310 dilekçe…
Bu rakamı küçümsemek kolay.
Ama o 310 imzanın her biri bir kaygı, bir korku, bir gelecek meselesi.
Ve bazen en doğru raporu, en kalın dosyalar değil, en hızlı toplanan imzalar verir.

Meslek büyüğümüz, duruşuyla “adam gibi adam” Feyzullah Aktan’ı 13 Nisan 2026 Pazartesi günü Keşan’da toprağa verdik.
Bugünden iki hafta önce…
Zaman böyle akıp geçiveriyor…
Yerel basının duayen isimlerinden biri olarak, Önder Gazetesi’ni yarım asırdan fazla ayakta tutmayı başardı.
TEMA Vakfı’nca “Örnek Kıdemli Vatandaş” ödülüne layık görüldü.
Ender bir kişilikti…
Işıklar içinde uyusun…
Onun gibi isimler, bu toprakların hafızasını taşıyordu…
Tıpkı şimdi anlatacağım Enez hikâyesi gibi…
**
Cenaze töreninde, Hersekzade Ahmet Paşa Camii avlusunda Ulaş Demiray ile karşılaştık.
Onu, gazetemizdeki “Enez Mektubu” köşesinden anımsarsınız…
Sohbetimiz, ister istemez eski günlere uzandı.
Dostluğumuz, Enez’in efsane Belediye Başkanı Şevket Kurt dönemine kadar dayanıyor.
Başkan Kurt…
1972’de kurulan Enez Balıkçılık Kooperatifi’nin başına 1977’de geçti ve ilçenin ekonomik kaderini değiştiren adımlar attı.
Göllerin kiralama süresini 3 yıldan 11 yıla çıkardı.
1–2 ton olan yılan balığı üretimi, 35–40 tona fırladı.
Bu sadece bir artış değildi…
Enez’in kaderinin değişmesiydi.
Kooperatif büyüdü; 120 aktif ortak, 15’e yakın çalışan…
Balıkçı kazandı, esnaf kazandı…
Enez kazandı.
Her yıl kurulup vakitsiz patlayan dalyan sorununu, DSİ ile kurduğu ilişkiler sayesinde çözdü.
1600 metre uzunluğunda bir kanal açtırıldı.
İlk yıl, dalyanda yakalanan levrek, kefal ve yılan balığı 20–30 tona ulaştı.
Bu bir rekordu… ve yıllarca sürdü.
TRT’de, Milliyet’te defalarca haberini yaptım…
**
Gala Gölü ayağı da o dönemlerde balıkçının istediği şekilde temizletildi.
Üretim arttı, bölge nefes aldı.
Peki ya bugün?
Konuyu, çok değerli dostum, DSİ Emekli Bölge Müdür Yardımcısı Hüseyin Erkin’e açtım.
Anlattıkları, bir gerçeğin soğuk yüzüydü:
“Meriç Nehri Enez Deltası lagün gölleriyle dünyanın en önemli sulak alanlarından biridir. Gala Gölü ve Dalyan Gölleri önemli bir ekosistem oluşturur.
Bizim dönemimizde Gala Gölü’nü Dalyan Gölleri’ne bağlayan kanal yapılmıştı. Bu döngü özellikle yılan balığı için hayatiydi.
1970’li yıllarda Enez, balıkçılıkla anılır hale gelmişti. Balık üretimi artmış, ihracat yapılır olmuştu.
Ancak zamanla bu ivme kaybedildi…
Yanlış çeltik tarımı Gala ve Dalyan göllerini kirletti.
Ergene Nehri’ndeki kirlilik de Meriç Deltası’nı ve Saros Körfezi’ni tehdit eder hale geldi.”
Gala’nın bugünkü durumu…
Maalesef böyle…
**
Ulaş Demiray ile sohbetimiz sürerken yanımıza Keşanlı gazeteci kardeşim Ömer Çakıcı geldi.
Kendisi Enez’in Küçükevren Köyü’nden…
Biz yılan balığını konuşurken söze girdi:
“Yemeğe bile bulamıyoruz!”
Oysa bir zamanlar ihraç ediliyordu…
Enez’in zenginliğiydi…
Şimdi?
Yılan balığı yok olmadı belki…
Ama Enez’de artık bir hatıraya dönüştü.
Yılan balığı…
Yalan oldu!