
16 Mart 2026 Pazartesi


Ramazan Bayramı’nı 20-22 Mart tarihleri arasında kutlayacağız.
Yani bugün itibariyle bayram haftasına girmiş bulunuyoruz.
Yerel gazeteler Pazar günlerinin yanı sıra dini bayramlarda da çıkmıyor.
Bundan dolayı 20 Mart Cuma’dan itibaren 3 gün çıkmayacağız, 23 Mart Pazartesi günü yeniden okurlarımızla buluşacağız…
Bayramınızı bugünden kutlamak istiyoruz…
**
Evet, bayram yaklaşıyor.
Çarşıda bayram telaşı var.
Saraçlar Caddesi kalabalık…
Vitrinlerde bayramlıklar, tezgâhlarda şekerler, lokumlar…
Ama herkes için bayram aynı gelmiyor.
**
Bir emekli düşünün.
Her ay hesabına yatan 20 bin lira ile hayatını sürdürmeye çalışan bir emekli.
Ayın başında maaş yatar.
Bir gün geçer… iki gün geçer…
Sonra kira kapıyı çalar.
Ardından elektrik faturası…
Su…
Doğalgaz…
Bir de mutfak var.
En acımasızı o zaten.
Market raflarının önünde durur, etiketlere bakar.
Sepete koyacağı peynirin gramını bile düşünür.
**
Bir zamanlar bayramdan önce torunlarına bayramlık alan, evine misafir hazırlığı yapan adam şimdi pazar torbasını nasıl dolduracağını hesaplıyor.
Tatil mi?
Onu çoktan hayatından çıkardı.
Deniz kenarı, otel, yolculuk…
Bunlar artık televizyon görüntüsü gibi.
**
Ama bayram başka.
Çünkü bayramın bir de torun tarafı var.
Kapı çalınacak.
“Dedeciğim bayramın kutlu olsun” diyecek küçük bir ses.
Belki bir gün önce Saraçlar’dan geçerken torunu için küçük bir şey bakacak vitrinlere.
Sonra o küçük el uzanacak.
Çocuklar bilir…
Bayramda dedeler, nineler o ele harçlık bırakır.
İşte o an emeklinin içi biraz burkulur.
Eskiden cüzdanından gönül rahatlığıyla çıkan paranın yerinde şimdi uzun hesaplar vardır.
**
Bir de bayram ikramiyesi vardı.
Belki biraz nefes aldırır diye beklenen…
Cumhurbaşkanı Erdoğan partisinin grup toplantısında emekliye müjdeden söz edince herkes pür dikkat kesildi.
Ama ne var ki o da bu yıl yine 4 bin lira.
Bugünün pazarında bir torbayı bile doldurmayan bir para.
Emekli yine hesap yapar.
Toruna ne kadar versem…
Ay sonunu nasıl getirsem…
Sonra torunun avucuna bir harçlık sıkıştırır.
Gülümser.
Ama içinden geçen cümleyi kimse duymaz:
“Bayram gelmiş… neyime!”


Bazen sararmış bir gazete sayfası, yıllar sonra bugünü anlatır.
Kırkpınar için yazılmış eski bir haberi okurken tam da bunu düşündüm.
**
UNESCO İnsanlığın Somut Olmayan Kültürel Mirası Listesi’nde yer alan Kırkpınar Yağlı Güreşleri Festivali’nin yapıldığı Er Meydanı’nın Sarayiçi’nin dışına taşınması tartışması yeniden gündemde.
Edirne Kent Konseyi tarafından 21 Şubat’ta “Er Meydanı’nın Geleceği” başlıklı bir forum düzenlendi.
Edirne Belediyesi Atatürk Kültür Merkezi’ndeki toplantıda, Tarihi Kırkpınar Yağlı Güreşleri’nin yapıldığı alanın mevcut durumu, planlama süreçleri ve Er Meydanı’nın geleceği konuşuldu.
Edirne Sarayı’ndaki ihya çalışmalarının büyümesiyle birlikte Sarayiçi de daha görünür hale geldi; daha fazla dikkat çekmeye başladı.
Aslında bu yazıyı daha önce kaleme alacaktım.
Ama taşkın olayları nedeniyle kısmet bugüneymiş…
**
Soru basit ama cevabı kolay değil:
Kırkpınar, bir asırdır “etle tırnak” olduğu Sarayiçi’nden taşınmalı mı?
Aydemir Ay kardeşim geçtiğimiz günlerde yaptığı bir paylaşımda şu değerlendirmeyi aktarmıştı:
“Sarayiçi’nde yer alan Has Bahçe, Osmanlı döneminde de padişahların halkla buluştuğu; güreşlerin, ok atışlarının ve çeşitli sosyal-kültürel etkinliklerin gerçekleştirildiği bir alan olarak kullanılmıştır. Kırkpınar’ın 1924 yılında burada başlatılarak sürdürülmesi bir tesadüf değil, tarihsel sürekliliğin doğal bir sonucudur. Kültürel mirası korumak, onu yalnızca başka bir yere taşımakla değil; hafızasını, mekânını, ruhunu, kimliğini ve ritüellerini birlikte yaşatmakla mümkündür.”
Aynen katılıyorum.
Buna bir öneri de ben ekleyeyim:
Edirne Sarayı’ndaki ihya çalışmalarına paralel olarak Er Meydanı’nın da o tarihi dokuya uygun mimari anlayışla yeniden ele alınması mümkün.
**
1990’lı yılların başında yaklaşık altı yıl boyunca Edirne Gazeteciler Derneği’nin başkanlık görevini yürüttüm.
Dernek olarak 1992 yılında Kırkpınar’a aynı adla ilk gazeteyi kazandırdık.
Kırkpınar Gazetesi ile bu büyük kültürel mirasa “kırmızı dipli mum” olmasa da her yıl biraz daha ışık tutmaya çalıştık.
Bugün bu yazıyı kaleme alırken önümde sararmış bir Kırkpınar Gazetesi sayfası duruyor.
Kırkpınar Güreşleri için basılmış.
Tarihi: 7 Temmuz 1996.
Başlığı ise oldukça manidar:
“Kırkpınar’da Havanda Su Dövmek.”
Haberde anlatılanlar ise daha da ilginç.
**
Edirne Belediyesi Meclisi, 6 Ocak 1995’te yaptığı toplantıda bir Kırkpınar Komisyonu kuruyor.
Komisyon iki ay boyunca çalışıyor, toplantılar yapıyor, görüşler alıyor ve kapsamlı bir rapor hazırlıyor.
Rapor 21 Mart 1995’te Belediye Başkanlığı’na sunuluyor.
Toplantılara kimler katılıyor dersiniz?
Üniversite temsilcileri…
Sivil toplum kuruluşları…
Demokratik kitle örgütleri…
Basın mensupları…
Yani kentin aklı diyebileceğimiz hemen herkes.
Amaç ise çok açık:
Kırkpınar’ı Edirne’ye ve tarihine yakışır bir organizasyon haline getirmek.
**
Raporun içeriğine bakınca insanın aklına şu soru geliyor:
“Bunlar gerçekten 31 yıl önce mi yazılmış?”
Çünkü önerilerin büyük bölümü bugün hâlâ konuşuluyor.
Bakın o raporda neler var:
Kırkpınar yalnızca bir güreş organizasyonu değil, aynı zamanda bir kültür ve sanat festivali olmalı.
Belediye bünyesinde Kırkpınar Müzesi ve arşivi kurulmalı.
Tanıtım profesyonelce yapılmalı; broşürler, filmler ve görseller hazırlanmalı.
Balkan ülkelerinde tanıtım toplantıları düzenlenmeli.
Şehirde kitap fuarları, konserler, tiyatrolar, sergiler ve imza günleri yapılmalı.
Kırkpınar sadece Sarayiçi’ne sıkışmamalı, tüm kente yayılmalı.
Sarayiçi çevresi düzenlenmeli; temizlik sağlanmalı, otopark sorunu çözülmeli.
Pehlivan Mezarlığı çevresi düzenlenmeli.
Tribün sistemi yeniden planlanmalı.
Satıcılar için hijyen kuralları getirilmeli.
**
Şimdi durup düşünelim.
Bu önerilerin hangisi bugün kulağa yabancı geliyor?
Hemen hiçbiri.
Çünkü bu şehirde Kırkpınar konuşulurken hâlâ aynı cümleleri kuruyoruz.
Yıllar değişiyor.
Raporlar değişiyor.
Ama öneriler pek değişmiyor.
Demek ki mesele fikir üretmek değil.
Mesele o fikirleri hayata geçirmek.
Aradan geçen 30 yıla yakın zamana rağmen hâlâ aynı başlıkları konuşuyorsak, belki de asıl sorun şudur:
Tunca Nehri’nin taşkın suları Sarayiçi’ni döverken, biz de yıllardır aynı meseleleri konuşup duruyoruz.
Tıpkı o eski gazete başlığındaki gibi…
Kırkpınar’da bazen gerçekten havanda su dövüyoruz.


Son yağışlar, kar erimeleri ve Bulgaristan’daki barajlardan bırakılan sularla birlikte Meriç ve Tunca yine yataklarını zorladı.
Sarayiçi sular altında kaldı.
Kırkpınar Er Meydanı göle döndü.
Bağ evlerinin olduğu bölgelerde su yine kapıya dayandı.
AFAD ve ekipler canla başla çalıştı.
Mahsur kalan hayvanlar kurtarıldı.
Gece gündüz emek veren herkese teşekkür borçluyuz.
Sahadaki mücadeleye sözümüz yok.
Ama mesele sadece sahadaki mücadele mi?
**
Taşkın nedeniyle yine pek çok görüş ve öneri dinledik.
Meriç Nehri kıyısındaki evinde mahsur kalan eski Edirne Belediye Başkanı Hamdi Sedefçi, bot yardımıyla tahliye edildi.
İşte, bunlardan en ilgincini de kendisinden duyduk.
“Kanal Edirne iyi ki yapıldı” şeklindeki sözler tekrarlanırken, Sedefçi’den aksi yönde görüş geldi.
Karaya çıkmasının ardından açıklamalarda bulunan eski başkan, projenin Edirne’nin işine yaramadığını, “Boşu boşuna milyonlarca lira para harcandı. Maalesef fos çıktı” diyerek noktayı koydu.
**
Eski Edirne Kent Konseyi Başkanı Yılmaz Eren ise bir paylaşımla Edirnelileri tam 18 yıl öncesine götürdü.
Edirne Kent Konseyi ve TMMOB Edirne il bileşenlerinin 2 Şubat 2008 tarihinde “Edirne’de Yaşanan Taşkın Olayları” başlığıyla gerçekleştirdiği toplantıyı hatırlattı.
Peki…
Taşkın olaylarının masaya yatırıldığı o toplantıda neler önerilmişti?
Uluslararası taşkın yönetimi modeli…
Komşuluk ilişkilerinin önemi…
Bulgaristan’daki baraj işletme politikaları…
BM ve AB kararlarından doğan sorumluluklar…
Kıyı Kanunu’nun uygulanması…
Nehir yataklarının temizlenmesi…
Merkezi ve yerel yönetimle birlikte bir Meriç Havza Yönetim Modeli…
**
Dile kolay…
Söz konusu toplantının üzerinden 18 yıl geçmiş…
Bir çocuğun büyüyüp sandık başına gitmesi için yeterli süre.
Ama bir taşkın aklının olgunlaşması için yetmemiş.
Aynı öneriler.
Aynı uyarılar.
Aynı mazeretler.
Takvim değişti.
Koltuklar değişti.
Yetkiler değişti.
Elbette bir şeyler de değişti…
Kanal Edirne yapıldı, elektrik santrali hayata geçirildi…
Meriç’in Söğütlük kesiminde milyonlarca lira harcanarak yap-boza dönen düzenlemeler tartışılırken, sonunda burası “kürek sporu” için parkur haline getirildi.
**
Sorular basit:
18 yıl önceki önerilerin hangisi tam anlamıyla hayata geçti?
Hangisi sürdürülebilir hale geldi?
Hangisi takip edildi?
Yoksa, boşuna mı kürek çektik?


Geçen yıl 7 Temmuz 2025’te bu köşede “Lavanta – Bal” başlığıyla Çallıdere’nin mor tarlalarından, meşe gölgelerinden ve kadın emeğinin sabrından söz etmiştim.
O gün yazdıklarım bir gözlemdi.
Bugün yazacaklarım bir sonuç.
Aradan henüz sekiz ay geçti.
Geçtiğimiz hafta “Çallıdere Balı’nda Dev Adım!” başlığıyla haberini yaptığımız gelişme, o gün meşe ağaçlarının gölgesinde dinlediğimiz hayalin vücut bulmuş hali aslında.
Trakya Kalkınma Ajansı desteğiyle, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı Sosyal Gelişmeyi Destekleme Programı kapsamında yaklaşık 5 milyon liralık bir projeyle Lalapaşa Kadın Emeği Girişimciler Üretim ve İşleme Kooperatifi üretimde yeni bir sayfa açıyor.
Ama bu bir “hibe haberi” değil.
Bu, kırsalda kadın emeğinin ciddiye alınmasının haberi.
**
Geçen yıl ilkbaharda Çallıdere’nin en yüksek kesimlerinde lavanta tarlalarının kıyısında otururken Kooperatif Başkanı Gönül Danışman’ın anlattıkları hâlâ kulağımda.
Bal ormanları…
Yangın görmüş, vasfını yitirmiş alanların yeniden üretime kazandırılması…
Binlerce adaçayı, ıhlamur, lavanta, kekik, biberiye…
Ve bir cümle:
“Bal sadece bir ürün değil, bir ekosistem meselesi.”
Haklıydı.
Bugün açıklanan projede lavanta, adaçayı, biberiye ve kekik üretiminin modern tekniklerle geliştirilmesi; arıcılıkla entegre edilmesi; markalaşma ve sürdürülebilir gelir modeli oluşturulması hedefleniyor.
Yani mesele daha çok bal üretmek değil.
Daha akıllı, daha planlı, daha katma değerli üretmek.
**
Geçen yıl yazımda kendi kendime sormuştum:
“Bu heyecan sürdürülebilir mi?”
Cevap sekiz ayda geldi.
2023’te dünya çapında bir bal yarışmasının ön elemesini kazanmış bir üretimden söz ediyoruz.
Ürünler İstanbul Havalimanı’nda satılıyor.
İSTOÇ üzerinden yurtdışına gidiyor.
Mısır Çarşısı’nda etiketleri var.
Ama asıl mesele pazar değil.
Asıl mesele şu:
Kırsalda kadınlar artık sadece üretmiyor.
Model kuruyor.
**
Edirne’nin yıllardır konuştuğu bir gerçek var:
Genç nüfus gidiyor, köyler boşalıyor, üretim azalıyor…
Peki tersini mümkün kılan örnekler yok mu?
Çallıdere bunun küçük ama güçlü bir cevabı olabilir.
Çünkü burada üç başlık bir araya geliyor:
Bilim: Akademik destek, analizler, laboratuvar çalışmaları.
Doğa: Bal ormanları, aromatik bitkiler, sınır hattının zengin florası.
Kadın emeği: Israr, sabır ve organizasyon becerisi.
**
Dev adım denilen şey para miktarı değil.
Dev adım, 2021’de atılan küçük bir imzanın bugün kurumsal bir yapıya dönüşmesi.
Ve belki de en önemlisi şu:
Bu hikâye bir hibe dosyasının satır aralarında kalacak türden değil.
Bu, bir projeden fazlası!


Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) geçtiğimiz hafta 2025 ADNKS sonuçlarını açıkladı.
Tabloya bakınca insanın aklına şu geliyor:
Edirne’nin nüfusu artmış mı, azalmış mı, yerinde mi saymış?
Resmî cevaba göre artmış.
Edirne’nin nüfusu bir önceki yıla göre 1.191 kişi artarak 421 bin 247’den 422 bin 438’e yükselmiş.
Artış var mı?
Var.
Hissediliyor mu?
Pek sayılmaz.
Hani “arttı mı, arttı sayılır” kıvamında…
**
Merkez, Keşan ve Süloğlu dışında altı ilçenin nüfusu gerilemiş.
Edirne’nin toplamı artıyor gibi görünse de, fotoğrafın arka planı pek öyle söylemiyor.
Asıl çarpıcı veri yaşta.
Türkiye genelinde ortanca yaş 34,9.
Edirne’de ise 41,8.
Aradaki fark bir nesil neredeyse.
Edirne yaşlanıyor.
**
Merkez hâlâ cazibe çünkü okul orada, üniversite orada, hastane orada, kamu orada.
Peki ya ilçeler?
Keşan direniyor.
Diğerleri sessizce eksiliyor.
Köyler yaşlanıyor, beldeler küçülüyor, gençler valiz hazırlıyor.
Belde ve köy nüfusu bir yılda 2.152 kişi azalmış.
Ortalama bir köy nüfusunu 200 kabul ederseniz, bu yaklaşık 10 köyün fiilen boşalması demek.
Sonra dönüp “Neden üretim azalıyor?” diye soruyoruz.
Sonra dönüp “Neden gıdada dışa bağımlıyız?” diye şaşırıyoruz.
**
İşte, geçen hafta 21.Dönem Edirne Milletvekili Şadan Şimşek de yaptığı açıklamada tam buna dikkat çekti.
2025 verilerinin kırsaldaki çözülmenin artık kritik eşiğe dayandığını gösterdiğini söyledi.
Köylerin boşalmasının yalnızca kırsalın değil, ülkenin geleceğinin meselesi olduğunu vurguladı.
“Üretmeyen bir toplum ekonomik bağımsızlığını koruyamaz” dedi.
Kırsalda yaş ortalaması yükselirken, genç nüfus tarımdan koparken alarm zilleri çalıyor.
Ama bilirsiniz…
Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar.
Kalan köy sayısı zaten azalırken, kovacak köy bulabilecek miyiz?
Orası da ayrı mesele.
**
Küresel gıda enflasyonu yavaşlıyor.
Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü verileri bunu gösteriyor.
Euro Bölgesi’nde yıllık enflasyon yüzde 1,9’a kadar geriliyor.
Ama bizde durum çok farklı.
TÜİK Ocak ayı enflasyonunu yüzde 4,84 açıkladı.
Yani, daha yılın ilk ayında alım gücü yüzde 4,84 eridi.
Bir de öteki Şimşek var.
Maliye Başkanı Mehmet Şimşek.
Sayın Bakan, artışı hava koşullarına bağlıyor.
**
Emeklisi, asgari ücretlisi bunun üzerine söyleniyor:
-Sanki Euro Bölgesi’nde kar yağmıyor.
-Sanki oralarda rüzgâr esmiyor.
-Sanki çocuk kandırıyor…
**
Bir yanda köyler boşalıyor, bir yanda sofralar küçülüyor
Nasıldı o çocuk şarkısı?
Yağmur yağıyor, seller akıyor…
Vatandaş vitrindeki etiketlere camdan bakıyor!