Yazar arşivleri: BÜLENT AYAN

AYNI DAĞ, İKİ FARKLI HİKÂYE

5 Haziran Dünya Çevre Günü dolayısıyla geçen Cuma pek çok etkinlik ve günün önemine ilişkin açıklamalar yapıldı.

Hudut Gazetesi olarak bunlara geniş biçimde yer vermeye çalıştık.

Bu açıklamalardan biri de Doğa ve Kültür Derneği (DOKU) Yönetim Kurulu Başkanı Göksal Çidem’e ait.

Çidem’in söz konusu açıklamasını “Istrancalar için ortak çağrı” başlığı ile paylaştık. 

**

Istıranca Dağları’nın üçte ikisi Türkiye’de, üçte biri Bulgaristan’da.

Aynı yağmur yağıyor.

Aynı rüzgâr esiyor.

Aynı kuşlar göç ediyor.

Aynı orman sınır tanımadan devam ediyor.

Ama uygulamalar aynı değil.

İşte Çidem, aslında yıllardır gözümüzün önünde duran bir gerçeği yeniden hatırlatıyor.

**

Bulgaristan tarafında doğal alanların korunmasına yönelik daha sıkı bir yaklaşım sergilenirken, bizim tarafta neredeyse her yıl yeni bir maden, taş ocağı ya da enerji projesi gündeme geliyor.

İşin daha ilginç tarafı ise Avrupa Birliği tarafından yasa dışı göçü önlemek amacıyla iki ülke sınırına çekilen jiletli teller.

İnsanları durdurmak için yapılan bu bariyerler yalnızca insanları durdurmuyor.

Yaban hayvanlarını da durduruyor.

Asırlardır aynı ormanda dolaşan kurtlar, çakallar, geyikler, karacalar ve diğer canlılar artık karşı tarafa geçemiyor.

Sonra da biyolojik çeşitliliğin neden azaldığını konuşuyoruz.

**

Bir başka çelişki de kültürel yaşamda karşımıza çıkıyor.

Bulgaristan tarafındaki Istıranca köylerinde yüzlerce yıllık gelenekler yaşatılıyor.

Gayda sesleri yankılanıyor, UNESCO tarafından da tanınan ateş üzerinde yürüme ritüelleri düzenleniyor.

Bizim tarafta ise birçok noktada iş makinelerinin sesi duyuluyor.

Dinamit patlamaları, taş ocakları, maden faaliyetleri ve enerji projeleri…

**

Elbette kalkınma önemlidir.

Elbette enerjiye de ihtiyaç vardır.

Ancak insan ister istemez soruyor:

Aynı ormanın öteki tarafında sakıncalı bulunan projeler, bu tarafta neden makul görülüyor?

Aynı dağın Bulgaristan tarafındaki ağacın değeri ile Türkiye tarafındaki ağacın değeri farklı mı?

Aynı derenin öteki yakadaki suyu daha mı kıymetli?

Aynı kuş Bulgaristan semalarında uçunca korunması gereken canlı, Türkiye semalarında uçunca yatırımın önündeki engel mi oluyor?

Sorular çoğaltılabilir.

Aslında sorun da burada.

Biz çevreyi hâlâ gelecek kuşaklara bırakılacak bir emanet olarak değil, tüketildikçe yenisi bulunacak bir kaynak olarak görüyoruz.

Kaynak bitince yenisini bulabileceğimizi sanıyoruz.

**

Oysa ormanların, sulak alanların, yaban hayatının ve biyolojik çeşitliliğin yedeği yok.

Bir maden sahası kapanır.

Bir taş ocağı terk edilir.

Bir şirket gider.

Ama yok edilen ekosistem çoğu zaman geri gelmez.

Çünkü doğanın bilançosunda zarar hanesinin telafisi çoğu zaman yoktur.

**

İşin en acı tarafı ise aynı coğrafyanın iki farklı hikâye anlatması.

Bir tarafta gayda sesleri.

Diğer tarafta dinamit sesleri.

Bir tarafta doğayı gelecek kuşaklara bırakma çabası.

Diğer tarafta “şimdilik idare eder” anlayışı.

Belki de Dünya Çevre Günü’nün ardından kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor:

Sınırdaki teller gerçekten iki ülkeyi mi ayırıyor?

Yoksa doğaya bakışımızdaki fark mı çok daha büyük bir duvar örüyor?

BİR ÖZGEÇMİŞ

İnsan bazen uzun nutuklar dinlemek zorunda kalmaz.

Bir özgeçmiş yeter.

Cumhuriyet Halk Partisi’nin internet sitesine eklenen Kemal Kılıçdaroğlu özgeçmişini sonuna kadar okudum.

Doğduğu yerden başlayıp eğitim hayatına, bürokrasideki görevlerine, genel müdürlüklerine, milletvekilliğine kadar uzanan uzun bir kariyer hikâyesi anlatılıyor.

Ve son bir cümle geliyor:

“22 Mayıs 2010 tarihinde yapılan 33. CHP Olağan Kurultayı’nda Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı seçildi.”

Bitti.

Arkası yok.

**

Oysa o tarihten sonra Türkiye siyaseti açısından küçücük bir dönem yaşanmadı.

Tam 13 yıl…

Bir çocuğun ilkokula başlayıp üniversite çağına geldiği kadar uzun bir süre.

Bu 13 yıl boyunca CHP’nin başında Kemal Kılıçdaroğlu vardı.

Cumhurbaşkanlığı seçimleri yapıldı.

Genel seçimler yapıldı.

Yerel seçimler yapıldı.

Referandumlar yaşandı.

Siyasi ittifaklar kuruldu.

Parti içi tartışmalar eksik olmadı.

Türkiye’nin siyasi tarihi açısından son derece önemli olaylar yaşandı.

Kemal Kılıçdaroğlu’nun genel başkanlığı döneminde CHP kaç genel seçim kazandı?

Sıfır.

Kaç cumhurbaşkanlığı seçimi kazandı?

Sıfır.

İktidar oldu mu?

Hayır.

Tek başına hükümet kurdu mu?

Hayır.

Cumhurbaşkanı çıkarabildi mi?

Hayır.

Ama bunların hiçbiri özgeçmişte yok.

Ne kazanılan bir seçimden söz ediliyor.

Ne kaybedilen bir seçimden.

Ne bir siyasi başarıdan.

Ne de bir muhasebeden.

Sanki takvim 22 Mayıs 2010’da durmuş.

Aradan geçen 13 yıl tarihin sisleri arasında kaybolmuş.

**

Aslında bu durum yalnızca Kemal Kılıçdaroğlu’nun hikâyesi değil.

Türk siyasetinin kronik hastalıklarından birinin özeti.

Başarılar sahiplenilir.

Başarısızlıklar ise unutulmak istenir.

Oysa siyasetçinin gerçek özgeçmişi makamları değil, sandıklarıdır.

Hangi göreve geldiği kadar, o görevde ne yaptığı da önemlidir.

Kaç seçim kazandığı kadar, kaç seçim kaybettiği de tarihin parçasıdır.

Çünkü siyaset sonuç üretme sanatıdır.

Sonuç yoksa geriye sadece unvanlar kalır.

**

Nitekim 5 Kasım 2023’te yapılan CHP Kurultayı’nda delegeler yeni bir tercih yaptı.

Özgür Özel genel başkan seçildi.

Böylece Kılıçdaroğlu dönemi kapandı.

Ama görünen o ki bazı özgeçmişlerde tarih hâlâ o sayfayı çevirmekte zorlanıyor.

Belki de en ilginç olan budur.

Bazen insanlar konuşmaz.

Partiler konuşmaz.

Fakat bir özgeçmiş çok şey anlatır.

Özellikle de anlatmadıklarıyla…

BAYRAM MI GELİYOR?

Kurban Bayramı kapıda…

Eskiden bu cümle insanın içine bir sevinç bırakırdı.

Şimdi ise milyonlarca insanın içine sıkıntı çöküyor.

Çünkü bu ülkede artık bayram yaklaşınca insanlar tatlıyı, şekeri, misafiri değil; hesabı kitabı düşünmeye başlıyor.

**

Ama önce kendimizden söz edelim.

Yerel gazeteler yarın yayımlandıktan sonra okurlarıyla yeniden Kurban Bayramı’nın ardından, yani 1 Haziran Pazartesi günü buluşacak…

Bayramınız şimdiden kutlu olsun…

**

Şimdi gelelim sadede…

Emekli maaşı ortada…

Asgari ücret ortada…

Pazardaki fiyatlar ortada…

Kasaptaki etiketler zaten başka bir gezegenden gelmiş gibi…

Fiyatlara bakınca insanın içi daralıyor.

Hal böyle olunca insanların aklındaki soru da değişiyor:

“Bu yıl hangi kurbanlığı alsak?” değil…

“Bayramı nasıl çıkaracağız?” oluyor.

**

Çarşıya çıkın görün…

Saraçlar’da vitrinlere uzun uzun bakıp eli poşetsiz dönen insanları…

Pazarda fiyat sorarken sesi kısılan emeklileri…

Kasabın önünden durup sadece etiket okuyan vatandaşları…

Bir de kurban pazarlarına gidin.

Eskiden pazarlık sesinden kulak duymazdı.

Şimdi birçok kişinin kurban pazarına yaklaşmaya bile cesareti yok.

Çünkü milyonlarca insan için kurban kesmek artık dini vecibeden önce ekonomik mesele haline geldi.

İşin daha acı tarafı ne biliyor musunuz?

Bu ülkede yıllarca çalışmış, prim ödemiş, çocuk büyütmüş emekliler bugün torununa bayram harçlığı verememenin utancını yaşıyor.

Bir emekli düşünün…

Bayram geliyor diye sevinemiyor.

Çünkü maaşı daha ayın ortasında tükenmiş.

Elektrik…

Doğalgaz…

Kira…

İlaç…

Market…

Hayat, maaşı lime lime etmiş.

**

Asgari ücretlinin hali farklı mı?

Ay başında cebine giren para, ay sonunu göremeden eriyor.

İnsanlar artık markete ihtiyaç listesiyle değil, “Acaba hangisini alamam?” hesabıyla gidiyor.

Eskiden yoksulluk konuşulurdu.

Şimdi yoksulluğun standardı oluştu.

Ve en tehlikelisi de bu zaten…

İnsanların yaşadığı sıkıntıya alışması.

**

Bir ülkede emekli et kuyruğuna razı hale gelmişse…

Asgari ücretli kurban etini yalnızca dağıtılırsa yiyebilecek durumdaysa…

Çocuklar bayramlık yerine “Bu sene idare edelim” cümlesini duyuyorsa…

Orada ekonomik kriz yalnızca rakamlarda değildir.

Vicdanlardadır.

Ama ekranlara bakıyorsunuz…

Her şey güllük gülistanlık.

Ekonomi uçuyormuş…

Büyüme rakamları rekor kırıyormuş…

Enflasyon düşüyormuş…

İyi de vatandaş neden pazarda yarım kilo domates hesabı yapıyor?

Neden insanlar bayramı sevinçle değil, masraf korkusuyla bekliyor?

Demek ki memleketin gerçek verisi TÜİK tablolarında değil…

Pazar filesinde saklı.

Çünkü vatandaşın cebinde hissedilmeyen hiçbir ekonomik başarı gerçek değildir.

**

Bayram dediğiniz şey biraz da huzurdur.

İnsanların sofrasına gönül rahatlığıyla oturabilmesidir.

Çocuğuna harçlık verirken yüzünün gülmesidir.

Misafir gelirken telaş değil mutluluk hissetmektir.

Ama bugün milyonlarca insan için bayram; neşe değil, geçim muhasebesine dönmüş durumda.

Kurban Bayramı geliyor…

Fakat memleketin büyük kısmı artık kurbanlık fiyatını değil, kıymanın gramını konuşuyor.

İşte insanın içini en çok acıtan da bu oluyor…

SAROS’DA YENİ HESAP

4 Mayıs 2026 tarihli Hudut’tan bir haber:

“Saros’a ‘mavi bayrak’ hamlesi!

Edirne Valisi Yunus Sezer, bölgede en az bir plajın mavi bayrak alması için öneride bulunurken, turizm paydaşları da destek verdi. Toplantıda Saros için mavi bayrak çalışmalarının hız kazanması konusunda fikir birliği oluştu.”

**

Derken…

14 gün sonra, yani bugünkü Hudut’ta Saros ile ilgili bir başka haber:

“Saros YEKA adayı!

Türkiye’nin ilk deniz üstü rüzgâr Yenilenebilir Enerji Kaynak Alanları (YEKA) için önemli bir gelişme yaşandı. Yatırım için belirlenen 4 alana dair Deniz Üstü Rüzgar Enerjisine Dayalı Aday YEKA İlanı, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığının resmi internet sitesinde yayınlandı. Söz konusu alanlardan biri de yaklaşık 173 kilometrekarelik bölümü dahil edilen Saros Körfezi oldu.”

**

Bir sabah uyanıyoruz…

Haritanın üzerinde kırmızı çizgiler belirivermiş.

Saros Körfezi’nin açıklarında artık yeni bir “enerji sahası” belirlenmiş.

Adı da oldukça teknik:

“Yenilenebilir Enerji Kaynak Alanı.”

Kısaca YEKA.

**

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın 13 Mayıs 2026 tarihli duyurusuna göre, Türkiye’nin deniz üstü rüzgar enerjisi hedefleri kapsamında Saros Körfezi de aday alan ilan edildi.

Şimdilik aday yani!

Yaklaşık 173 kilometrekarelik bir deniz alanından söz ediliyor.

Şimdi bölge insanı doğal olarak soruyor:

“Bu ne demek?”

“Denizin ortasına ne yapılacak?”

“Balıkçılık bitecek mi?”

“Turizm etkilenir mi?”

“Yoksa bu gerçekten temiz enerji adına önemli bir adım mı?”

Aslında mesele tam da burada başlıyor.

Çünkü bu konu yalnızca enerji meselesi değil.

Aynı zamanda yaşam alanı meselesi.

**

Bugün Avrupa’nın birçok ülkesinde deniz üstü rüzgar santralleri kuruluyor.

Dev türbinler denizin ortasına yerleştiriliyor.

Rüzgârdan elektrik üretiliyor.

Kağıt üzerinde kulağa oldukça modern geliyor.

Karbon salımı azalıyor.

Fosil yakıta bağımlılık düşüyor.

Enerji ithalatı azalıyor.

Yani Ankara’dan bakınca tablo oldukça parlak.

Ama Saros’a kıyısı olan bir köy kahvesinden ya da  yazlıklardan bakınca tablo o kadar parlak görünmüyor.

Çünkü Saros Körfezi sıradan bir deniz parçası değil.

Yıllardır temizliğiyle övünülen, dalış turizmiyle öne çıkan, balıkçılığıyla geçim sağlanan, yazın nüfusu katlanan bir bölge.

Şimdi insanlar haklı olarak şunu merak ediyor:

“Bu türbinler tam olarak nereye kurulacak?”

“Kıyıdan görünecek mi?”

“Deniz yaşamına etkisi ne olacak?”

“Balık göç yolları değişecek mi?”

“Dip yapısı zarar görecek mi?”

Henüz ortada net cevaplar yok.

Çünkü bakanlığın açıklamasında yalnızca “aday alan” deniliyor.

Yani süreç yeni başlıyor.

**

İşte tam da bu yüzden şimdi konuşmak gerekiyor.

İş işten geçtikten sonra değil.

Türkiye’de genellikle büyük projelerin ortak bir kaderi var.

Önce “yatırım” deniliyor.

Sonra “milli mesele” deniliyor.

Ardından yöre halkına yeterince anlatılmadan süreç ilerliyor.

İnsanlar soru sorunca da bir anda “yatırım karşıtı” ilan ediliyor.

Oysa mesele karşı çıkmak değil.

Mesele bilmek…

**

“Mavi Bayrak” derken!

TIRTILLAR

Aşağıdaki “Birlikten kuvvet doğar” başlıklı kısa yazı ile iki adet tırtıl görseli değerli gazeteci kardeşim Nadir Alp’ten geldi…

**

“Birlikten kuvvet doğar

Tabiat iyi bir gözlemciyseniz insanı sakinleştirir, bugüne kadar bakıp da göremediklerinizi görmenizi sağlar. Deve kervanı misali uç uca eklenen tırtılların yol kat edişleri görmeye değer. Öndeki lider tırtıl arkasına eklenen tırtılları ileri hamle yaparak gitmek istedikleri yöne sürüklerken en arkadaki de itekleyerek grubun rahat yol almasını sağlıyor. Bir anlamda, ‘birlikten kuvvet doğar, bir elin nesi var iki elin sesi var’ misali…”

**

Nadir Alp’in bu manzara karşısında çok etkilendiği belli… Ben de öyle…

Evet, birlikten kuvvet doğar… Ama nasıl?

Çoğu zaman yanından geçip gittiğimiz, “sıradan” dediğimiz ayrıntılar aslında hayatın en net fotoğraflarını sunar. Tıpkı burada olduğu gibi…

Toprağın üzerinde, adeta bir deve kervanı misali dizilmiş tırtıllar… Uç uca eklenmiş, birbirine temas ederek ilerleyen bir canlı zinciri…

**

İlk bakışta basit bir doğa olayı gibi görünüyor. Oysa biraz durup izleyince, insanın kendine dönüp bakmaması mümkün değil.

Öndeki tırtıl yolu açıyor… Yön belirliyor… Risk alıyor…

Arkadakiler ise onu takip ediyor. Ama bu, körü körüne bir bağlılık değil…

En arkadaki tırtıl da boş durmuyor; görünmeyen bir güç gibi iterek grubun hareketini tamamlıyor.

Yani bu yürüyüşte ne sadece lider var… Ne de sadece takip edenler… Her biri zincirin vazgeçilmez bir halkası…

**

İşte tam da burada doğa, en eski gerçeği yeniden fısıldıyor: “Birlikten kuvvet doğar.”

Ama belki de unuttuğumuz kısım şu: Birlik, sadece yan yana durmak değildir.

Birlik; aynı hedefe doğru, birbirinin yükünü alarak yürüyebilmektir.

**

Bugün insan ilişkilerine baktığımızda çoğu zaman bu zincirin koptuğunu görüyoruz.

Herkes önde olmak istiyor… Ama kimse arkadan iten olmak istemiyor.

Herkes yön vermek derdinde… Ama kimse yolu paylaşma niyetinde değil.

Oysa doğa çok daha sade bir şey söylüyor: Ne öndeki tek başına ilerleyebilir…

Ne de arkadaki tek başına yol alabilir… Hayat da biraz böyle değil mi?

**

Bir toplum… Bir şehir… Hatta bir aile…

Eğer herkes sadece kendi adımını düşünürse ortaya yürüyüş değil, dağılma çıkar.

Ama biri yolu açarken diğeri destek olursa, işte o zaman mesafe kat edilir.

Belki de bu yüzden atalar boşuna dememiş: “Bir elin nesi var, iki elin sesi var.”

Toprağın üstünde ağır ağır ilerleyen o küçücük tırtıllar aslında bize çok büyük bir şeyi hatırlatıyor: Güç, tek başına olmakta değil; birlikte hareket edebilmekte saklı…

Ve belki de en önemlisi…

Bazen lider olmak kadar, arkadan iten olmak da bir o kadar kıymetli…

**

Birlik olmayınca kuvvet doğmayacağına daha dün bir kez daha tanık olduk.

İşte Edirnespor’un başına gelenler…

Sarı-Kırmızılı kulüp, 2020 yılında yükseldiği 3. Lig’e veda ederek Amatör Lig’e düştü.

Toprağın üstünde birbirine tutunarak ilerleyen o küçücük tırtılların başarabildiğini, koskoca insanlar bazen başaramıyor…

Çünkü ne yolu birlikte yürümek isteyen vardı… Ne omuz veren… Ne de arkadan iten…

Oysa bazen bir kulübü ayakta tutan şey para değil; aynı hedefe bakabilen insanların omuz omuza durabilmesidir.

Tırtıllar bile birlikte yürümeyi biliyor…

İnsanlar ise çoğu zaman birbirinin ayağına basarak ilerlemeye çalışıyor…

BENTONİT OCAĞI

Edirne’nin Enez ilçesine bağlı Hasköy, Şehitler ve Işıklı köylerinde kurulması planlanan bentonit ocağı projesine karşı bölge halkı geçtiğimiz hafta sadece üç gün içinde 310’u aşkın itiraz dilekçesi toplayarak Edirne Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği İl Müdürlüğü’ne teslim etti.

Şehitler Köyü Muhtarı Adem Dağlı tarafından üst yazıyla sunulan dilekçelerde, projenin hem çevresel hem de sosyo-ekonomik açıdan ciddi riskler barındırdığına dikkat çekildi.

Üç köyde yaşayan insanlar üç gün içinde 310 dilekçe topluyorsa, ortada “küçük bir yatırım” değil, “büyük bir dert var” demektir.

Hani bazen projeler anlatılır ya… “Çevreye duyarlı”, “Bölgeye katkı sağlayacak”, “İstihdam yaratacak”…

Bu bentonit işi de kâğıt üzerinde öyle görünüyor olmalı.

Ama köylü kâğıda değil, toprağa bakıyor.

Çünkü o toprak, lafla değil, alın teriyle işleniyor.

Proje Tanıtım Dosyası hazırlanmış.

İçinde her şey var gibi…

Ama aslında en önemli şey yok: Gerçek hayat.

Mesela diyor ki dosya; sorun yok.

Köylü diyor ki; suyum kirlenir.

Dosya diyor ki; etki sınırlı.

Köylü diyor ki; tarım biter.

Dosya diyor ki; bilimsel.

Köylü diyor ki; gel bir de burada yaşa!

İtiraz dilekçelerine bakıyorsunuz…

Tozdan, gürültüden, kamyon trafiğinden bahsediliyor.

Ama asıl mesele bunlar değil.

Asıl mesele şu:

Bu köylerde insanlar tarım ve hayvancılıktan başka ne yapacak?

Altmıştan fazla ailenin tarım arazilerinin tarımsal vasıflarını kaybedeceğinden söz ediliyor.

Bir de “proje katkı sağlayacak” deniyor.

Kime?

**

Bir başka detay daha var, o da pek “küçük” değil:

Proje alanı doğal sit, orman, koruma alanı…

Ama nedense dosyada bu alanlar biraz “hafifletilmiş”.

Orman az, risk küçük, etki sınırlı…

Kâğıt üstünde doğa da inceliyor anlaşılan.

Kuşlar bile hesaba katılmamış.

Oysa bölge göç yolu üzerinde.

Yani sadece insanlar değil, kuşlar da “itiraz edebilseydi”, dilekçe sayısı uçar giderdi.

Anayasa’nın 56. maddesi hatırlatılıyor:

“Herkes sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir.”

Güzel madde.

Okuması kolay.

Uygulaması biraz zor anlaşılan.

Köylünün talebi net:

Ya bu dosya bu haliyle iptal edilsin,

Ya da “ÇED Gereklidir” denilsin ve iş ciddiye binsin.

Aslında çok şey istemiyorlar.

Sadece şunu soruyorlar:

“Biz burada yaşamaya devam edebilecek miyiz?”

Üç günde 310 dilekçe…

Bu rakamı küçümsemek kolay.

Ama o 310 imzanın her biri bir kaygı, bir korku, bir gelecek meselesi.

Ve bazen en doğru raporu, en kalın dosyalar değil, en hızlı toplanan imzalar verir.

YILAN BALIĞI

Meslek büyüğümüz, duruşuyla “adam gibi adam” Feyzullah Aktan’ı 13 Nisan 2026 Pazartesi günü Keşan’da toprağa verdik.

Bugünden iki hafta önce…

Zaman böyle akıp geçiveriyor…

Yerel basının duayen isimlerinden biri olarak, Önder Gazetesi’ni yarım asırdan fazla ayakta tutmayı başardı.

TEMA Vakfı’nca “Örnek Kıdemli Vatandaş” ödülüne layık görüldü.

Ender bir kişilikti…

Işıklar içinde uyusun…

Onun gibi isimler, bu toprakların hafızasını taşıyordu…

Tıpkı şimdi anlatacağım Enez hikâyesi gibi…

**

Cenaze töreninde, Hersekzade Ahmet Paşa Camii avlusunda Ulaş Demiray ile karşılaştık.

Onu, gazetemizdeki “Enez Mektubu” köşesinden anımsarsınız…

Sohbetimiz, ister istemez eski günlere uzandı.

Dostluğumuz, Enez’in efsane Belediye Başkanı Şevket Kurt dönemine kadar dayanıyor.

Başkan Kurt…

1972’de kurulan Enez Balıkçılık Kooperatifi’nin başına 1977’de geçti ve ilçenin ekonomik kaderini değiştiren adımlar attı.

Göllerin kiralama süresini 3 yıldan 11 yıla çıkardı.

1–2 ton olan yılan balığı üretimi, 35–40 tona fırladı.

Bu sadece bir artış değildi…

Enez’in kaderinin değişmesiydi.

Kooperatif büyüdü; 120 aktif ortak, 15’e yakın çalışan…

Balıkçı kazandı, esnaf kazandı…

Enez kazandı.

Her yıl kurulup vakitsiz patlayan dalyan sorununu, DSİ ile kurduğu ilişkiler sayesinde çözdü.

1600 metre uzunluğunda bir kanal açtırıldı.

İlk yıl, dalyanda yakalanan levrek, kefal ve yılan balığı 20–30 tona ulaştı.

Bu bir rekordu… ve yıllarca sürdü.

TRT’de, Milliyet’te defalarca haberini yaptım…

**

Gala Gölü ayağı da o dönemlerde balıkçının istediği şekilde temizletildi.

Üretim arttı, bölge nefes aldı.

Peki ya bugün?

Konuyu, çok değerli dostum, DSİ Emekli Bölge Müdür Yardımcısı Hüseyin Erkin’e açtım.

Anlattıkları, bir gerçeğin soğuk yüzüydü:

“Meriç Nehri Enez Deltası lagün gölleriyle dünyanın en önemli sulak alanlarından biridir. Gala Gölü ve Dalyan Gölleri önemli bir ekosistem oluşturur.

Bizim dönemimizde Gala Gölü’nü Dalyan Gölleri’ne bağlayan kanal yapılmıştı. Bu döngü özellikle yılan balığı için hayatiydi.

1970’li yıllarda Enez, balıkçılıkla anılır hale gelmişti. Balık üretimi artmış, ihracat yapılır olmuştu.

Ancak zamanla bu ivme kaybedildi…

Yanlış çeltik tarımı Gala ve Dalyan göllerini kirletti.

Ergene Nehri’ndeki kirlilik de Meriç Deltası’nı ve Saros Körfezi’ni tehdit eder hale geldi.”

Gala’nın bugünkü durumu…

Maalesef böyle…

**

Ulaş Demiray ile sohbetimiz sürerken yanımıza Keşanlı gazeteci kardeşim Ömer Çakıcı geldi.

Kendisi Enez’in Küçükevren Köyü’nden…

Biz yılan balığını konuşurken söze girdi:

“Yemeğe bile bulamıyoruz!”

Oysa bir zamanlar ihraç ediliyordu…

Enez’in zenginliğiydi…

Şimdi?

Yılan balığı yok olmadı belki…

Ama Enez’de artık bir hatıraya dönüştü.

Yılan balığı…

Yalan oldu!

DOLU–BOŞ!

Dolu…

Üreticilerin korkulu rüyası…

Özellikle Nisan, Mayıs, Haziran ve Temmuz aylarında en sık görülen doğa olayı…

Süloğlu ilçesinde 10 Nisan’da öğle saatlerinde başlayan ve yaklaşık 20 dakika süren dolu yağışıyla birlikte ilçe merkezi adeta beyaz örtüyle kaplandı…

Bereket, ekili alanlarda herhangi bir olumsuzluk yaşanmadı…

Meslek yaşamım boyunca sayısız dolu olayına tanık oldum.

Ama bir tanesi var ki, 20 yıl olmuştur diyebilirim…

Babaeski ilçesinde festivalin yapıldığı alanda park halindeki onlarca aracın kaporta ve camları, ceviz büyüklüğündeki dolu nedeniyle büyük hasar görmüştü.

Hani “pert” desem yeridir!

Herkes şaşkına döndü.

**

İlkbaharla birlikte Bulgar medyasındaki haberlere göre komşu ülke, 15 Nisan itibarıyla doluya karşı “roketli savunma sezonu”nu başlattı.

Evet, yanlış okumadınız: Roketli.

Tarım ve gıda üretimini tehdit eden doluya karşı geliştirilen bu sistem; Pazarcik’ten Filibe’ye, Stara Zagora’dan Vidin’e kadar uzanan geniş bir coğrafyada yaklaşık 22 milyon dekarlık tarım arazisini korumayı hedefliyor.

Peki sistem nasıl çalışıyor?

Bulutların içine gümüş iyodür gibi maddeler taşıyan roketler fırlatılıyor.

Amaç, dolu tanelerinin büyümesini engellemek ya da etkisini azaltmak.

Yani gökten düşecek felaket, daha yere ulaşmadan “yumuşatılmaya” çalışılıyor.

Üstelik bu sistem yıllardır uygulanıyor ve ciddi ürün kayıplarının önüne geçildiği belirtiliyor.

**

Şimdi dönüp kendimize bakalım.

Türkiye’de dolu yağışı olduğunda ne yapıyoruz?

Çiftçi kaderine bakıyor.

Sigortası varsa hasar tespiti bekliyor.

Yoksa “Allah beterinden saklasın” deyip sezona veda ediyor.

**

Oysa dünyada bu iş sadece Bulgaristan’ın aklına gelmiş değil.

Fransa’da üzüm bağlarını korumak için dolu topları ve bulut tohumlama yöntemleri yıllardır kullanılıyor.

İtalya’da özellikle kuzey bölgelerinde çiftçiler, kendi kooperatifleri aracılığıyla dolu savunma sistemleri kuruyor.

Amerika Birleşik Devletleri’nde bazı eyaletlerde uçaklarla yapılan bulut tohumlama uygulamaları mevcut.

Çin ise bu işin belki de en ileri örneğini sunuyor; binlerce roket ve top sistemiyle aktif hava müdahalesi yapıyor.

Yani mesele yeni değil.

Mesele, bu yöntemleri ciddiye almak.

**

Edirne’den bakalım…

Trakya’da dolu yağışı demek; ayçiçeğinde, buğdayda, bağda bir yıllık emeğin birkaç dakika içinde yok olması demek.

Hele ki iklim değişikliğiyle birlikte aşırı hava olaylarının arttığı bir dönemde, “nasip” diyerek kenara çekilmek artık bir tercih değil, bir ihmaldir.

Peki biz ne yapabiliriz?

Öncelikle kabul edelim:

Dolu artık sadece bir ‘doğal afet’ değil, aynı zamanda yönetilebilir bir risktir.

Trakya’da pilot bölgeler seçilerek dolu savunma sistemleri kurulabilir.

Tarım ve Orman Bakanlığı koordinasyonunda üniversiteler ve meteoroloji birimleriyle ortak projeler geliştirilebilir.

Kooperatifler aracılığıyla çiftçinin sürece katılımı sağlanabilir.

Ve en önemlisi, “olmaz” demekten vazgeçilebilir.

Komşu roket atıyor, biz hâlâ dua ediyoruz.

Elbette dua edelim.

Ama tedbir de alalım.

Çünkü gökten ne yağacağı belli olmaz…

Dolunun yere düşmeden neye dönüşeceği biraz da insanların elinde.

Gerisi boş!

BUDAMA

Edirne Kent Konseyi’nin geçtiğimiz günlerde düzenlediği “Edirne’de Peyzaj Uygulamaları” panelinde akademisyenler konuştu, belediye anlattı…

Biri “işin doğrusu bu” dedi, diğeri “biz zaten öyle yapıyoruz” diye yanıtladı.

Peki, Edirneli ikna oldu mu?

Tartışılır.

**

Trakya Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Peyzaj Mimarlığı Bölüm Başkanı ve T.Ü. Çevre Sorunları Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdürü Doç. Dr. Beste Karakaya Aytin net konuştu:

“Ağaç dikmek yetmez, doğru planlamak gerekir.”

Yani mesele yol kenarına fidan sıkıştırmak değil…

Kenti baştan sona bağlayan bir yeşil sistem kurmak.

Kısa vadeli değil, en az 20 yıllık bir akıl…

Şimdi soru şu:

Edirne’de yapılanlar gerçekten böyle bir planın ürünü mü?

Yoksa “dik gitsin” anlayışının biraz daha makyajlanmış hâli mi?

**

Trakya Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Peyzaj Mimarlığı Bölüm Başkanı ve T.Ü. Çevre Sorunları Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdürü Doç. Dr. Sergun Dayan açık açık söyledi:

Meyve ağaçları şehir içinde sorun…

Fazla su isteyen türler yanlış…

Dar kaldırımlara ağaç dikmek ise doğrudan hata…

Panelin en can alıcı noktası ise şu cümlede özetlendi:

“Her ağaç her yere dikilmez.”

Yani yıllardır gözümüzün önünde yapılan bazı uygulamalar bilimsel olarak pek de savunulabilir değil.

**

Gelelim meselenin en tartışmalı kısmına:

Budama…

Edirne Belediyesi Park ve Bahçeler Müdürü Pınar Kırımlı Tabak diyor ki:

“Estetik değil, güvenlik.”

Fırtına riski var…

Ağaç dışarıdan sağlıklı görünür ama içten çürümüş olabilir…

Bu yüzden sert budama gerekli…

Kâğıt üzerinde mantıklı.

Ama sahaya indiğinizde manzara biraz daha farklı.

Sonuç olarak panel, Edirne’deki tartışmayı bitirmedi; aksine daha görünür hâle getirdi.

Edirne’de mesele ağaç dikmek değil…

Doğru ağacı, doğru yere, doğru yöntemle dikmek ve en önemlisi o ağacı doğru şekilde yaşatmak.

Gölge büyüyor ama tartışma da onunla birlikte büyümeye devam ediyor.

**

Söğütlük Orman Parkı Millet Bahçesi’ne yürüyüşe giden bir vatandaşın çekip geçen hafta Haber Merkezimize gönderdiği fotoğraflar görenlere “Kaskınızı takmadan gitmeyin” dedirtecek cinsten.

Dallar kırılmış…

Kopmuş…

Ama yere düşmemiş.

Ağaçta asılı duruyor.

Altından insanlar geçiyor.

Çocuklar, bebek arabaları, yaşlılar…

Ve hemen yanında bir tabela:

“Dikkat, ağaç dalları düşebilir.”

**

Bu tabela beni alıp taa Kastamonu’ya kadar götürdü.

“Daş düşebülü, ayu çıkabülü” (Taş düşebilir, ayı çıkabilir) tabelası, Kastamonu’nun ormanlık ve dağlık bölgelerinde yer aldığı rivayet edilen mizahi bir uyarı levhasıdır.

Meşhur tabela, bölgenin yaban hayatının yoğunluğuna ve dağlık yapısına mizahi bir atıftır.

Edirne’deki de ondan farksız…

Yoksa izahı var; mizahı yok!

Yani, iş ciddi…

Trakya ağzıyla:

“Abe dal düşebilir beyaa!”

TENCERE

Seçim lafı bir düştü mü memleketin ortasına…

Bilin ki mutfakta bir şeyler ters gidiyordur.

Baskın, ara, erken, zamanında…

Adı ne olursa olsun, seçim tartışması yeniden ülkenin gündeminde.

Bu kez fitili ateşleyen CHP lideri Özgür Özel oldu.

Ara seçim çağrısı…

Kimi “siyasi hamle” dedi, kimi “nabız yoklama”…

**

Adalet Partisi’nden İlhami Ertem 4 Nisan 1978’de vefat edince Edirne’nin vekil sayısı 3’e düştü.

Bundan tam 47 yıl önceydi…

Edirne dahil Konya, Manisa, Muğla ve Aydın olmak üzere 5 ilde, 14 Ekim 1979’da ara seçim kararı alındı.

İki yıl önce, yani 1977 seçimlerinde oy patlaması yapan Ecevit iktidarda…

Ülke 70 cente muhtaçken başa geçmişti.

Sandığa gidilen o günlerin manzarası neydi?

Mazot yokluğundan otobüsler kalkmıyor…

Yağ yok…

Tüp yok…

Kuyruk var…

Karaborsa var…

Ve en önemlisi:

Geçim derdi var!

Aradan geçen bunca yılın ardından gerçekten değişen ne?

**

Bugün?

Etiketler değişti, sıkıntı aynı kaldı.

Raflar dolu ama cepler boş…

Kuyruk yok belki…

Ama herkes görünmez bir kuyruğun içinde: Geçim kuyruğu.

O gün “yağ kuyruğu” vardı, bugün “fiyat kuyruğu”…

Değişen sadece şekil.

**

1979’da sandık kuruldu.

Seçim öncesi…

O yıllarda partiler mitinglerini Selimiye Meydanı’nda gerçekleştiriyordu.

Edirne’ye ilk gelen ana muhalefet partisi Adalet Partisi’nin Genel Başkanı Süleyman Demirel oldu.

Tarih, 17 Eylül 1979.

Meydan hıncahınç dolu.

Demirel’e büyük moral…

Demirel’den 6 gün sonra, 23 Eylül 1979’da bu kez Selimiye Meydanı’nı CHP Genel Başkanı ve Başbakan Bülent Ecevit doldurdu.

Onda da meydan hıncahınç dolu.

Ecevit’e de büyük moral.

Peki sonuç?

**

Ve seçim günü geldi çattı:

Sandıklar açılınca Adalet Partisi’nde oy patlaması, CHP’de ise şok yaşandı…

Kırat 5’te 5 yaptı.

Seçim sonuçları iktidarı öyle bir sarstı ki, hemen ardından 42. Hükümet düştü, Bülent Ecevit başbakanlıktan oldu.

Süleyman Demirel’in o meşhur sözü bir kez daha doğrulandı:

“Tencere her hükümeti sallar!”

Ve o tencere, sadece mutfakta değil, sandıkta da kaynadı.

**

Bugün Özgür Özel’in çıkışıyla yeniden bir ara seçim ihtimali konuşuluyor.

Gerçekleşir mi?

Ama tartışma sürüyor.

Ve daha önemlisi:

Ekonomi yine başrolde.

**

Şimdi soru şu:

1979’da olduğu gibi…

Tencere yine sandığı etkiler mi?

Yoksa bu kez tencere kaynar… ama sandık susar mı?