Mobilyada Dijital Dönüşümün Öncüsü: YURUPA ile Tanışın

2018 yılı, mobilya sektörü için dijitalleşmenin kaçınılmaz olduğu bir dönemin başlangıcıydı. İşte tam da bu dönemde, Yurupa, modüler mobilya sektörüne adım atarak, sadece ürünleriyle değil, benimsediği dijital yaklaşımla da fark yaratacağının sinyallerini verdi. Hızla değişen pazar dinamiklerine uyum sağlama konusundaki çevikliği ile kısa sürede sektörde öncü bir konuma yükseldi. Geleneksel mobilya anlayışını temelinden sarsan marka, müşterilerine daha hızlı, daha erişilebilir ve daha modern çözümler sunmanın yolunu dijital dönüşümde buldu.

YURUPA’nın başarısının ardındaki en önemli sır, global trendleri titizlikle takip ederken, Türkiye’nin kendine özgü modern tasarım anlayışını ve üretim kabiliyetini mükemmel bir şekilde harmanlamasıdır. Bu sayede, yalnızca yerel değil, uluslararası pazarlarda da beğeni toplayan, estetik ve işlevselliği aynı potada eriten koleksiyonlar hayata geçirilmiştir. Markanın bu evrensel tasarım dili, dünyanın dört bir yanındaki evlere ve ofislere hitap edebilmesinin anahtarı olmuştur.

YURUPA ile Yaşam Alanlarınızı Dönüştürün

YURUPA, ürün yelpazesini oluştururken her zaman kullanıcı deneyimini merkeze alır. Özellikle modüler ve kişiselleştirilebilir ürün anlayışı, tüketicilere kendi yaşam alanlarını özgürce şekillendirme imkanı sunar. Bu anlayışın en güzel yansımalarından biri de markanın orta sehpa koleksiyonlarında görülür. Her zevke ve mekana uygun, şık ve pratik çözümler sunan YURUPA, oturma gruplarının ve salonların vazgeçilmez parçası olacak tasarımlarla karşımıza çıkıyor.

Marka, ürünlerini müşterilerine en kolay ve güvenilir şekilde ulaştırmak için güçlü bir dijital satış ağı kurmuştur. Kendi gelişmiş e-ticaret sitesinin yanı sıra, Trendyol, Amazon, Hepsiburada ve N11 gibi büyük online alışveriş platformlarında da yer alarak, geniş bir kitleye erişim sağlamaktadır. Bu çok kanallı satış stratejisi, müşterilere alışveriş konforu ve güveni sunarken, YURUPA’nın Türkiye’deki e-ticaret devlerinin güvenilir bir ortağı haline gelmesini sağlamıştır.

Kalite ve estetiğin yanı sıra, YURUPA için en önemli konulardan biri de çevresel sürdürülebilirliktir. Doğal kaynakların korunmasına ve sürdürülebilir bir gelecek inşa edilmesine olan inancını, sahip olduğu FSC sertifikası ile somut bir şekilde kanıtlamaktadır. Bu sertifika, markanın kullandığı ahşap malzemelerin sürdürülebilir orman yönetimi standartlarına uygun kaynaklardan temin edildiğinin bir güvencesidir. Böylece, YURUPA’dan alınan her ürün, hem size hem de gezegenimize değer katar.

YURUPA’nın vizyoner bakış açısı, onu Afrika, Amerika, Asya ve Avrupa kıtalarında faaliyet gösteren global bir marka haline getirmiştir. Dünyanın dört bir yanındaki müşterilerine ulaşarak Türkiye’nin modern yüzünü ve üretim kalitesini temsil etmektedir.

Eğer siz de yaşam alanlarınızı şıklık ve işlevsellikle donatacak, aynı zamanda sürdürülebilir bir tercih yapacaksanız, YURUPA’nın geniş ürün yelpazesini keşfetmelisiniz. Özellikle, salonunuzun atmosferini tamamlayacak en uygun orta sehpa fiyatları ve modelleri için markanın özenle hazırlanmış koleksiyonlarına göz atabilirsiniz. Kaliteli malzeme, özenli işçilik ve modern tasarımla buluştuğu bu ürünler, aradığınız değeri size sunacaktır.

Daha fazla bilgi edinmek ve YURUPA’nın yenilikçi dünyasını yakından tanımak için resmi internet sitesini ziyaret edebilirsiniz: https://yurupa.com.tr/

Kişisel İfade Sanatını Taçlandıran Erkek Parfüm Notaları Manovam’da

Kokular dünyası, tıpkı müzikteki notalar gibi, uyum içinde bir araya geldiğinde tarifsiz duygular ve imgeler yaratan katmanlardan oluşur. Parfümün katmanlı yapısı, üst, orta ve alt notalar olarak üçe ayrılır ve her bir notanın açığa çıkışı, kullanıcının teninde zamanla değişen bir deneyim sunar. Tüketicilerin çoğu, ilk anda algılanan ve genellikle narenciye, bergamot ya da taze yeşil yapraklar gibi ferahlatıcı esanslardan oluşan üst notalara odaklanır, ancak bir parfümün gerçek derinliği ve kalıcılığı, orta ve alt tonlarda gizlidir.

Örneğin, odunsu akorların turunçgillerle buluştuğu formüller, gündelik koşuşturma içinde dahi zarafetten taviz vermeyen, sofistike bir maskülenliği ön plana çıkarır. Bu tür bir denge, özellikle iş yaşamının dinamik temposunda, kullanıcının ciddiyetini ve enerjisini bir arada sunmasına olanak tanır.

Mevsim ve Ortam Uyumu Erkek Parfüm Koleksiyonu

Bir parfümün başarısı, yalnızca notalarının kalitesiyle değil, aynı zamanda o kokunun kullanıldığı mevsim ve ortamla ne kadar uyum sağladığıyla da ölçülür. Yaz aylarının kavurucu sıcaklığında tercih edilen ağır, baharatlı bir koku, kışın sağladığı sofistike etkiyi yaratmakta zorlanabilir, hatta bunaltıcı bir his bırakabilir. Bu nedenle koku seçimi, tıpkı mevsimlik bir gardırop hazırlamak gibi, stratejik bir düşünce sürecini gerektirir.

Yaz aylarında narenciye ve akuatik notaların öncülük ettiği, hafif ve ferahlatıcı erkek parfüm türleri tercih edilirken, kışın ise vanilya, deri, tütün veya sıcak baharatların ağırlıkta olduğu, daha yoğun ve sarıcı formüller ön plana çıkar. Manovam, bu mevsimsel döngüyü ve sosyal gereklilikleri göz önünde bulundurarak, kullanıcılarına hem dinamik günlük kokular hem de özel geceler için imza esansları sunmaktadır.

Daha fazla bilgi ve iletişim için web sitesini ziyaret edebilirsiniz.

Masalsı Ülke Özbekistan İzlenimlerim -17-

Buhara’nın yukardan görünümü, tarihi meydan (Foto : Alıntı)

Gönül UYANIKTIR

Geçmişi 2 bin 500 yıl öncesine dayanan, Buhara’nın ‘Kale’, ‘Tapınak’ anlamına gelen ‘Vihara’ kelimesinden türediği rivayet ediliyor. Bugünkü nüfusu 300 binin üzerinde olan şehir, Zerefşan Nehri havzasında ve yüzyıllar boyunca İpek Yolu kervanlarının geçtiği önemli ticaret yollarına ev sahipliği yapmış. Buhara, bu özelliğiyle farklı dinlere mensup toplumların yollarının kesiştiği en kadim şehirlerinden biri…Uzun yıllar Zerdüştler, Budistler, Hristiyanlar, Yahudiler ve Müslümanlara ev sahipliği yapan şehirde günümüzde de Özbek, Tacik, Rus, Türkmen, Kırgız, Uygur ile az sayıda Ukraynalı ve Yahudi yaşamlarını sürdürüyor.

Medreselerin oda ve bahçeleri günümüzde el sanatlarına hizmet ediyor


Buhara Hanlığına 1599’dan 1920’ye kadar başkentlik yapan şehir, Moğol istilası ve 1920’deki Sovyet işgalinde iki büyük yıkım yaşandı ve çok sayıda tarihi yapı zarar gördü. Zarar gören bu tarihi yapıların çoğu Sovyet dönemindeki 70 yıl boyunca da kaderleri ile baş başa bırakıldı. Türk-İslam mimarisinin en güzel örneklerinin görülebileceği Buhara’daki tarihi yapılar, 1991’de kazanılan bağımsızlığın ardından büyük bir restorasyona tabi tutuldu. Bu tarihi yapılar, 1993’de UNESCO tarafından Dünya Mirası Listesi’ne alındı.

Leb-i Havuz Külliyesi birçok medreseyi de barındırıyor


LEB-İ HAVUZ KÜLLİYESİ VE MEDRESELERİ
Buhara’da gökyüzü giderek koyulaşan maviye dönerken Leb-i Havuz Külliyesi ve asırlar boyu eğitim vermeye devam eden Mir-i Arab Medresesi’ni görüyoruz. Bu medrese 16’ncı yüzyılda Ubeydullah Han tarafından Abdullah Yemeni adına, “Arapların reisi” anlamında, “Mir-i Arap” adıyla inşa ediliyor. Medrese, Kur’an’daki 114 sureyi temsilen 114 oda ve iki kattan oluşuyor. Alt katı derslik, üst katı yatakhane olarak kullanılan Mir-i Arap Medresesi, beş asırdan bu yana, (Sovyet işgali de dahil) eğitimine devam eden tek medrese olarak önem taşıyor. Buhara; Bitlis’in Ahlat ilçesi, Afganistan’ın Belh şehri ile birlikte Kubbet-ül İslam” (İslam’ın Kubbeleri) olarak anılan üç şehirden biri.!

Orta Asya’nın en eski camilerinden Magok Attari Camisi


Kadim kent Buhara’nın merkezinde bulunan Leb-i Havuz kompleksi, kentin görülmesi gereken en önemli yerlerinin başında geliyor. “Rezervuar” anlamına gelen Leb-i Havuz, 1620 yılında 42 metreye 36 metre boyutunda, 5 metre derinliğinde şehirdeki birkaç yapay göletten ve, Sovyet dönemine kadar, şehrin ana su kaynağından biriydi. Havuzdan kanallar aracılığıyla şehre giden su, hastalık yaydığı gerekçesiyle, 1930’larda dolduruldu. Şu anda Havuzun kenarında İpek Yolu kervanlarını simgeleyen deve heykelleri ile Özbekistan’da da çok sevilen Nasrettin Hoca’nın heykeli bulunuyor.
Leb-i Havuz Kompleksi içindeki önemli yapılardan biri, ‘Sütkardeşi’ anlamına gelen ve Buhara’nın en büyük medresesi olan Kukeldaş Medresesi, 1568yılında Abdullah Han tarafından yaptırılıyor. 160 odası bulunan medresenin odaları günümüzde Özbek el sanatı ustaları tarafından kullanılıyor.
Kompleksin önemli yapılarından Hanaka Medresesi, dönemin vezirlerinden Nadir Divani Bey tarafından 1620’li yıllarda inşa edildi. Sufi locası olarak inşa edilen bu yapı, cami olarak da kullanıldı. Medresenin ortasında yer alan tek kubbeli salonun köşelerinde sufi ve dervişler için inziva odaları bulunuyor.
Leb-i Havuz’da yer alan Nadir Divani Bey Medresesinin giriş kapısında güneş ve tavus kuşu figürlerinin yanı sıra Kur’an-ı Kerim ayetleri de yer alıyor. Nadir Divani Bey tarafından 17’nci yüzyılda kervansaray olarak yapılan bina, Buhara hanının isteği doğrultusunda medreseye dönüştürülüyor. Medresenin odaları geleneksel el işçiliğiyle yapılan ürünlerin üretilip satıldığı iş yerleri olarak kullanılıyor.

Edirnekari kutulara Buhara’da rastladım


Magak Attari Camisi
Leb-i Havuz’un tarihi dini kompleksinin bir parçası olan, Magak Attari Camisinin İslam öncesi dönemden bir Zerdüşt tapınağı kalıntıları üzerine inşa edildiği sanılıyor. Buhara’daki ilk sinagogun inşa edilmesinden önce Buhara Yahudileri ve Müslümanların aynı anda aynı yerde ibadet ettiği bazı kaynaklarda yer alıyor. Orta Asya’da ayakta kalan en eski camilerden biri oluşu ve istilalardan etkilenmemesi dikkat çekiyor.
Cami çıkan bir yangında tahribata uğrayınca 12. yüzyılda Karahanlılar tarafından temelin üzerine yeni bir cami inşa edilip bugünkü Magak Attari Cami ortaya çıkmış oluyor.
Leb-i Havuz kompleksinin yakınlarında dar sokaklarıyla ünlü bir Yahudi mahallesi de yer alıyor. Yaklaşık 400 yıl önce inşa edilen ve bir sinagogun da bulunduğu mahallede, 200 civarında Yahudi aile ikamet ediyor.
(YARIN : Hive’ye giderken çölleri aştık)

‘MESEM çocukları öldürür’

Eğitim İş Edirne Şube Başkanı Nedim Zobar, eğitim politikalarının patronların değil; çocukların hakları, güvenliği ve geleceği temelinde şekillenmesi gerektiğini belirterek, çocukların hayatının sermayenin taleplerinden daha değerli olduğunu bildirdi.

Zobar, “MESEM’deki çocuk ölümlerinin hesabı sorulmalı, gençler serbest bırakılmalıdır” başlığı altındaki yazılı açıklamasında şunları kaydetti:

“Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in ‘katılımcı demokrasi’ söylemini kalkan yaparak patron örgütlerini mesleki eğitimin merkezine yerleştiren yaklaşımı, çocukların değil sermayenin yanında durulduğunu açıkça göstermektedir.

Toplumdan yükselen haklı itirazlara karşı ‘Bizi rahatsız etmiyor’ demesi ise kamu sorumluluğu ile bağdaşmayan bir umursamazlıktır.

Bakanlık tarafından yürütülen bu anlayış; çocukları erken yaşta ucuz işgücüne yönlendiren, ortaokul çağındaki öğrencileri ‘zanaat atölyesi’ adı altında üretim süreçlerine iten bir düzeni normalleştirmektedir. Çocuk emeğinin düşük ücretini “harçlık” olarak sunmak ise gerçeği perdelemektedir.

Eğitim-İş olarak yıllardır dile getirdiğimiz bu gerçeği, bugün MESEM’de yaşanan ölümleri protesto eden TİP’li gençlere yönelik müdahale ve 17 gencin gözaltına alınması, bu düzenin nasıl işlediğini bir kez daha gözler önüne sermiştir.

MESEM’de çocukların hayatını kaybetmesine seyirci kalanlar, bu politikaları eleştiren gerçekleri ifade edenlere müdahale etmeyi tercih etmektedir.

Gözaltına alınan 17 genç bir an önce serbest bırakılmalıdır. Eğitim politikaları patronların değil; çocukların hakları, güvenliği ve geleceği temelinde şekillenmelidir.

Bugün yükselen toplum tepkisi bir uyarı değil, acı bir hakikatin ifadesidir:

‘MESEM çocukları öldürür.’

Eğitim-İş olarak bir kez daha vurguluyoruz:

Bakanlığın görevi bu sesi bastırmak değil, çocukların hayatına mal olan uygulamaların nedenlerini ortadan kaldırmaktır. Çocukların hayatı, sermayenin taleplerinden daha değerlidir.”

‘İlk defa yaptım; birinci oldum’


Enez Kartopu ve Sahil Derneklerinin birlikte düzenledikleri “Balık Çorbası Yarışması”nda birinci olan Selma Yılmaz “Daha önce hiç balık çorbası yemedim ve yapmadım. Ama mutfaktaki tecrübem, el lezzetime olan güvenim ve Enez’in balık kültürü bana cesaret verdi. Balık çorbası yarışması benim için hem büyük bir cesaret hem de beklenmedik bir gururun hikâyesi oldu” dedi.
Balık çorbasının, sadece bir yemek değil, besin değeri yüksek olduğu için her çocuğun büyürken mutlaka sık sık yemesi gereken Enez’e özgü ve yakışan bir lezzet olduğunu belirten Yılmaz, “Rakiplerim çok güçlüydü ve birinciliği beklemiyordum. Fakat hem emeğime hem de sunumuma duyduğum güven sayesinde jüri tarafından birinci seçilmek bana tarifsiz bir gurur yaşattı ve ilk defa pişirdiğim bu çorba hayatımın unutulmaz anılarından biri oldu” diye konuştu


ÖDÜLLÜ ÇORBANIN TARİFİ
Selma Yılmaz ödül aldığı balık çorbası tarifini şöyle aktardı:
“Çorbayı yaparken her ayrıntıya özen gösterdim: patates, havuç, kapya biber ve kerevizi küçük küpler hâlinde doğrayıp tereyağında kavurduktan sonra portakal suyu ile pişirdim. Balığı ise soğan, defne yaprağı ve 4 diş sarımsak ile ayrı bir tencerede haşladım. Haşlanan balığın suyunu süzdürerek sebzelere ekledim ve böylece çorbaya hem lezzet hem aroma kattım. Sebzeleri ve balık suyunu birleştirdikten sonra terbiyesini unla hazırlayıp yavaşça ekledim ve kıvamını ayarladım. Ayıkladığım balık etlerini çorbaya ekleyip biraz daha pişirdikten sonra üzerine kırmızı biberli tereyağı gezdirerek son dokunuşu yaptım. Sunum her zaman ilk izlenim için çok önemlidir; bu yüzden tabağı mısır ekmeği, üzüm turşusu, turşu kavurması, kırmızı soğan ve limon ile tamamladım.”
ÖDÜL ALAN ÇORBANIN REÇETESİ
Malzemeler
500 gr kırlangıç balığı
1 patates
Yarım kereviz
1 kapya biber
1 soğan
1 havuç
4 diş sarımsak
1 yemek kaşığı un (terbiye için)
1 tutam tuz
1 portakal (sebzeleri pişirmek için)
Defne yaprağı
Tereyağı (sebzeleri kavurmak ve üzerine gezdirmek için)
Kırmızı toz biber (üst sosu için)
Yeşil soğan (servis için)

TÜ – Azerbaycan işbirliği

Trakya Üniversitesi’nin uluslararası iş birliği ağını genişletmeye yönelik çalışmaları kapsamında, Azerbaycan Cumhuriyeti Bakü Slavyan Üniversitesi ile çeşitli bilimsel ve kültürel faaliyetleri kapsayan bir iş birliği protokolü imzalandı.

Rektörlük Toplantı Salonu’nda düzenlenen törende protokol, Trakya Üniversitesi adına Rektör Prof. Dr. Mustafa Hatipler, Bakü Slavyan Üniversitesi adına ise Rektör Anar Nağıyev tarafından imzalandı.

İmzalanan protokol; her iki üniversite arasında personel ve öğrenci değişimi yapılmasını, önlisans, lisans, lisansüstü ve doktora öğrencilerinin öğrenim ve/veya araştırma amacıyla karşılıklı olarak kabul edilmesini, sempozyum, konferans, kısa süreli kurs ve toplantılar düzenlenmesini öngörüyor.

Ayrıca ortak araştırma projeleri yürütülmesi, yaşam boyu öğrenme programlarının geliştirilmesi, yenilikçi öğretim ve idari uygulamalar konusunda bilgi paylaşımı yapılması, çevre yönetimi alanında ortak faaliyetler gerçekleştirilmesi ve Balkan Araştırmaları üzerine ortak bilimsel çalışmalar yürütülmesi de protokol kapsamında yer alıyor.

‘İthal gıda ürünlerine güvenmeyelim’

21.Dönem Edirne Milletvekili Şadan Şimşek,  TUİK için açıkladığı Türkiye Ekonomisi büyüme verilerine göre teşvik edilmeyen, desteklenmeyen tarım kesiminin %12,7 olarak küçüldüğüne dikkat çekerek, “Önlem alınmadığı takdirde temel gıda üretiminde çok büyük sorun yaşayacağız” dedi.

Eski Milletvekili Şadan Şimşek, “Tarım ve Hayvancılıkta gelinen son durum” notu ile yaptığı yazılı açıklamada, “Ülkemizin geldiği süreçte kaybolan üretimimizin sonucunda balık tutmayı unuttuğumuzu ve balık yemeyi öğrendiğimizi hatırladık” diyerek yapılması gerekenleri tek tek sıraladı. Şimşek, açıklamasında şunlara yer verdi:.

“Yıllarca kendi gıdasını üretmeyen ülkeler bağımsızlıklarını kaybederler. Dışa bağımlı hale gelirler, diye söyledik. Ülkemizde bulunan Tarımsal Araştırma Müdürlüklerine kendi yerli tohumlarımızı üretme konusunda 2001 yılında milletvekilliği dönemimizde çalışmalar başlattık. Üniversitelerimizin Ziraat Fakültelerini devreye girmesinin öneminden bahsettik. Ancak bizler kolay yolu seçtik. Bunun içine siyaset ve ticareti de sokunca rantiyecilerin kazanması için kendi gıdamızın üretimini bıraktık. Dışa bağımlı hale getirildik ki! döviz artışlarından hemen etkilenerek temel gıda fiyatlarımızda ani artışlar olmaktadır.

Ülkemizdeki siyasi anlayışla da Sosyal Yardımlaşma Dayanışma Fonu’ndan da yaklaşık 43 milyon kişiye nakdi ve ayni yardım sağlayarak, ilk başta dışarıdan ucuz gıda alarak tarımda üretimi bitirdik. Çiftçiyi üretemez hale getirdik.

Başta şeker fabrikaları olmak üzere, süt üreticilerinin, ziraat odalarının, kooperatiflerin geldiği durum ortadadır. Çiftçimizde, halkımızda ne yapacağını bilememektedir. Herkeste bir sessizlik hakimdir.

Ülkemiz tarım ve hayvancılığının geldiği noktada. Biz söyledik demekle bunun olmayacağını herkes biliyor.

Nihayet tarım ve hayvancılıkta yanlış politikaları kabul etmek zorunda kaldık. Bundan sonra ne yapmalı ona bakarak, yerli tohum yetiştiriciliğine, yerli tohum bankası kurulmasını faaliyete geçirilmesine önem verilmelidir. Tarım alanları talan edilmemeli, tohum üretim planlaması yapılmalı, çiftçi kuruluşlarımızı, kooperatiflerimizi, Ziraat odalarımızı, Tarımsal Araştırma Müdürlüklerimizi, Ziraat Fakültelerimizle birlikte zaman kaybetmeden eylem planları hazırlanmalıdır.

Kendi ülkemizin verimli toprakları dururken, yok edilen tarım ve hayvancılığı nasıl canlandırırız. Bununla ilgili başta Ziraat Odalarımız, Üretici Birliklerimiz, Akademisyenler, Meslek Odalarımızla birlikte, sorunları tespitini yaparak, çözüm yollarını nasıl hayata geçiririz.

Tarım ve Orman Bakanlığı bununla uğraşması gerekirken. Başka bir ülkenin toprağına ekip dikmeyi planlıyor. Amacını da tam açıklarsa bizde bilelim. Ne yapmak istediğini anlayalım.

YAPMAMIZ GEREKENLER

1.Çiftçinin girdi fiyatlarının Mazot, Gübre, İlaç vb. gibi.. ÖTV ve KDV’nin kaldırılması,

2.Ürüne Doğrudan Gelir Desteğinin verilmesi,

3.Hasat zamanı ithalatın durdurulması,

4.Ziraat Bankası, Tarım Kredi başta olmak üzere, çiftçi borç faizlerinin silinmesi, yeniden yapılandırılması,

5.Ürün deseni ve planlamasının acilen yapılması, bölgesel tarımsal teşviklerin belirlenmesi,

6.Yerli gıda ürünlerinin geliştirecek politikaların belirlenerek uygulanması,

7.Kendi tohum bankasının kurulması,

8.Süt ve besi hayvancılığının geliştirilmesi,

9.Kırsal Kalkınma Planlarına ağırlık verilmesi gibi… Çiftçi kuruluşlarımız, Meslek Odalarımız ve Akademisyenlerimizle ile birlikte çoğaltabiliriz.

Unutulmamalıdır ki; ‘Elden gelen ile öğün olmaz, o da arandığında bulunmaz’ atasözümüzde olduğu gibi dışarıdan gelen gıda ürünlerine güvenmeyelim. Kendi ürettiğimiz gıda ürünlerine güvenelim.. Ülkemizin bir tarım ülkesi olduğunu unutmayalım. Yerli üreticilerimize destek verelim. Çiftçimizi, tarımı kalkındıralım. Onlara sahip çıkalım. Yoksa bu vebali bizler, çocuklarımız, torunlarımız, gelecek nesillerimiz öder.

Kendi gıdamızı üreten, bağımsızlığını güçlü kılan bir ülkemiz olmayı diliyorum. Ülkemizin ve halkımızın çıkarlarını koruyan çiftçi kuruluşları, siyasetçilerin olmasını temenni ediyorum.

Yerli tohumda ve gıda üretim yaparak, güvenli gelecek, yarınları güvence altına almamız gerekir.”

Anaokulunda doğa buluşması

TEMA Edirne Temsilciği’nce 5 Aralık Dünya Toprak Günü kapsamında Meliha Çankaflı Anaokulu’nda biyoçeşitlilik ve toprak farkındalığı etkinliği gerçekleştirildi.

TEMA Edirne Temsilcisi Şirin Çoğa, etkinliği ilişkin paylaşımında şunlara yer verdi:

“eliha Çankaflı Anaokulu’nda minik gönüllülerimizle 5 Aralık Dünya Toprak Günü kapsamında biyoçeşitlilik ve toprak farkındalığı etkinliği gerçekleştirdik.

Çocuklarımız, toprağın yaşamın kaynağı olduğunu öğrendi; birlikte tohum ekip doğaya ilk adımlarını attılar. Her bir tohum, geleceğimize atılan umut dolu bir imza oldu.

Doğa bilincinin gelişmesine katkılarından dolayı Okul Müdürümüz Yasemin Taştan’a ve sınıf öğretmeni Emine Zobar’a teşekkür ederiz.”