Yazar arşivleri: Ziya Gökerküçük

SICAK GÜNDEM

Öyle bir ülkede yaşıyoruz ki temel ilkelerin yoksa büyük çoğunluk olarak gündemin rüzgârı ile kavrulmuş yapraklar gibi uçuşup gidiyoruz. Denir ya kuzey Avrupa ülkelerinin bir yılda yaşadığı vakıaları biz her gün yaşıyormuşuz.Doğru değil mi?

İBB-İmamoğlu ve CHP davaları, gazetecilerin tutuklanması gibi evrensel yasalara aykırı ve dünyanın en absürd olaylarıbizde gündem olabiliyor. Toplum olarak bu gibi gündemleri yaşadık ama bu kez hepsini aşan bir durumdayız.

Ama ülkemiz geçmişinde buna benzer onlarca davalar yaşadığımızı da unutmamalıyız. En son Ergenekon gibi benzeri davaların sorumlusu FETÖ idi. İktidar o ekibin içinden geldiği için daha da tecrübe kazanarak akla hayale gelmeyecek kurgular üretip bunları belgelemeye çalışıyor.

Dünya hukukunda temel kural olan ‘suçluluğu kanıtlanmayan herkes masumdur’ ilkesi yerin bin kat altında. O kadar kirlenmişlik durumundayız ki ne ekersen pislik, kirlilik, mikropluk çıkıyor.Bu hengamede insanların özel hayatları, duyguları, aile ilişkileri de kamu yetkilileri eliyle piyasa gördükleri siyaset alanına taraftarlarca salınıyor.

Davalarla yatar kalkar olduğumuz günlerde kirlenmişliğin sorumlusunun yüz yıl önce kurulan cumhuriyeti ve kadrosunu görenlere ne demeli? Gündeme yoğunluğundan olsa gerek belirli birkaç kesim dışında sesi bile duyulmayan bir açıklama oldu. Memur-Sen konfederasyonu başkanı Ali Yalçın’ın 9. Türkiye Buluşması’nda söylediği söz; “Yiğit düştüğü yerden kalkar, derler. Anadolu, 100 yıllık narkozdan çıkıyor. Yeni bir diriliş, yeni bir uyanış hamlesi yaşıyoruz. İradesi örselenmiş, tarihiyle bağı kesilen eski Türkiye yok artık. Yüklerinden kurtulan bir Türkiye var.” Toplumsal birliğin gerektiği iktidar tarafından sürekli belirtilirken iktidarın da her gün “milli birlik”, “iç barış” dediği günlerde bu gibi cümle bazı kişiler tarafında söylenmesi planlı bir çalışmadır.

Memur Sen gibi 500.000 dolayında öğretmen dahil 1.100.000 dolayında memurun üyesi olduğu bir örgütten gelmesi acı veriyor azıcık vicdanı olanlara. Resmi dairede hepimize kamu hizmeti sunan emekçi çalışanlarımız elbette genel başkanları gibi düşünmüyor. Cumhuriyet dönemini narkozlu dönem olarak tanımlayan genel başkanlarının kim bilir nerede hangi ortamda aldığı narkozdan çıkamadığını biliyor olmalılar. Çünkü özellikle kamuda çalışanların bu fırsatı Cumhuriyet ile elde ettiklerini hepimiz biliyoruz. İşyerinde sendika takvimi ile Atatürk fotoğrafı bulunan kamu çalışanı arkadaşların bu cümleleri söyleyen bir başkanı sorgulamamaları, peşinden gitmeleri kendileri için tehlike arz etmektedir. Ki bu kişi 1.100.000 kişiden her ay gelen ortalama 250 liranın yani toplamda 275 milyon liranın kasasına girdiği bir emekçi(!) sendikası.

Bugünkü yoksullaşmaya yıllardır zemin hazırlayan ve yoksullaşmanın altında iktidar ile birlikte imzaladıkları sözleşmeler olan bu zatın kişisel aylık gelirin 300-500 bin lira olduğu, harcamalarının da kurumundan yapıldığı iddiasının doğruluğuna inanıyorum. Üyeleri talep etsin ve açıklasın.

Bu kadar gündem arasında her gündemi etkileyen savaş da çabası.Dünya silah üreticilerinin ve inşaat sektörünün can simidi olan savaşlarda yoksullaşan, ölen hep halklardır. O nedenle halkların savaşlara son vermek de ancak halkların elindedir. Halklar dünyanın her yerinde sokakları doldurarak savaşa hayır dediğimizde kazanacağız.

Gündemler ülkenin makus talihini olumsuz etkilerken kentimiz yaşamında da bunu görüyor ve her yurttaş gibi yaşıyoruz. Bu süreçte yerel gündemler güme gidiyor ve kent sorunlarında birleşmek yerine ülkedeki saflaşma taraflılığı ile değerlendirme yapıyoruz.

Örneğin altyapının henüz bitmemiş olması. 2019 yılı Aralık ayıydı sanırım. 2014 yılında belediye başkanı olan Recep Gürkan altyapı sözü verdiği halde başaramamıştı. 2019 seçimlerinde ikinci kez başkan seçilmişti. Nihayet merkezi iktidar ile yerel iktidar uzlaşmış ve birlikte tören yaparak üç yıl içinde bitecek sözü vermişlerdi. Üç yıl yani 2022 geldi her iki yetkiliden de ses çıkmadı. 2023 geldi ses yok. 2024 seçim sürecinde siyaseten altyapı konusunu sorgulayarak birbirlerini suçlarlar dedim ama yine kulakla duyulan, gözle okunan bir güçlü duyum olmadı.  2024 parti değil ama başkan değişti. Bugün bile bu ve benzeri bir detaylı hesap verme-hesap sorma yok. Oysa kentliler olarak ülke ayrışmasını aşan bir kent siyaseti olarak yerel veya genel iktidardan bu sorgulanmalıdır. Altyapı bugün sorun ise bunun sorumlusu sorgulanmalı ki benzeri hatalar gelecekte yapılmasın.

Dedik ya gündem çok çabuk değişiyor. Birçok gündem dışında iktidarı da aşan bir gücün uzun erimli bir gündemine hizmet ediliyor gibi hislerimiz oluyor çoğumuzda. Cumhuriyet ile bu kadar çatışan, kurucularını değersizleştiren ve bugünden yarına büyüyen bir ana gündem olamaz mı birilerinde? Seçenekleri de olan bu ana amaç ne olabilir diye sormayacağım. Ama 1920’li yıllarla ilgili olduğu gerçeği öne çıkıyor.

Emperyalizmin ana gündemini anlayabildiğimizde ülke gündeminde bölgesel ve ulusal çıkarlarımızda ve kent çıkarlarımızda birleşeceğiz. Onun için her davranışımızda ve sözümüzde arka planlara irdelemek gerekiyor.

DÜN BAYRAMDI!

Dün bayramdı. Birkaç günlüğüne edinilen umut ve sevincin acısı bayram sonrası ceplerimizi ve yarına olan umudumuzu sarsmaya devam ediyor. Daha kötüsü var deyip de şükür etmek daha beter duruma devam etmektir. Önemli olan bizlerin sessizliği sayesinde haksız kazanç elde edenleri sorgulamak. Çünkü onlar çaldıkça, adalet sağlanmadıkça bizlerin mutluluğu olmuyor ve olmayacak.

Dün bayramdı. Eşiyle birlikte Ankara’dan anne-babasını ziyarete giden gazeteci İsmail Arı bayram günü babasının gözü önünde jandarma tarafından alınıp Ankara’ya getirildi. Bayram sonrası da tutuklandı. İsmail Arı doğru ve gerçek haberleri, yalanlanamayan haberleri yaptı. Haberleri o kadar gerçekti ki muhatapları kendilerini savunmadılar, savunamadılar. O nedenle de tutukluyorlar, susturmaya çalışıyorlar.

Dün bayramdı ve İsmail Arı “gel” deseler gelecek iken ve avukatının durumu söylemesi üzerine bayram günü yola çıkıp ifade verecekti. Bayram günü gözaltına alındı. Çünkü çok kızmıştı birileri. Devlete sızarak hibe, yardım, protokol gibi nakit aktarım yapan iktidar dostu dernek, vakıf veya şirketleri ortaya çıkarmıştı. Yunus Emre Vakfı’ndaki 630 milyon TL’lik yolsuzluk bunlardan sadece birisiydi.

Dün bayramdı. İsmail Arı “halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma” suçundan tutuklandı. Oysa İsmail’in haberi sonrasında yetkili makamlar gazeteciyi yalanlayarak doğru bilgiyi verebilirdi. Ama doğru bilgi İsmail’in yazdıklarıydı. Bu nedenle İsmail gibi gerçek gazeteciler sayesinde bizler Kızılay eski başkanının Maraş depremi sırasında Kızılay çadırı ve gıda sattığını, yaşanan skandalları öğrendik. Bunun üzerine görevden alınan eski başkanın kızının kullandığı aracın çarpması sonucu hayatını kaybeden 17 yaşındaki gencin ailesinin adalet mücadelesini de İsmail yazdı.

Dün bayramdı.İnançlı insanların arınma günüydü. Dini söylemlerle halkın içinde dolaşan ama beynine dolanmış örümcek ağı ahlaksızlığı iç dünyalarından atamayan iktidar destekçisi vakıfların çocuklarımızın geleceğine ektikleri kötülük tohumlarını ortaya çıkaran İsmail tutuklandı. Çünkü İstanbul’da şeriat iltisaklı ve iktidar yanlısı bir vakfın sorumlusunun dört yaşındaki kızını istismara maruz bıraktığını ve devamında hukuki süreçleri İsmail duyurmuştu kamuoyuna. Ve dört yaşındaki kız çocuğunu karanlık gelecekten kurtarmıştı.

Dün bayramdı. İsmail Arı suç örgütlerini ve tarikatları yazdığı için tutuklandı. Örneğin Bora Kaplan suç örgütü davasını yazmıştı. Veya Fetullahçıların devletten arındırılması ile kamuda boşalan yerleri hızla dolduran ve ülkenin en kitlesel cemaatine dönüşen Menzil’in çalışmalarını, para kaynaklarını ve siyasi ilişkilerini yazmıştı.

Dün bayramdı. İsmail Arı Maraş depremi sonrasında mağdur olan ailelerin adalet mücadelesini yazdığı için tutuklandı.

Dün bayramdı. Gazeteciler Sendikasının bilgisine göre son 6 yılda 3.480 gazeteci yargılanmış, 420 gazeteci gözaltına alınmış, 145 gazeteci tutuklanmış ve an olarak da 15 gazeteci içeride bu güzelim ülkede.

Dün bayramdı. İsmail Arı’nın ne ilk ne de son örnek olmayacağını hepimiz biliyoruz. Biliyoruz çünkü yalanın, sahtekarlığın, aymazlığın, hırsızlığın, kamudan zenginleşmenin, dini inançları kullanarak sermayelerine sermaye katanların azınlık egemenliğine gidiyoruz. İktidar bu kirlenmişliğin önünü açıp pay alanları desteklediğinde yapacağı tek çıkış yolu kalıyor; suçlamak ve içeri almak.

Dün bayramdı.Gözaltına alınmadım, tutuklanmadım diyerek sevinilecek gün değil. Yeni gözaltı ve tutuklamaların önüne geçmenin, sıranın bize gelmesini önlemenin tek çaresi hepimizin her haksızlık karşısında birleşerek itirazlarımızı yapmaktır. Korkup susmamaktır. Susmamalıyız çünkü biz çoğunluğuz ama bunun farkında değiliz.

Dün bayramdı.Biz yine boşuna bekledik iyi niyetli söz ve dileklerin gerçeğe dönüş müjdesini görmeyi. Yurttaş olarak hepimizin anayasal görevi olan idareleri denetleme, sorgulama ve doğru bilgiye ulaşma olanağı verdiği için İsmail ve diğer gerçek gazetecileri ödüllendireceği yerde gözaltına alıp tutukladı İsmail.

İktidarlar tutuklayarak, hapse atarak kazandıklarını sanabilirler. Ama insanlık tarihinde gerçeklerden koparak iktidarını daim kılan yoktur.

İMAM BAŞ’TA AMA ÜLKE ARŞ’TA OLMADI

GİRİŞ:

Daha önceleri saymadım bile. Ama 15 yıl önce (21.10.2010) yazdığım yazıyı ilgilenenler veya yetkiler. Veya her zamanki gibi önemsenmemiş, bu kadarı olmaz denip geçilmiş.İktidar,planına sadık kalarak ağırdan, çaktırmadan, tepkilere bakarak planını uyguladığı için sevinmekte. Ya muhalifler? Cumhuriyet kurulduğundan beri geleceği gören bilimsel siyaset öngörülerini hiç mi görmedik?

GELİŞME:

15 yıl önce yazdığım “İmam Başa, Ülke Arş’a” yazımda öngördüklerim bugün oldu ve ben Başımdaki İmam’ıma sığınarak Arş’tan yazıyorum!

Olay neymiş 15 yıl önce? Üç okulun Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Dersi’ne Müftülük görevlisi imamlar girmeye başlamış. Bugün yaşadıklarımızı görünce o günden bugüne çok hızlı yol almış birileri. O günden bugüne erdiğimiz zaman diliminde;

O yıllarda iftar sofraları bu kadar yoktu. Kamuda çalışanlar veya emekçiler amirlerinin ya da patronlarının arkasında camilere doluşmuyordu. Cemaat, tarikat bağlantılı dernek, vakıf, hareket türü örgütlenmeler kentin ticaret veya sokaklarında egemen olamamıştı. En önde gideni FETÖ örgütlenmesi idi ve her resmi kuruma günün gazetesi Zaman dağıtılıyordu.

Kamu kurumlarına güven vardı. Eğitim ve sağlık bütçeleri bugüne göre daha iyiydi. Sadece FETÖ’cü çetenin sözünün geçtiği kamu kurumları ve yargı mensupları vardı. Eğitimde 4-6 yaştan başlayarak her kademede tekli inanç bu kadar aleni dayatılmıyordu. Eğitim ilkelerine aykırı ÇEDES projesi başlamamıştı. (ÇEDES; Cumhuriyetin yüzüncü yılında imzalanan protokol;öğrencilere manevi, ahlaki ve kültürel değerlerin ‘manevi danışmanlar’(imam, vaiz vb.) aracılığıyla okul içi/dışı faaliyetlerle aktarıldığı bir değerler eğitimi). MESEM henüz bu adı almamıştı ve güvenceli kurallarda çırak yetiştiriyordu. Sanayi işyerlerinde kazanç sağlama hedefi yoktu.(MESEM: Meslek liselerindeki öğrencilere pratik eğitim amaçlı program.)

O yıllarda bu kadar yoksulluk da yoktu. Çocuklar okullarda aç kalmıyordu. Emekliler bayramlarda torunlarına hediye alabiliyor, harçlık verebiliyordu. İşsizlik özellikle genç diplomalı işsizlik oranları korkunç derecede büyümemişti. Marketlerin çöp olarak ayırdığı meyve-sebzeleri almak için kuyruklar oluşmuyordu.

O yıllardan bu yıla baktığımızda; inancımız ve sadakatimiz artarken yoksulluğumuz, yoksunluğumuz, yasaklarımız ve aç çocuk sayımız sürekli arttı. Okullar ve resmî kurumlar laikliğe inat inançların gösteri yeri oldu.

SONUÇ:

Sonuç ortada. Her gün hızlanarak geleceğin karanlığına gidiyoruz. İmamın başta ülkenin arşta olma rotasının yanlışlığı görülmüştür. Bir görülen de biz olmazsak bu düzen bizi güldürmez.

ÇARE:

15 yıl önceki yazımda çare de vardı:‘Cumhuriyet, laiklik, sosyal devlet, vb. bu coğrafyada yoktur, egemenler bizi kandırmak için kitaplara bunları yazıyorlar ama kendi bildiklerini yapıyorlar. Çözüm; sınıfımızı bilip, sınıflı toplumlarda olması gereken sınıflar arası çatışma ile çağdaşlık, demokrasi ve sosyalizm mücadelesini vermektir.’

Her inananın kendince mutlu yaşadığı ve hiç kimsenin yoksullukla kul edilmediği bayramlar dilerim. Ve ayrıca dün anımsadığımız, 110 yıl öncesinin ‘Çanakkale Geçilmez’ gerçeğini iyi anladığımız bayramlarımız olsun. Çünkü bu anlam bağımsızlık ilkesidir ki laiklik ilkesi gibidir. Anlamsızlaştığında biz insan değil sadece canlı sayılırız.

GÜNDEM

Rivayet olarak anlatılır ki; Kuzey Avrupa ülkelerinde bir yılda yaşanan olaylar bizde bir günde yaşanıyormuş. Yerel, bölgesel, ülkesel ve evrensel gündemi izlemek ve saflaşmak kentli olarak, ülke yurttaşı olarak ve dünya insanı olarak önemlidir.

Ağaç budama: Kent ağaçlarının budanması duyarlı sosyal paylaşımlarda tartışıldı. Kentliler eleştirdi ve doğru öneriler sundu. Keyfi budama yapmayıp bilimsel bilgiye dayanarak budama yapılıyor ise yetkililer basın toplantısı yaparak kanıtlarını ortaya koymalıdır. Ağaçların mekanlara anlam ve anılar yüklediğini de unutmayalım.

Kaleiçi: Semtin altyapısının değişmesi nedeniyle yurttaşların ve ulaşım araçlarının sıkıntısı var. Yapılması da şart. Bugün yağmur çamur oluyor, yazları ise toz duman olacak. Kazılan yere elbette hemen asfalt dökülemez ama her çökme sonrasında mıcır ile çukurları düzlemek mağduriyeti ve ön yargıları azaltmaz mı? Bir semt yenilenirken mekânda korunmalı.

Er Meydanı: Kent Konseyi toplantısında Sarayiçi Er Meydanı konuşulmuştu. Kırkpınar güreşlerinin yapıldığı yerin taşınıp taşınmaması konusunda farklı görüşler oldu. UNESCO kentte olma koşulu ile yer değiştirmeye karışmıyormuş. Alan; Edirne Sarayı, Hasbahçe, Tavuk Ormanı, Er Meydanı ve tüm çevresiyle düşünülerek doğayı, tarihi, belleği koruyan bir anlayışla ve mutlaka çok tartışılarak düzenlenmeli. Toplantıya katılamamış olsanız da konuya ilgi duyuyorsanız konuşmaları Kent Konseyi web sitesinden okuyabilirsiniz. Alan düzenlenir ise mekân olarak ve yüz yılı geçen bir bellek ile düşünülmeli.

Personel alımı: Belediyeye personel alımlarındaki eleştirilere iki yönden bakmalı. Gerçekten haksızlığı görüp eleştirmek doğru olandır. Diğeri kendi uzmanlık alanlarını örtme ve bile isteye çamur atma girişimi olarak değerlendirilebilir. Hani derler ya ‘dinime küfreden Müslüman olsa’ diye, bunu dile getiren AKP’nin sicili o kadar karanlık ki. Evladına iş bulma umuduyla AKP üyesi olan, fişleneceği kaygısıyla evlatlarına iş bulamama korkusu yaşayan ve bu nedenle iktidar protestolarına katılamayan o kadar çok insan var ki.İktidar tarafından liyakatsizlik batağı haline getirilmiş ülkemizde bir-kaç da olsa belediyede de olabilir. Unutmamamız gereken;tüm kamu çalışanlarının kentini, kent mekanlarını, kamu hizmetini sevmesi ve yasalarda olan kamucu anlayışa sahip çıkmasıdır.

Emekçi Kadınlar Günü: Hafta sonunda kadın örgütleri kendi anlayışlarına uygun gün anması yaptı. Anma diyorum çünkü 129 kadın emekçinin yandığı gün kutlama olmaz. Güne katılanlar başta olmak üzere tüm kadınlar ve hepimiz günün anlamını bilmeliyiz. Güne dair etkinlikler yapan ve katılanları izlemeye çalıştım. En anlamlısı Osman İnci Müzesi’nde idi. Doğa, Kadın ve Ergene temalı sergide resimler sergilendi. Doğa, kadın ve Ergene’nin doğuran ve üreten olduğu, içinde bulunduğumuz süreçte bu üretkenliğin zarar gördüğü anlatıldı. Osman Hoca; üretimin devamı için tek güvencenin laiklik ve hukuk olduğuna bir kez daha değindi. Sivil demokratik örgütlerin aktif görevler üstlenmesinin önemini vurguladı.

Recep – Şaban – Ramazan – Bayram ve Laiklik: Yılın on iki ayının önemli aylarıdır bunlar ve son olan Ramazan ayında da oruç tutulur. Kutsallığı öne çıkan bu süreçte iyilik, yardımlaşma, günahlardan arınma gündemde olur. İnancımız gereği dileklerimiz var ve bu durum dua eden ile dilek makamı arasında özel ilişkidir, bunun kamu tarafından yönlendirilemez. Kamu tarafından yapılan ramazan etkinlikleri çat-pat var olan laikliği hepten rezil etmiştir. Yurttaşın kendi içinde dayanışması olması gerekendir. Resmi yetkililerin bağış talebi vergi ve bağış ile varlığını sürdüren ülke konumuna geldiğimizi göstermektedir. Anayasa mevzuatına yüz yıl önce yazılan laikliğin bugün tartışılıyor olması hepimizi düşündürmeli. Bugüne kadar anlamıyla savunamadığımız laikliği yeniden birlikte anlayıp geliştireceğiz.Çünkü insan olmanın koşulu laik düşünmek.

Önümüzdeki gündem: Dün ve bugün gibi yarın da gündem yoğun.

Kentte; Orduevi yıkıldı, ne olacak? Ulus Pazarı kaldırıldı, Balkan Pazarı ne zaman açılacak? Kırkpınar Güreşleri, Kakava ve Hıdrellez etkinlik programları ne zaman açıklanacak? 2021 yılında sözü verilen Meriç kıyı düzenlemesi ne zaman olacak? İkili veya kalabalık öğrencili okullara ne zaman son verilecek? Yeni yerleşime yeni okul ne zaman yapılacak?

Bölgede;İğneada – Kıyıköy arasında deniz ve orman alanına nükleer tesis kurulmasını nasıl engelleyeceğiz? Trakya suları uzun bir süre gündemde olacak çünkü içilebilir su azalmakta ve Meriç suyunun sanayi bölgesine taşınması tartışılacak mı?

Ülkede: Emeklilerin maaşları, bayram ikramiyeleri ne olacak? TÜİK açıklamasına göre yoksul illeri konumuna gelen Trakya illerinin bu olumsuz durum nasıl düzeltilecek? İktidarın yoksullaştırdığı yurttaşlara yardım etme yerine aş ve iş bulması ne zaman gündeme gelecek? Bu yoğun gündemler yanında savaş ve İBB-İmamoğlu davası da eklendi. Bu iki davanın sonu bilinemez durumda. Çünkü iki dava da hukuka dayanmıyor.

Soruları arttırabiliriz ama her soru dert oluyor. Ve insan olarak, sorumlu yurttaş olarak gündemi izlemeliyiz. İzlemekle kalmayıp etkin olmalıyız. Bunu da örgütlerimiz ile yapmalıyız.

1001 GECE MASALLARI

Çocukluğumuzda bizlere anlatılan ve okullarımıza önerilen seri masallar vardır. 1001 Gece, Dede Korkut ve Andersen Masalları gibi. 1001 Gece Masalları Arap ve Ortadoğu kültürünü, Dede Korkut Masalları Orta Asya’dan gelen Türk kültürünü ve yazanı Andersen olsa da Nasrettin Hoca’mız gibi anonimleşmiş olan Andersen Masalları ise batı kültürünü öne çıkarırdı. Bu masalların yazarı ve yazılma zamanı tam olarak bilinmez. Masallar;bir ana hikâye içinde iç içe örülmüş ve birbiri ile bağlantısı olan masallardan oluşan bir külliyattır.

Masal, çocukların hem zihinsel büyümelerini destekler hem de toplum kurallarını ve etik davranışları kazandırmada önemli görev almaktadır. Tümünden yararlanmak evrensel insan olmaya basamaktır. Ancak sadece özellikle bir kültüre ait masala bağlanmak körlük yapar.

4 Haziran 2023 tarihinde Millî Eğitim Bakanlığı koltuğuna oturan Yusuf Tekin’in görevdeki 1001’inci günü bugün doldu.  Bu 1001 gün, 1001 Gece Masalları gibiydi. Tek kültür etkisiyle uyutma, uyuşturma dönemi oldu. Bunun için de eğitim tarihimize yıkım dönemi olarak geçecektir. Bu döneme ait 1001 tane gece masalı yazılabilir.

Tarikat ve cemaatlerle bağlantılı dernek ve vakıflarla yapılan protokolleri savundu ve bu yapıları “Sivil Toplum Kuruluşu” olarak tanımlayarak laik eğitim açıkça meydan okudu.

ÇEDES ve benzeri projelerle okullar Diyanet başta olmak üzere, çeşitli tarikat ve cemaat bağlantılı yapıların temel faaliyet alanları haline getirildi. Manevi danışman sıfatıyla pedagojik formasyona sahip olmayan, çocuk psikolojisi ve gelişimi konusunda herhangi bir uzmanlığı bulunmayan Diyanet personeli görevlendirildi ve laik-bilimsel eğitim ilkelerine yönelik en ağır saldırıların önü açıldı.

MESEM (Mesleki Eğitim Merkezleri) projeleriyle çocukların eğitim hakkının gasp edildiği ve çocukların üzerinden devlet eliyle ucuz iş gücü haline getirildiği bir süreç açıldı. Böylece sermaye odaklı politikalarla çocuk işçiliği yasal hale getirildi.

Tamamen inanç merkezli olarak hayata geçirilen Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli ile evrensel eğitim kazanımlarına, nitelikli eğitim hakkına darbe vuruldu ve kazanılmış evrensel haklar yok sayıldı.

Farklı kimlikleri, inançları ve tercihleri ötekileştiren anlayışlar öne çıkarıldı ve bazen nefret söylemine varan dil ve içeriklerle kamusal, bilimsel, laik, cinsiyetçi ve anadil eğitimi gibi ilkeler yok sayıldı.

Kız çocuklarını okula göndermeyen ailelerin gerekçelerini ortadan kaldırmak için kız okulları açılabilir diyerek tek cinsiyetli okul açıldı ve karma eğitim ilkesi yok sayıldı.

Mülakata karşı olanlara güvence olarak ‘mülakat gibi mülakat’ vaat edildi. Mülakat sistemi daha da tarafgir oldu ve liyakat sistemi tamamen çökertildi.

Öğretmenlik Mesleği Kanunu (ÖMK) ile öğretmenler hiyerarşik basamaklara ayrılarak çalışma barışı bozuldu. Eşit işe eşit ücret ilkesi yok sayıldı ve öğretmenlik mesleği daha önce hiç olmadığı kadar ciddi oranda itibarsızlaştırıldı.

Milli Eğitim Akademisi ile öğretmen yetiştirme süreci tamamen siyasi denetime hapsedildi ve öğretmenlerin hükümet memuru olarak yetiştirilmesi hedeflendi. 

Eğitim emekçileri yoksullaştı, angarya çalıştırma ve fiili sürgün politikaları hayata geçirildi.

Okullar hijyen sorunlarıyla ve personel yetersizliği ile boğuşturuldu. Bu sorunun çözümü de Okul Aile Birliklerine devredildi. Okul idareleri de bu sorunu velilerden yardım toplayarak çözmeye zorlandı.

TÜİK 2024 verilerine göre 21.817.000 çocuk var iken bu çocukların iki milyonunun en temel ihtiyaçları karşılanamaz duruma geldi ve 950.000 çocuk ise çalışmak zorunda bırakıldı.

Okulda olması gereken ancak yoksulluk, açlık, ulaşım, dil, kimlik, uyuşturucu ve benzeri sebeplerle her yıl katlanarak artan devamsızlık sonucu 630.000 çocuğun bugün nerede olduğu bilinmez duruma geldi.

Yetersiz ve dengeli beslenemeyen her 6 çocuktan biri bodurluk, her 9 çocuktan biri obez oldu ve bugün üç çocuktan biri yoksulluk ve dışlanma riski altındadır. Bu yoksulluğa rağmen dünyada 108 ülkede çocuklara bir öğün yemek verilirken bizde dört çocuktan biri tüm gün okulda gününü aç geçirir duruma getirildi.

Eğitimi ticari işletme, öğrenciyi müşteri gören zihniyet sonucu özel okullar arttı, buralarda çalışan öğretmenlerin (taban maaşın kalkmasıyla) kölelik ücretiyle çalıştırıldı.

Okullarda eğitim çalışanlarına şiddet ve akran zorbalığı sürekli arttı ve önlemler yetersiz kaldı. Ve bunlar 1001’e kadar olumsuz anlamda arttırılabilir.

Bu tablo olumsuzluğa gidiyor. Eğitim ciddi iştir ve sadece iktidara veya devlete bırakılamaz. Bırakılırsa bilge Sakallı Celal’in dediği gibi; ‘bu kadar cehalet ancak eğitim ile olur’.

Sorunu üretenler sorunu çözemezler aksine sorunu bilerek yaratırlar. Bu sorunu sadece eğitim sendikaları, eğitimle ilgili demokratik kurumlar ve uzmanlar da çözemez. Çözümün anahtarı hep birlikte susmadan; okulda, iş yerinde, sokakta, evde ve her alanda birleşerek; bilgi ve akıl ile haykırmak ve direnmektir.Bunu başaramazsak AKP’nin Yusufçuk Masalları tek kapılı kültür ile faşizmi egemen kılacak nefes almamıza izin vermeyecektir.

LAİKLİK; ÖZGÜRLEŞTİRİR VE İNANÇLARIN GÜVENCESİDİR

Bu günlerde yine gündemde laiklik. Çünkü kamusal alan olan okullar başta olmak üzere tüm kamu alanları dini kuşatma altında. Bu nedenle 168 aydınımızın laikliği savunma çağrısı var. Hepimizin imzalaması gerekir.  (https://laikligisavunuyoruz.org/)

Bunu imzalayan milyonlarca yurttaşımız olsa da bu yetmemelidir. Çünkü laiklik; liberal, muhafazakâr, sosyal demokrat, sosyalist gibi tüm fikir ve inançların garantisidir ve birlikte yaşamalarını sağlar.

Cumhuriyet kuruldu kurulalı laiklik gerçekte hiç uygulanmadı. Maalesef cumhuriyetin kurucu kadrosunun şahane öngörüsü ile mevzuata giren laikliği iktidarlar koruyamadığı/korumadığı ve toplum olarak da yaşamımıza katamadığımız için 100 yıl sonra laiklik yine gündemde.

Bu nedenle laiklik konusunda çok yazı yazdım. En çok okunanı, cumhuriyetimizin yüzüncü yılını kutladıktan sonra, 13 Aralık 2023 günü yayınlanan yazımdır. Hudut Gazetesi’nin en çok okunan makalelerinde üçüncü sırada 15 bini aşan okura ulaştı, okuyabilirsiniz. (https://hudutgazetesi.com/yazarlar/laiklik/).

O yazımda; “Korku insani ve içgüdüsel bir durumdur. Ancak bu korkudan çok öğrenilen korku tehlikelidir ve toplumsal zararlara sebep olur. Öğrenilen korku; aileden, toplumdan ve eğitim süreçlerinde öğrenilir.

Öğrenilen korkunun en önemli ilacı laikliktir. Çünkü öğrenilen korku bilinmeyenden beslenir. Laiklik dini inançların teminatıdır. Toplum; kışkırtılmadığında farklı inançları benimser ve bir arada yaşayabilir. Laiklik olduğunda herkes inancını özgürce yaşayabilir. Laiklik olmadığında ise egemen görüşün inancı dayatılır ki bu toplumu ayrıştırarak tehlikeli çıkmazlara sürükler.

Laiklik dini inançlarımız gibi toplumsal sınıfların da güvencesidir. Laiklik işçi sınıfının da önünü açan temel kazanımıdır ve o nedenle emekçi sınıf laikliği kazanmalıdır. Bugün bunu emekçi sınıflar yeterince değerlendiremiyor olabilir ama sermaye sınıfı ve onun siyasi iktidarları başından beri farkındadır” demiştim.

Milli Eğitim başta olmak üzere tüm kamu kurumlarının laikliğe aykırı ilişkilerle boğulduğunu o günde yazmıştım ki bugün kat be kat arttı bu yanlış ilişki.

Yine o yazıda; “Demokrasinin temel göstergesi laikliktir. Laiklik mücadelesi, sadece kişisel özgürleşmenin bir parçası değil; sınıfsal özgürleşmenin de olmazsa olmazıdır.Bugün yoksul isek, işsiz isek laikliği anlayamadığımızdandır. Bugün şarap yapmak için sıkılan üzüm gibi sermaye sınıfı daha çok kazansın diye özgürleştirici eğitim yerine medrese eğitimi içinde mürit yetişmesini sağlıyorsa düzenin laik olmadığındandır. Laikliğe layık olmadığımızdan, laiklik ilkesini anlamadığımızdandır.

Bugün ülkeyi dinci vakıflar sardıysa bu laiklik ilkesini “altı oktan biri” sayan cehape zihniyetinin(!) laikliği mücadele ile kazanmayı henüz düşünmediğindendir. Bu zihniyetin sadece CHP’nin altı okundan biri olmadığını bilmesi gereken sermaye sınıfının da kul-pul ilişkisinin bir süre sonra kendisini teslim alacağının farkında olmamasındandır.

Anayasaya Türkiye laiktir yazmakla laik olunmuyor, bunu öğrenmiş olmalıyız. Ayrıca; “Türkiye laiktir laik kalacak” diye atılan sloganın da değeri yok. Çünkü ülkemiz seküler toplum anlamına gelen laik sistemde hiç olmadı ki laik kalsın. Slogan gerekiyor ise; “Türkiye laik değil ama mutlaka laik olacak” olabilir.

Bugün laikliği kazanmak ve tarihsel yerine oturtmak için; gerçekten demokrasiden yana olanlar, laikliği olmazsa olmaz bir gereklilik ve zorunluluk olarak görmelidir. Çocuklarımızın, işçi sınıfının, aydınlık yarınların güvencesi laikliği kazanmaktır. Korkularımızdan arınmanın, özgür bir toplum oluşturmanın olmazsa olmazı laikliktir” diye görevlerimizi anımsatmışım.

Hepimiz öğrenmiş olmalıyız gayri; laiklik din veya inanç düşmanlığı değil farklı din ve inançlara, farklı din yorumlarına ve dindarlara da eşit ve özgür yaşam şansıdır. 100 yıldır Medeni Kanun’la Anayasal olarak bu laikliğe kavuşmuş yurttaşlar olarak elbette laikliği birlikte savunacağız. Bu çok normal bir durum. Asıl normal olmayan 100 yıl sonra laikliği savunmak zorunda kalışımız.

Çok önemli bir durumu da belirtmek gerekir ki; laikliği hayata geçiren toplumlar geçmişte on yıllarca aynı dinin mezhepleri arasında savaş yaptı. Sonrasında kilise ile devlet yönetimi ayrıldı. Gelişip egemen olan bu toplumlar aynı kaderi İslam ülkelerinde de yaşatmak istiyorlar ki Ortadoğu’da Şii Sünni ayrışmasını kamçılıyorlar. Müslümanlar bu senaryoyu görmelidir. Gelecekte yaşanması olası bu durumun yaşanmamasının yolu laikliktir.

YEMEK YAHU!

Oruç ayının başladığı bugünlerde inancı olduğunu söyleyen ve her yerde, her zaman inanç övgüsü ile inanç örgütlerini öne sürerek toplumda inanç örgüsü kuran iktidarın olduğu ülkemizde çocuklar yatağa aç girebiliyor. Bu durumu yapay zekaya sorsak sanırım iktidarı öven bir cümlecik kurmaz.

Önce şunu bilelim, biliyoruz da ezberleyelim artık; yurttaşların yoksul olması kader değil, iktidarın uyguladığı ekonomi politikası tercihidir. Bu tercihe karşı mücadele etmek her yoksul bırakılmış yurttaşın görevi olmalıdır ki yanlıştan dönüldün, yeni yoksullar olmasın.

Yanlış politikalara karşı mücadele etmek suç değildir, korkmaya gerek yok. Asıl suç; evrensel yasalarda, anayasa ve diğer yasa maddelerinde de olduğu gibi iktidarın, yurttaşın yoksul kalmasına neden olmasıdır.

Bu gerçeği gördükten sonra, diyebiliriz ki yoksul insan olmaz, yoksul bırakılmış insan vardır. Hiç kimsenin yoksul olmadığı gün gelene kadar da yoksullara yardım etmek insanlık görevidir. Çünkü bu süreçte yoksul bırakılmışlara pozitif ayrım uygulamak gerekir.

Ülkemizde yoksul bırakılmış yurttaşların çocuklarına iktidar bir ara bir öğün yemek vermişti ama bu kısa sürdü. Sonrasında muhalefet partileri bu yemeğin devamını isteyen yasa önerisi verdiler ama AKP-MHP oyları ile reddedildi.

Yerel yönetimler devreye girdi ve yıllardır ellerinden geldiğince okul çocuklarından bir kesimine öğlenleri yemek sağlamaya çalışıyorlar. Hem de birçok yerde valiliklerin engellemelerine rağmen. Haberlerden duydum; İstanbul Valiliği bağış kampanyası başlatmış ve okul çocuklarına bir öğün yemek verecekmiş. Daha sonra bir genelge yayınlandı, her ilde Kızılay öncülüğünde yemek verilecekmiş. Sanırım bu da Kızılay’a gelen bağışlardan karşılanacak.

Görüyoruz ki yoksul bırakılan yurttaşlarımızın çocuklarına bütçeden bir öğün yemek sağlanamıyor. Emekliye, yoksula, kamu çalışanına, köylü üreticiye ve diğer toplum kesimlerine yeteri kadar ayrılmayan bütçe; faize, yandaş iş insanına, yandaş basın yayın kurumlarına, örtülü ödenek alıcılarına ve hiyerarşide yukarılarda olan kesime aktarılabiliyor.

Bu nedenle muhalefet yerel yönetimlerinin kent yoksullarına değişik adlar altında yaşam kolaylığı sağlaması anlamlı ve önemlidir. Kentimizde de ‘Edirne Okul Yemeği Koalisyonu’ önerisi ve takibi ile geçen yıl deneme olarak başlatılan ve bu yıl da okullar açıldığından beri devam eden ‘her gün bir öğün yemek’ çalışması devam ediyor.

Buraya gelen yemeğin de pişeceği tesisin açılması çok anlamlı v e önemlidir. Sayın Başkan da açılışta buna değindi; “Zor günlerden geçiyoruz. Emeklilerimizin, yaşlılarımızın, gençlerimizin, şehrin her kademesindeki her bir hemşehrimizin bu zor günlerde yanında olmak, onlara destek olmak bizler için çok önemli. O yüzden kent lokantası var. O yüzden halk kasap var. O yüzden sosyal tesisimiz var. Ve o yüzden bunların en sağlam altyapı temeli olan Mutfak Edirne’miz var”.

AKP 2002 yılında önceki yanlışları düzeltmek ve 3Y’yi (Yoksulluk, Yolsuzluk, Yasaklar) bitirmek vaadiyle iktidara geldi. Bugün durumu görüyoruz.Yoksulluktan çocuklar aç yatıyor, başta Kızılay olmak üzere yolsuzluğun girmediği devlet dairesi kalmadı ve çocuklar aç demenin de dahil olduğu siyasi olan her cümle yasaklanıyor.

Önceki gün öğrendik ki Milli Eğitim Müdürlüğü Ramazan ayı boyunca her gün bir okulda iftar yemeği verecekmiş. Bunu küçümsemiyorum ama ayıplıyorum. Tüm okullarda ay boyunca olması gerekir. Ki devamında da yoksul bırakılmış çocuklarımıza bir öğün yemek vermelidir.

Bu durumda öncelikle çocuklarımıza bir öğün yemek verenlere destek olup toplumda -uzun süreçte de olsa- yoksulluğu yaratan/üreten kapitalizme karşı mücadele etmeli, edenlerle birlik olmalıyız. Çözüm sosyalizme giden yolda, bugünün gerçekliğinde ‘insan’ vicdanını harekete geçiren herkesle birlikte mücadele etmektir.

Çok değil beyaaa! Bir öğün yemek yahu’! Onu da mı bulamıyor iktidarımız?

ÇÜRÜME!

Canlıların belirli koşullarda veya insanın öldükten sonra çürümesi normal bir doğa olayı iken yaşayan toplumun çürümesi doğal bir durum değildir. Olumlu da değildir. Sosyal çürüme dediğimiz bu durum bir sosyoloji tanımıdır. Genellikle sosyal yaşamın değişmesini, işlevsizliğini veya çöküşünü tanımlamak için kullanılır.

Elbette toplumlar değişir ve değişmelidir de. Ama bu değişim; yaşamda kazanılan deneyimler sonucunda insanın insanlaşmasına hizmet eder. Bunlar; dürüstlük, sevgi, barış, özgürlük, saygı, alçakgönüllülük, sorumluluk, sadelik, hoşgörü, dayanışma, sağlıklı yaşam, kamusal eğitim gibi dünyada kabul edilen değerlerdir. Bunları dillendiren siyasetçiler iktidar olunca bunları unutur ve tersini yaparlar. Çünkü; liberal sistem iyi tüketici ve inançlı müritler ister.

Bu nedenle toplumun çürümesi daha doğrusu çürütülmesi bir doğal durum değil liberalizmin tercihidir.Bilim insanları ne der bilmem ama bir yurttaş olarak olumlu veya olumsuz gelişmelerin ana sebebi iktidarların yukarıdan aşağı yönlendirmesidir. Bu sistemin içinde yalnız kalan bireyler dirense de konulan kuralların uygulanması zorunludur. Yani birey olarak irademizi kullanmamızı, kültürümüzü ve doğru ilişkilerimizi sürdürmemiz, tercihlerimiz engellenir. Çünkü toplum olarak örgütlü değil yalnızız ve kahramanlar bekleriz.

Örneğin; sağlık hizmetinin kamusal olup ücretsiz olmasını isteriz ama sağlık kurumundan yazılan reçetenin farkını vermek zorundayız. Kamu okullarını kuşatan niteliksiz idareler ve şeriat iltisaklı vakıfların eğitimi yönlendirmesinden çocuğumuzu korumak amacıyla özel okulu tercih ederiz.

Örneğin çocuk suçluların, kadın ölümlerinin, taciz ve tecavüzlerin, mafyatik ilişkilerin çoğalması veya kamuda liyakatin olmaması çürümedir. Çürümüş sisteme kayıtsız kalmak da çürümeyi desteklemektedir.

Özel hastaneleri olanın Sağlık Bakanı, özel okulları olanın Eğitim Bakanı, turizm şirketleri olanın Turizm Bakanı, tarımsal ilaç ve girdi malzemeleri üretenin Tarım Bakanı olması çürümeyi hızlandırmaktadır.

Çürümeye dair yüzlerce örnek sayılabilir. Çünkü sistem senin değerlerini korumanı, kazanılmış evrensel hakları kullanmanı engeller.

İnsanı insan yapan evrensel değerleri yok eden bu tutumlar yoksullaşmış, lümpenleşmiş, tüketim özentili bireyleri de olumsuzluğa tetiklemektedir. Dayatılan bu çürümüş sistemi değiştirmek isteyen bizler de bilerek bilmeyerek bu çürümeye katkı sunmaktayız. Çünkü biz de toplumun bireyleriyiz ve doğal olarak etkilenmekteyiz.

Çürümeye karşı mücadele; olabildiğince birey olarak ve devamında örgütlü direnmektir. Bu da toplumu çürüten ilişkiler kurmamak, özellikle siyasi tercihlerimizi sağlam ve güvenli oluşturmaktır. Bunun içinde öncelikle çürümeyi büyütenlerin içinde ‘ben var mıyım acaba’ diye kendimizi sorgulamak önemlidir.

Bireysel, kurumsal çürüme yukarıdan aşağı cesaretlendiriliyor.Tamam ama muhalif olanların da iktidar oldukları yerlerde çürümeye kapı açmayacak sağlıklı, şeffaf, onurlu, güven veren, adil ve eşit uygulamalar yapması gerekir. Bunu yapamıyor ve direnemiyor ise o da çürümüş sistemi sürdürmeye hizmet etmiş olur. Bu da güveni yok eder.

O nedenle tek çare çürümemek ve çürümeyenler ile ilişkilerimizi geliştirmek ve örgütlü olarak direnmektir. Tabii ki bu örgütlü toplumun siyaseti yönlendirmesi ve çürümeyi yok edecek politikalarını somut örneklerle topluma sunması, inandırması gerekmektedir.

Hangi siyasi görüşten olursa olsun çürüyen toplumun yok olacağını bilmek gerekir. Yıllardır söylenen ‘köprüden önce son çıkış’ tanımından gına geldik, evet. Ama çürüme tüm topluma sirayet ettiğinde tüm çıkışlar kapanacak ve tek yol köprüler olacaktır. Köprü geçilince de geri dönüş bugünkünden çok daha zor olur.

UNUTMAK

Köylerde yaşadık çoğumuz. Biliriz; kocaman bir öküz çocuğun elindeki incecik bir iple bağlıdır ama kaçmaz. Veya koyun sürüsü, küçücük bir çocuğun sesiyle yönlendirilir ama sürüden ayrılmayı hiçbirisi düşünmez. Bunun sebebi elbette öküzün güçsüzlüğü veya koyunların aptallığı değildir. Öküz ve koyunların kaçmaya niyet etmemesinin sebebi bunun olamayacağına inandırılmış olmalarıdır.

Pskikolojide öğretilmiş çaresizlik diye bir gerçek vardır. Hayvanlar sezgileriyle insanlar akıllarıyla davranır. Ama evcilleştirilmiş hayvanlarda sezgileri değiştirilmiş ve yeni durumlara yönlendirme vardır. Yani durumu değiştirmeye gücünüz olmadığına dair kabulleniş. Bu inandırılmış halden kopabilsek, ayrılabilmeyi hayal edebilsek gerisi gelecektir.

Tüm canlılarda olan bu öğretilmiş çaresizlik durumu insanda olmamalıdır diyoruz. Ama hayvanlarda yapılan deneyler sonrasında toplumda uygulanıyor ve öğretilmiş çaresizlik başlıyor.

Bu çaresizlikten çıkmak Charles Darwin’in dediği gibi bilim ve sanatla olur. “Bilim ve sanat bir kuşun kanatları gibidir” der Darwin.“Bu iki kanadı kullanabilen toplumlar uçar ve özgür olurlar. Uçamayanlar ise tavuk olur. Tavuk toplum; önüne atılan bir avuç yemi gagalarken, arkadan yumurtalarının alındığının farkında bile olmaz.”

Egemenler hep aynı sözlerle iktidar olurlar. Onlar vaat etmekten,bizler vaatlerin hayata geçmesini beklemekten bıkmayız! Oysa yaşadıklarından dersler çıkarma yeteneği olan canlılarız. Hayvanların da koşulların zorlaması sonucunda sezgilerini değiştirme yetenekleri vardır ama doğada sezgileri yerine aklını kullanan, geçmişten dersler çıkarabilme yeteneği olan tek canlı insandır. Asırlarca süren geçmiş deneyimlerimiz, alınacak derslerimiz olmasına rağmen akıl ile yaşamayı seçmemiş olmamız acı değil mi?

Hepimiz biliyoruz ki; havanda su döven, lafla peynir gemisi yürütenlere her sefer kanıyoruz. Bu deyimler günümüze kadar ulaşmıştır.Ulaşmış da bizim kültürümüze, yaşamımızı olumlu değiştirmemize yararı olmuş mu? Egemenlerin verdiği sözlere kanmak da bir öğretilmiş çaresizlik değil mi? Unutuyoruz her şeyi, doğduğumuzda bilinen basit bir durumu, yukarıda örneklediğim öküz, tavuk, havanda su dövmek veya peynir gemisi örnekleri hep bizim öğretilmiş çaresizliğimizin kanıtları değil mi?

Sezgilerimize yön verenler aklımızı kullanmamıza engel oluyorlar. Doğal olanı unutmamızı ve öğretilmiş çaresizliğe teslim olmamızı istiyorlar. Hayvanlarda uygulanan bu durum aklını kullanan insanlarda olmamalıdır. İnsanlık tarihini unutmayacağımız gibi AKP’nin 23 yıldır unutturmaya çalıştırdıklarını elbette unutmamalıyız. Ama dayattığı çaresizliği unutmalıyız. Çaresizliği unuttuğumuzda unutmamamız gerekenleri anımsayacak ve kendimize geleceğiz.

Makale yazmaya başlamadan önce yazdığım bir şiirde hal ve ahvalimizi şöyle anlatmıştım:

“Duyguları sömürüyor gözyaşları / Gönülleri çalıyor albeniler / Karanlığın yollarında / Unuttuk kendimizi / Şaşaalı yaşam özentisinden / Okullar diploma verirken nüfus kâğıdına / Kitaplar pahalı denirken / Radyo, televizyon, basında / Reklamların gösterisi sürerken / Yitirdik yaşamın izini / Unuttuk kendimizi / Karanlığın kuyularında.” (Unutulan-1985)

NOT: 2005 yılı Şubat ayından beri yani 21 yıldır her Perşembe “SOLDUYU” olarak bulunduğum HUDUT gazetesine nice yıllar dilerim…

DEMOKRATİK TİRAN!

Dünyanın her yerinde iktidar olma amacını güdenler demokratik söylemleri dillerinden düşürmezler. Biliyorum; Tiran, Kral, Padişah, Çar, Sultan, Kaan gibi sözcüklerle demokrasi, demokrat,özgürlük gibi sözcükler yan yana gelmez. Yani ‘Demokratik Tiran’ olmaz.

Çünkü geçmiş insanlık tarihi göstermiştir ki toplumu yönetme erkini değişik şekillerde elde eden kişiden demokrasi beklenemez. Yönetme gücünü eline geçiren kişi mutlaka şiddet, korku, inanç, etnisite veya sermaye kullanılarak o makama gelmişlerdir.

Devlet dediğimiz olgu ilk kez Atina’da M.Ö. 3000’li yıllarda tartışılmış. Amaç; adil, mutlu ve insanın insanla ve insanın doğayla barışık yaşaması amaç edinilmiş. Günümüzün devlet felsefesinde de hep aynı arayış ve amaç vardır. Ancak bu felsefeyi yönetenler değil yönetilenler içselleştirmelidir ki demokrasi oluşsun.

M.Ö. 340 yılındaki tartışmalarda filozofların yazılı belgeye dönüştürdüğü birçok eserde Tiranlık kavramı incelenir. Genel kanı her Tiran ne şekilde olursa olsun tartışılır hale gelir. Her Tiran gün gelir bu gücünü devam ettirmek ister. İşte o zaman da kendi güvenliği ve tiranlığının devamı için ücretli görevliler bulur, emrindeki kamu güçlerini de lehine kullanır. Bunun ücretini de kamuya ait kaynaklardan sağlar. Kimin adına? Elbette “kamu çıkarı” adına.

Zamanın bilgeleri halktan toplanan vergilerin ortak çıkarlarda, kamu adına yapılan işlerde kullanımını isterken Tiranlar bu paraları kendi devamları için kullanır.

Kısacası insanlık tarihini incelediğimizde Tiranlar ile demokrasi gelmediği kesin olarak görülmüştür. Güvendiğimiz kişiler de demokrasiyi sağlayamaz. Demokrasi ancak ve ancak yurttaşların duyarlılığının artması ve yurttaşlık görevi olarak demokrasi mücadelesi vermek ile olacaktır.

Tiranlık ile insanın mutluluğunun ve özgürleşmesinin sağlanamayacağını bilen bizler, demokrasi mücadelesi yapmak yerine susup beklersek, baskı ve yoksulluğa boyun eğersek Tiran, kendi devamı için baskıyı, yoksulluğu, şiddeti arttıracaktır. Tiranlıklara son vermek adına mücadele yapılıyorsa da antik Yunandan beri Tiranlık bir şekilde devam etmiş ve etmekte olması düşündürücü değil mi?

Oysa biliyoruz; toplumlar itaat ederek, boyun eğerek kendi sonlarını hazırlarlar. Ki eksik mücadele sayesinde bugün dünyada Tiranlık devam etmekte ve ilginçtir ki insanlık Tiranlık yönetimlerine doğru hızla gitmektedir.

2026 yılındayız ve dünya, maalesef silahlanma başta olmak üzere bilim ve teknolojide koşar adım yeni ürünlerle buluşuyor. Biz de bunlara müşteri oluyoruz. Çünkü bilim kamusal değil ticari kullanılıyor. Ekonomide liberal bakışla; “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” ilkesini benimseyenler düşüncede tiranlığı dayatıyorlar. Farklı düşünenleri cezalandırıyorlar.

Egemenlik milletindir diyenler seçmenin yarısından fazlasının oyunu alan belediye başkanlarını görevden alabiliyorlar. Devlet ekonomik hayata müdahale etmemelidir diyenler toplumun ekonomisini ellerine geçirdikten sonra gider musluğunu hep aynı yere doğru çeviriyorlar. Yurttaşı yoksullaştırırken bir avuç sermayeyi dünya sıralamasına gönderebiliyor.

Bu gidiş olumlu değildir. Aklımıza başımıza toplayıp yasalardan gelen haklarımızı kullanarak ses çıkarmalıyız. İdarenin direksiyonunu; kazanılmış evrensel hukuk ilkelerine, doğal yaşama ve akla-bilime doğru çevirmek için bir araya gelmeliyiz. Aksi halde tiranlık dünyayı teslim alacaktır.