Yazar arşivleri: Ziya Gökerküçük

DEMOKRATİK TİRAN!

Dünyanın her yerinde iktidar olma amacını güdenler demokratik söylemleri dillerinden düşürmezler. Biliyorum; Tiran, Kral, Padişah, Çar, Sultan, Kaan gibi sözcüklerle demokrasi, demokrat,özgürlük gibi sözcükler yan yana gelmez. Yani ‘Demokratik Tiran’ olmaz.

Çünkü geçmiş insanlık tarihi göstermiştir ki toplumu yönetme erkini değişik şekillerde elde eden kişiden demokrasi beklenemez. Yönetme gücünü eline geçiren kişi mutlaka şiddet, korku, inanç, etnisite veya sermaye kullanılarak o makama gelmişlerdir.

Devlet dediğimiz olgu ilk kez Atina’da M.Ö. 3000’li yıllarda tartışılmış. Amaç; adil, mutlu ve insanın insanla ve insanın doğayla barışık yaşaması amaç edinilmiş. Günümüzün devlet felsefesinde de hep aynı arayış ve amaç vardır. Ancak bu felsefeyi yönetenler değil yönetilenler içselleştirmelidir ki demokrasi oluşsun.

M.Ö. 340 yılındaki tartışmalarda filozofların yazılı belgeye dönüştürdüğü birçok eserde Tiranlık kavramı incelenir. Genel kanı her Tiran ne şekilde olursa olsun tartışılır hale gelir. Her Tiran gün gelir bu gücünü devam ettirmek ister. İşte o zaman da kendi güvenliği ve tiranlığının devamı için ücretli görevliler bulur, emrindeki kamu güçlerini de lehine kullanır. Bunun ücretini de kamuya ait kaynaklardan sağlar. Kimin adına? Elbette “kamu çıkarı” adına.

Zamanın bilgeleri halktan toplanan vergilerin ortak çıkarlarda, kamu adına yapılan işlerde kullanımını isterken Tiranlar bu paraları kendi devamları için kullanır.

Kısacası insanlık tarihini incelediğimizde Tiranlar ile demokrasi gelmediği kesin olarak görülmüştür. Güvendiğimiz kişiler de demokrasiyi sağlayamaz. Demokrasi ancak ve ancak yurttaşların duyarlılığının artması ve yurttaşlık görevi olarak demokrasi mücadelesi vermek ile olacaktır.

Tiranlık ile insanın mutluluğunun ve özgürleşmesinin sağlanamayacağını bilen bizler, demokrasi mücadelesi yapmak yerine susup beklersek, baskı ve yoksulluğa boyun eğersek Tiran, kendi devamı için baskıyı, yoksulluğu, şiddeti arttıracaktır. Tiranlıklara son vermek adına mücadele yapılıyorsa da antik Yunandan beri Tiranlık bir şekilde devam etmiş ve etmekte olması düşündürücü değil mi?

Oysa biliyoruz; toplumlar itaat ederek, boyun eğerek kendi sonlarını hazırlarlar. Ki eksik mücadele sayesinde bugün dünyada Tiranlık devam etmekte ve ilginçtir ki insanlık Tiranlık yönetimlerine doğru hızla gitmektedir.

2026 yılındayız ve dünya, maalesef silahlanma başta olmak üzere bilim ve teknolojide koşar adım yeni ürünlerle buluşuyor. Biz de bunlara müşteri oluyoruz. Çünkü bilim kamusal değil ticari kullanılıyor. Ekonomide liberal bakışla; “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” ilkesini benimseyenler düşüncede tiranlığı dayatıyorlar. Farklı düşünenleri cezalandırıyorlar.

Egemenlik milletindir diyenler seçmenin yarısından fazlasının oyunu alan belediye başkanlarını görevden alabiliyorlar. Devlet ekonomik hayata müdahale etmemelidir diyenler toplumun ekonomisini ellerine geçirdikten sonra gider musluğunu hep aynı yere doğru çeviriyorlar. Yurttaşı yoksullaştırırken bir avuç sermayeyi dünya sıralamasına gönderebiliyor.

Bu gidiş olumlu değildir. Aklımıza başımıza toplayıp yasalardan gelen haklarımızı kullanarak ses çıkarmalıyız. İdarenin direksiyonunu; kazanılmış evrensel hukuk ilkelerine, doğal yaşama ve akla-bilime doğru çevirmek için bir araya gelmeliyiz. Aksi halde tiranlık dünyayı teslim alacaktır.

ÇERNOBİL’İ BİZ YAŞADIK ÇOCUKLARIMIZ, TORUNLARIMIZ YAŞAMASIN

Büyük çoğunluğumuz 26 Nisan 1986 Çernobil Nükleer kazasını anımsarız. Bilim insanları zararın onlarca yıl etkili olacağını söylüyorlardı. Ülkemizde öncelik Karadeniz ve Marmara bölgelerinde etkili olan radyasyonu yok sayan zamanın bakanı ANAP’lı Cahit Aral basın önünde çay içerek zararlı olmadığını kanıtlama çalışıyordu. Oysa olması gereken o yılın ürünlerini devlet olarak alıp parasını üreticiye vermekti.

Evet, radyasyon hemen öldürmüyor atom bombası gibi ama zamana yayılarak ölümlere vesile oluyor. Öyle de oldu. O günden bugüne Çernobil kazasının etkisiyle kaç kişinin öldüğü bilinemedi. Kanser ölümlerinin artma nedenleri bilinemiyor. Kim bilir belki devlet kayıtlarında vardır.

Anında veya kısa zamanda öldürmeyen radyasyonun zararlarını arama motorundan herkes bulabilir.Çok yeri araştırmaya da gerek yok. Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı ile AFAD web sitelerini inceleyin yeter. Bu kadar kanıtlanmış bilgi ve deneyim varken nükleeri savunanları anlamıyorum. Sanırım uluslararası lobilerin etkisindeler. Bilim gelişti nükleer zararları önlenebiliyor diyenlere sormak gerek; son üç kaza nerelerde oldu? Nükleer konusunda gelişmiş ülkelerde.Yani 1979’da ABD Three Mile Island, 1986’da SSCB (Ukrayna) Çernobil ve 2011’de Japonya Fukushima.

Nerden çıktı bu nükleer yazısı diyenlere bilgi olsun ki Kırklareli İğneada ve Kıyıköy alanına nükleer güç santrali kurulması gündemde. Trakya’nın en güzel yerlerinden olan bu bölge İstanbul’un da dibinde.  İlgili resmî kurumlara sorduğumuzda yok öyle bir planlama deniyor. Ama bakanlar uluslararası dengelere göre tesis kurmak için değişik ülkeleri söyleyip duruyorlar. Yani önce pazarlıklar yapılıyor sonra mı planlanacak. Yoksa şark kurnazlığı ile müşteri mi kızıştırıyorlar?

Bu arada geçen aylarda aynı bölgeye RES yapma başvurusu yapan bir firmaya verilen yanıtta bu bölgenin Nükleer Güç Santralı olarak ayrıldığı ilk resmi bilgi olarak maalesef “ele geçirildi!”

Lüleburgaz Hamitabat doğal gaz santralinin bile bölgede bir-bir buçuk derece havayı ısıttığı ve kuraklığa neden olduğu söylenir iken nükleerin yayacağı ısıyı düşünelim. Eh zaten iklim krizi de dünyada varsa Trakya’ya değil kar yağmur damlası bile düşmez. Sonuçta yoğunlaşarak göğe çıkan su elbet düşer yeryüzüne ama normal yağış olarak değil, tufan olur ki bu sel demektir.

Bu arada nükleere karşı olamayız. Nükleer özelikle tıpta vazgeçilmezdir. Konumuz; enerji üretim tesisleridir. Birilerinin ısrarı ise kuşkulandırıyor insanı, sanki sadece enerji üretimi için değil. Çünkü bir nükleer santralin enerji üretimi bir rüzgâr gülünün (RES) dört katıymış. Çok pahalı olacak NES yerine çok daha ucuz RES yapmak elektrik üretimi için akılcı.

Biz bölge yaşayanları olarak gelecekteki tehlikeyi görerek bir şeyler yapmalıyız. Çünkü;

Nükleer ölüm demektir. Bölgede bir milyondan fazla ağaç kesilecektir.Milyonlarca litre suyu sürekli denizden çekerek sıcak olarak denize bırakacağından deniz canlıları zarar görecek ve adeta balık yetiştirme alanı olan bu alanda balık yetişmeyecektir. Tesise giden yolların yapılma aşamasında orman ve tarım alanları yok edilecektir. İstanbul mega kent yaşayanlarının hafta sonu nefes aldığı yer yok olacaktır. Elbette turizm bitecektir. Dünyada birkaç tane kalan Longoz (Su basar ormanı) Ormanları kuruyacaktır. Nükleer Güç Santrali’nde insan istihdam edilmeyecek aksine örnek sözleşmelerde de gördüğümüz gibi alana hiçbir T.C. vatandaşı giremeyecektir. Bugün dünya üzerindeki tüm nükleer santralleri kapatsak dahi bugüne kadar oluşan kirlilik yüz bin yıl sonra yok olacak nükleer atıkların idare edilmesi gerekmektedir.

Trakya’mız da zaten zordadır. Yanlış yerlere olduğu için itirazların yapıldığı termik, rüzgâr, jeotermal veya güneş enerji santralleri mantar gibi çoğalıyor. Bunların yanında taş, kömür, maden ocakları, plansız konut ve sanayi tesisleri bölgeye zarar veriyor.

Tüm bunlar yetmez gibi bir de Nükleer Enerji Santrali bölgenin ölüm ilanıdır. Öte yandan Trakya İstanbul, İstanbul Trakya demektir. İstanbul tüm Marmara çevresidir. İstanbul dünya kentidir. Dünyanın hiçbir yerine kurulmaması gereken nükleer santralini İstanbul’un dibine, Kırklareli cennetine kurmak akla zarardır.

Trakya için olması gereken; bölgenin enerji veya sanayi alanlarına değil tarımsal üretime açılması gerekir. Trakya’nın iktidara muhalif olan yerel idareleri bu konuyu bizden önce anlayıp somut bilgilerle bizleri aydınlatmalı ve kurumsal kararlar alarak iktidarın veya dünya emperyalist işgalcilerin planlarına dur demeleridir.

Bugün biz yurttaşlar yerel yönetimlerimiz (Belediye Başkanları, Belediye ve İl Genel Meclislerimiz ile birlikte biz sessiz durursak iş işten geçmiş olur.

EMEKLİ SOKAKTA GÜZELDİR

Herhangi bir işte onlarca yıl çalışmış, primini ödemiş ve görevden ayrılmış insandır emekli. Ömrünün bu son devresinde hobileriyle, torunlarıyla zaman geçirmek, gezmek hedefidir. Durum bu iken yaşlılara saygıyı dilinden düşürmeyen iktidar emekliye açlık sınırının altında ücreti reva görüyor.

Ülkemizde 17 milyondan fazla emekli olduğu resmî açıklamalardan anlaşılıyor. Geçmişte bir toplantıda SGK emekli verilerini açıklamış ve çok olduğu görülünce cumhurbaşkanı “bu bir felaket” mealinde cümle kurmuştu. Eğer durum felaket ise bu felaketi emekliler yaratmadı. 2002 yılında 6-7 milyon dolayında olan emekli sayısı bugün 17 milyona gelmiş ve emekliye para bulunamıyor ise bunun sorumlusu iktidardır.

Nüfusları yakın olan ve iktidarın diliyle bizi kıskanan Almanya ile karşılaştırma yaparsak; orada her dört kişiden biri emekli imiş yani 21 milyon. Bir emekli ortalama 1.350 avro dolayında aylık alıyormuş.

Devlet plan demektir, geçmiş verilerle öngörüler yapıp önlemler almak ve yurttaşların mutlu geleceğini planlamaktır. Almanya bunu yapmış ki 2023 yılında emekli ödemesi 381 milyar euro iken prim geliri yaklaşık 380 milyar euro imiş. Yani denkliği sağlamış. Bizi kıskanan Almanya’da da emekli maaşı yetmiyor ama en azından bize göre açlık sınırının altında değil yoksulluk sınırı ile aynı. Çünkü Almanya’da yoksulluk sınırı 1350 euro ve maaş da o kadar.

Bizde açlık sınırı 30 bin, yoksulluk sınırı 98 bin lira dolayında. En düşük emekli maaşı ise 2026 yılı için 18.938 lira olarak belirlendi.Yani açlık sınırının da altında. Bunu hiç olmazsa açlık sınırına çıkarmak isteyen CHP Meclisi terk etmeme eylemi yapıyor ki çok anlamlı. Yerellerden de destek olmalı. Bunun yanında iktidar ne yaptı? Akla zarar!18.938 liraya 1.062 lira ekleyerek en düşük emekli maaşının 20.000 lira olmasını öneriyor. Bu öneri, yurttaş ile alay etmek ve hakarettir.

Emeklilerin talepleri açık ve net.  Geçmiş yıllarda adeta el konulan maaşlarını azıcık onarmak için seyyanen zammın güncellenerek verilmesi. Muayene ve ilaç katkı paylarının kaldırılması. Maaş zamlarının tüm emeklilere eşit oranda yansıtılması. Bayram ikramiyelerinin asgari ücret seviyesine çıkarılması. Emekli olacakların aylık bağlama oranlarının en az yüzde 70’e yükseltilmesi. İntibak yasasının güncellenmesi, hakların faiziyle ödenmesi. En düşük emekli maaşının asgari ücrete eşitlenmesi.

En önemlisi elbette örgütlenme yani sendika kurma hakkının sağlanması. Ki bu konuda Anayasa ve usulüne göre mecliste onaylanıp kabul edilmiş uluslararası mevzuatta örgütlenme hakkı vardır.1948 tarihinde kabul edilen Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin ilgili kısmı şöyledir:

“Madde 20: (1)Herkes, barış içinde toplanma ve örgütlenme hakkına sahiptir. Madde 23:(4)Herkesin, çıkarını korumak için sendika kurma ya da sendikaya üye olma hakkı vardır.”

Kurulan sendikaların kapatılması Sendikalar Kanunu’nda kamu görevlilerine verilen hakkın emeklilerden bahsetmemesine dayandırılmaktadır. Bu geçersiz bir dayanaktır. Anayasa’da emeklilerin sendika kurmalarından söz edilmemiş olması bu hakkın açıkça yasaklandığı anlamını taşımaz. Çünkü yasa ile yasaklanmayan her şey olumlu değerlendirilir ve var olduğu kabul edilir.  Ki 1990’lı yıllarda kamu sendikaları fiili olarak bu mantıkla kurulmuş ve 1999 yılında bu hak düzenlemişti. Bu nedenle bizlerin birlikte mücadeleyi büyültmesi şarttır. Büyümek içinde çeşit çeşit emekli sendikası yerine aynı amacı taşıyanların bir arada olması ve alanları doldurarak mücadeleyi arttırması gerekir.

İşin sonuna gelirsek ülkemizde para vardır. Olmayan adil dağılımdır. Dolar ve TL olarak birlikte bakalım; kişi başı gelirimizi Maliye Bakanı söyledi, 17.000 dolar (730 bin TL). Ortalama emekli maaşını iyimser olarak 580 dolar (25 bin TL) sayarak 12 ay olarak hesapladığımızda 7000 dolar (300 bin TL) gibi. O zaman kişi başı gelirimin 10 bin doları (430 bin TL) uçtu. Bir de aylığı 20.000 liradan az olan 4-5 milyon emeklinin halini düşünelim.

Emekliler kendileri göremeyecek bile olsa çocuklarının, torunlarının bu ülkede mutlu olmasını istiyor ise sen-ben tartışmasını bir kenara bırakmalıdır. Nasıl ki 1990’lı yıllarda kamu çalışanlarına sendika hakkı aldıysak bugün de emeklilerin sendika hakkını alacağız. Çalışırken güzel olan sokaklar emeklilikte de güzeldir.

BÜYÜK TURP!

Günlerimizi dolduran Trump hareketi ister istemez hepimizi ilgilendiriyor. Bugün bu eylem sıradanlaşıyor ise yarın herkes ve herkes tarafından yinelenebilir. Bu yinelenme komşular arasında, köyde, kentte, şirketlerde, kısaca her alanda ve her yerde olabilir. Ki her gün artarak oluyor da. Bu bir doğa kuralı gibi görünse de düşünen doğal varlık olan insanlık bunu aşmalıdır.

Büyük insanlık olarak; yendik yenildik, öldük öldürdük, tanrılar yaratıp inandık inanmadık. Kısaca birlikte geldik bu günlere. Güçlünün kazandığı kalabalık gibiyiz. Ama kazananların kaybetme korkusu kaybedenlerin kazanma umudu hiç bitmedi ve bitmeyecek de yeryüzü aşkın yüzü olana dek.

Bugün bir ülkenin, nasıl olursa olsun temsil eden kişisini evinden alıp kendi ülkesinde yargılamaya götüren ve bunu kameralar önünde sanatsal bir şova dönüştürmek ne anlama geliyor?

Kişi o makama her nasıl geldiyse de kendisini oraya getiren yurttaşlar; onlarca yıldır adaletsiz bir şekilde hile ve desise, korku ve tehdit ile yönetiliyor ise temsilcisini korumaz. Ülkenin yurttaşı olarak kendi yöneteni ile başka liderin yönetimi arasında seçime zorlanır ise ülke, toplum, ulus her nasıl adlandırırsak adlandıralım bitmiş demektir.

Anımsayalım; Osmanlı dağılınca kimisi ABD’ye bağlanmayı, kimisi İngiliz kolonisi olmayı veya başka seçenekleri düşünmedi mi?

Dış politika konusunu bir ortalama yurttaş bilgisine sahip olan biri kadar anlarım. Çünkü dünya yönetimlerini tahlil etmek uzmanlık işidir. Benim bildiğim dünyada iki toplum vardır; ezenler v ezilenler. Ezenler bunun devamını ve daha çok ezmeyi amaç edinir, ezilenler de bundan kurtulup adil bir dünyayı mücadelesi ister.

Her ne kadar hepimiz her şeyi bilir gibi ahkam keser ve uzmanlığımızı öttürüyor olsak da bu kadar bilenlerin sessizliği, eksik yurttaşlığımızın kanıtıdır bence.

Evet, hepimiz kapitalizmin kurduğu ve toplumlara yaşattığı bir düzen içindeyiz; sessiz ol, inan, tüket, bir araya gelip itirazı örgütlemeye kalkma, uyumlu ol.Yoksa!

Bunun sonucunda da her ülke güvenlik ülkesi konumunda birbirine düşmanlaştırılmış ve silah pazarlamacılarının egemenliğinde.

Bilen ile bilmeyeni tanımlamaya gerek yok.Bilmeyen; ses çıkarmayıp usulüne uygun sessizliği seçendir.Bilen; kirli bilgiden arınıp doğru bilgiye ulaşandır. Bu bilgiyle de en yakınından başlayıp mahallesinden, kentinden sorumluluk duyan ve ülke çapında itiraz edebilen olması gerekir. Yani bilmek yetmez bilen olmak için. Ülke içinde itiraz edebilen topluluklar dünya ölçeğinde de bunu gösterebilendir. Kısacası bilen; dünya yurttaşı olmaktır.

Trump denen zat kapitalistlerin emir ve isteği ile küreselleşme sürecinde köy dediğimiz dünyanın bir ülkesine el koyuyor. Ben bu duruma şaşırmadım. Malum ülkemiz insanı bu uyumlu yurttaşlık elbisesini giymemek için çok direndi, çok bedeller ödedi, çoğunu birlikte yaşadık. Avrupa ülkelerinin yurttaşları başka halkları sömürmekten gelen gelirler dahil kendi içlerinde az da olsa adaleti sağlamışlardı. Asya, Afrika ülkeleri de değişik sebeplerden dolayı birlikte başka coğrafyalardaki haksızlıklara uzak duruyor şimdilik.

Bugün büyük insanlıktan beklediğimiz sokakları doldurma, dünya bizimdir eylemleri yapma durumları olmayacaktır. İnsan da diğer canlılar gibidir. Kendine zarar gelince zıplar ve veryansın eder ki televizyon ve gazetelerin üçüncü sayfa haberleri bunlarla doludur. Oysa yasalardan elde ettiğimiz hakları bilerek birbirimizi tamamlayabilsek ve örgütlü olsak mahallemizde, kentimizde, ülkemizde ve işte o zaman dünyada itirazları örgütleyebiliriz. İşte o zaman Trumpgiller hiçbir ülkede olmaz, olamaz.

Herkesin bildiği gerçeği kapitalistler de biliyor; kapitalizmin sonu sosyalizmin başıdır. Umudum o ki kapitalizmin son temsilcisidir Trump. Çünkü insanlık tarihi karanlıklar tarihi olduğu kadar aydınlıkların da tarihidir. Zıtların birlikteliği doğa kuralıdır. Bir kibrit ile yeni dünyalar kuran pratiklere de gebedir.

Sosyalizm mi, Kapitalizm mi seçeneğine gelen insanlık kapitalizm ile nereye geldiğimizi gördü. Bilinmeyen ve her kesimin dilinde olan sosyalizm ise denenmedi denebilir ve insanlık bu kez sosyalizme dönecektir. Bugüne kadar dilde olan ama hiç uygulanmayan demokrasi hayali de ancak demokratik bilimsel sosyalizm ile insanlığın kurtuluşu olacaktır. Beklenen büyük turp belki de Trump’tır!

DİLEKLERİM AKROSTİŞ’TE

Herkesin samimiyetle birbirine ‘hoj geldin’, ‘güle güle’diyebildiği,

Okulların eğitim, hastanelerin sağlık kurumu olduğu,

Jöleli, badem bıyıklı, liyakatsiz idarecilerin sona erdiği,

Güzelliklerin, hak ettiğimiz için bizim olduğu,

Eski yitirdiklerimizin de bize geri geldiği,

Lale devirlerinin ebediyen sona erdiği ve adil paylaşım olduğu,

Dijital vicdan olan 2025 yerine gerçek vicdanın ses-soluk olduğu,

İş bulma garantili eğitim ve ekonominin başladığı,

Nazizm yolundaki gidişin demokrasi kılavuzuna doğru döndüğü,

İlklerin, ilkelerin toplumda dönüşüme başladığı,

Kara düzenin bizim mücadelemizle son bulduğu,

İşçilerin, emekçilerin sınıfları doldurduğu,

Ben’den biz’e çoğalan güven ve sorumluluk yılının başladığı,

İş yapanların liyakat ile kadrolara geçtiği,

Naif de olan devrimci insanların temiz ahlak ile topluma yön verdiği,

Yeniden yine yenileşerek toplumsal uyanışın başladığı,

İki kere ikinin dört ettiği,

Rol yapan,algıyı yaratan hatiplerin masallarının son bulduğu,

Masmavi denizlere açılmanın başladığı,

İş, eş, sağlık, mutluluk garantili bir ülke inşasının başladığı,

Altına dolara değil insana ve doğaya yatırımların olduğu,

Lütfen sözcüğünün emir cümlelerinden fazla olduğu,

Türk lirasının, üretim artışıyla değer kazandığı,

Ilımlı yerine gerçek inançların, ama mutlaka gerçek demokrasinin olduğu,

Maarifin eğitime, eğitimin özgürlüğe, özgürlüğün insana yol gösterdiği,

Ulaşılabilen hizmetlere her yurttaşın ücretsiz ulaşabildiği,

Tarikat ve cemaatlerin, vakıf, dernek, holding olmadan gerçek yüzleriyle karşımızda olduğu,

Laikliğin, demokrasi ve dini inançların garantisi olduğunun anlaşıldığı,

Umudumuzun ümidimize başlangıç olduğu,

Yemeğini çer çöpten toplayan bir kişinin bile kalmadığı,

Ikına sıkına değil özgürce sokakların dolduğu,

Laboratuvar sonuçlarının hacamatlar yerine sağlığa veri olduğu,

Laiklik anlayışının ekmek ve emek için öneminin anlaşıldığı,

Artık yeter diyebilen toplumsal sıçramanın başladığı,

Reel siyasetin ve devamında reel sosyalizmin sözden eyleme geçtiği bir 2026 dilerim.

GİDEN DEĞİL GELEN TARTIŞILIR

Ülkemizde yüzlerce yıldır sol düşünceyi yok etmek için uğraşan sağ ideoloji bunu başaramamış olmalı ki kendi ürettiği yeni solu tanımlayarak sözde liderleri topluma sunuyor.

‘Sayın Erdoğan solun lideridir’ diyen de var Sayın Bahçeli’yi ‘devrimci önder’ sayan da. Gülüp geçmek kolaydır ama ciddiye almak gerek bu tanımları. Çünkü sermaye ürettiği krizleri unutturmak istiyor. Bu nedenle algı yaratıyor. Solu ‘hiçleştirmek’, ‘sol da aynıymış’ algısını büyütmek, “sol olmadığı için krizler var” mealinde söylemlerle gerçekleri örtbas etmek amaçlardan bazılarıdır.

Ülkedeki gidişat elbette yereli de etkiliyor. Çünkü gerçek demokrasiye geçememiş toplumsal yapımızda algılar etkindir. Yukarıdan aşağı olan bu etkilenme kentimizin her mahallesinde de kendini göstermekte ve demokrasi mücadelemize olumsuz yansımaktadır.

Bu nedenle de saçma ama kafa karıştıran bu konuları da düşünmek, toplumsal hafızayı emekten, soldan, demokrasiden yana güçlendirmek gerekiyor. Biliyoruz ki; insanlık tarihinin ileriye doğru yürümesidir ‘sol’. O nedenle de sol;kriz üretenlerin geçmişe özlemle yaptığı değişiklikleri devrim diye sunanlarla değil; bugünü ileriye taşıyan devrimcilerle olmak zorundayız. Kırklarelili devrimci Nasuh Mitap’ın tanımı en kısa ve anlamlıdır; ‘Devrimcilik, insanın insanlığa sahip çıkmasıdır’.

Evet; dünyada ve ülkemizde sol gerilemiştir. Evet; sol sarsılmıştır. Ama yaşama soldan bakan umut hep vardır ve var olacaktır.Ezen-ezilen, sömüren-sömürülen olduğu süre sol hep olacaktır.

Kapitalizm her krizde yeni senaryolar üretip hayatı yönlendirmektedir. Böylece sömürü düzeninin devamını sağlar.Bu nedenle asıl kriz kendilerinin varlığı ve soygun düzenidir. Gelirlerin adaletsiz dağılımı ve sonuçta bir azınlığın sermaye birikimi yaparken milyonları yoksulluğa mahkûm eden düzeni yok edecek gücümüz vardır. Bunu görmemizi engellemek için kendilerince gündemler yaratarak gidecekleri zamanı ötelemeye çalışıyorlar.

İnsanlığın hedefi olan sosyalist demokrasiye varmak için günlük dayanışmalar kaçınılmazdır. Bu tür birleşik hareketlerin lideri herkes olabilir. Bizler;sol düşünceye yol göstermeye çalışan ve lider öneren danışman Uçum veya oğlan Bilal’in bugünün sorumluları olduğunu biliyoruz. Onların sol tanımına veya adlarını verdiği ‘solcu liderlere’ sağ düşünceliler bile inanmıyor.

Ülkemizde bugün vahşi kapitalizmin kara düzeni vardır. Bu düzenin nasıl oluştuğunu iyi düşünüp ders almak için hepimiz geçmiş hatalarımız ile yüzleşmek zorundayız. Her seçim öncesi söylenen vaatlere kanan ‘büyük insanlık’ ve kötü gidişe seçenek sunamayan muhalif kesimlerin sorumluluğunu da görmeliyiz.

Cumhuriyet kurulurken sınıfların etkisi olduysa da asıl amaç insanlığın aydınlık yüzüydü. Otoriterlikten demokrasiye geçilmesi, gücün gökten yere indirilmesi, karanlıktan aydınlığa yürümenin altyapısı amaç idi.Ne yazık ki bu toplumsal altyapı oluşmadan dışa bağımlı siyasiler egemenliği ele geçirdi.Sol düşünce sürekli budanırken bugünün idarecileri korundu, kollandı ve beslendi. Çünkü ülkemize egemen olan güçlerin hedefi; kendilerine uygun istendik yurttaşlar üretmekti.

Bu yurttaşlık için de ezan, bayrak, kuran, ecdat diyen hatiplerin kutsal devlet edebiyatı ile gidenin yerine gelen yeniler doldurdu yıllarımızı. Ve sonuçta demokrasiden uzaklaşma, milli ekonomiden kopuş, sosyal devletten ulufe dağıtan devlete dönüşüm, toplumsal uçurumların arttığı toplumsal çelişkiler…

Bugün iktidar lafazanlarının ne düşündüğünden çok bizim ne düşündüğümüzü ortaya koymak zamanıdır. Gidenin değil gelenin müjdesini sunmalıyız birbirimize. Bu uğurda mücadeleyi de göze almalıyız.Gelecek olan soldur. Çünkü‘Sol’ umuttur ve bu umudun ülkemizde ve dünyada gerçekleşme zamanı yaklaşmıştır.

Yereldeki kurumlarımızda dayanışma ile insanlığa sahip çıkma mücadelemizi ‘yeryüzü aşkın yüzü olana değin’ devam edeceğiz. Biliyoruz ki demokrasi yerelden gelişir.

MERİÇ’TEN İĞNEADA’YA?

Uluslararası sular kapsamında olan Meriç Nehri ülkemiz için önemli bir su kaynağıdır. Her su gibi ekolojik yapılar bozulmadan insandan yana kullanımı önemlidir. Su akarken yanındaki tarla kuraklıktan verimsiz kalıyorsa bu ayıplanmalıdır. Kıyı tarlaları yanında bölgedeki arazilerin sulanması sağlanmalıdır. Bunun içinde bazı göletler yapılarak suyun bol zamanda toplanması ve kıt zamanda bölge tarlalarının sulanması önemlidir.

Böyle olması gereken sistemi irdeleyince yapılan göletlerin aktarılması ve daha uzağa yeni gölet veya su biriktirme tesisine aktarılmasında planlarına olumlu bakamıyoruz. Çünkü amaç olması gerekene uygun değil. Biraz özel bilgi ve kayda düşen bilgilere bakınca sulama amaçlı denen su biriktirme yerlerinin hedefinin depolanan suların Çerkezköy, Çorlu, Muratlı gibi sanayi bölgelerinin ihtiyacı için yapıldığı ortaya konuyor.

İktidar yatırımlarının verimli kullanılmaması, yatırımların tarımsal amaç ve üretim artışına yapılmaması sonucunda suyu bol bölgemiz kuru tarımla idare etmekte ve kırsaldan kentlere göç hızlanmaktadır.

Dünyada ve ülkemizde suyun değerli olduğu herkesçe dile getirilse de yetkililer üreticinin salma sulamadan yağmurlama sulamaya geçişini sağlayamamıştır. Bu da çiftçiyi yoksullaştırmış, üretimi azaltmıştır. Az olan suyun da boşa gitmesine neden olmuştur. O nedenle öncelikle üreticinin yağmurlama sulamaya teşvik, ödül, ceza gibi yollarla geçmesini sağlanmalıdır.

Meriç suyunun sanayiye aktarılması gizli ve kapalı kapılar ardında olmamalıdır. Bu çalışma Trakya’daki herkesi etkileyecektir. Meriç-İpsala Ovası çeltiğin ana vatanıdır. Bu alanda çeltik dışında sulu tarıma geçilmesi zorunludur.

Trakya bir bütündür. Meriç’in suyu, Ergene’nin kirliliği, Trakya sularının ekolojik ve insani değerlendirilmesi, değerlendirilmesi Çerkezköy ve diğer sanayi bölgelerinin kirliliği, yine bu bölgede arıtma yapmayan tesislerin kirli atıklarını arıtıp Marmara Denizine deşarj yapılması, Istrancalara açılan taş ocakları, yanlış yerlere yapılan rüzgâr enerji tesisleri, İstanbul’un su ihtiyacının bir kısmının Trakya sularından sağlanması gibi tüm sorunlar hepimizi ilgilendirmektedir.

Öte yandan son yıllarda kapalı kapılar arkasında pişirilen, resmi görünürde hiç bilgi-belge olmamasına rağmen basında demeçlerden öğrendiğimiz büyük bir sorun oluşmuştur. Duyulan, okunanlardan öğrendiğimize göre Kırklareli İğneada-Kıyıköy bölgesine nükleer tesis yapılacağını biliyoruz artık. Sorulara resmi yanıt verilmemesine rağmen bakan bu tesisin Çinlilere verildiğini bile söylemektedir.

Sıralama yaparsak; 2040’lardan yansıyan duyumlardan sonra Ocak 2015’te Enerji Bakanı Ali Rıza Alaboyun, doğa katliamına neden olacak üçüncü nükleer santralı Kırklareli’nin İğneada beldesine yapmayı planladıklarını açıkladı.

Ama Ekim 2015’in Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu; İğneada’da nükleer santralle ilgili bir çalışma ve başvuru olmadığını söyledi. Elbette yanlış bilgiydi ve gizlice bir sürü görüşmeler olduğu için Trakya Platformu ve Trakya Kent Konseyleri Birliği öncülüğünde birçok kurumun desteklediği protesto eylemi 15 Kasım 2015 Pazar günü İğneada’da gerçekleştirdi. Öte yandan aynı amaçla Trakya’nın 25 belediye başkanı da ortak açıklama ile bu tesise karşı olduklarını beyan etti.

8 Kasım 2022’de Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Fatih Dönmez, Trakya’daki nükleer santralin yer tespiti çalışmalarının devam ettiğini açıkladı.

24 Mayıs 2024’te Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Alparslan Bayraktar, Trakya’da yapımı planlanan nükleer enerji santraline yönelik Çin ile görüşmeler yürüttüklerini belirterek “Hükümetler arası anlaşmayı birkaç ay içinde sonuçlandırmak için çalışıyoruz.” dedi.

Bugün tehlike daha görünür oldu. Resmi hiçbir bilgi görünmüyor. Ancak kurumlararası yazışmalar bazen hata ile görünebiliyor. Bu gizliliği aşmanın en etkin yolu kurumların bilgi paylaşımıdır. Bölgemizin kurumları ve başkanlığını Tekirdağ Büyükşehir Belediye Başkanının yaptığı Trakya Belediyeler Birliği’nin ortak sesi duyulmalıdır. Sesten sonra da bütçesi ile hukukçuları ile mücadeleye katılmalı ve siyasi tavrı ile de Trakya severliklerini kanıtlamalıdırlar.

Radyasyon sınır tanımadığı gibi partili de ayırmaz. Trakya bölge yaşayanları olarak bölgenin tarihi, tarımı, ticareti, kültürel ve demografik yapısı korunarak sorunsuz gelişme ve üretim artışı sağlanmak zorundadır. O nedenle bir uçta Meriç suyunu korurken diğer uçta İğneada-Kıyıköy kıyısında balık, orman ve su kaynaklarına yapılacak nükleer tesise karşı birleşmeliyiz. Hepimiz Çernobil’in etkisini gördük ve kanser ölümlerinde önlerdeyiz. Çünkü radyasyon sınır tanımıyor.

Soru ile bitirirsek; Cumartesi günü Edirne’de miting yapacak olan Özgür Özel’den bu konuda birkaç cümle etmesi önemli olur ve kendilerine oy veren Trakya halkına da moral, geleceğe yol açma olur.

ÇOCUKLARA ÇEDES, GENÇLERE MESEM, BÜYÜKLERE MASALLAR!

Bir canlı olarak hepimizin yaşamı kısaca üç evrede tamamlanır; çocukluk, gençlik ve yetişkinlik. Toplumu yönetme kurgusu olanlar buna göre kısa ve uzun erimli toplum planları yapar. Biz yurttaşlar da bunları “devletin planları” olarak saygıyla izler ve kurallara “güvenerek” uyarız. O yönetenlerin kamusal çıkarları ve iyi bir gelecek yaratacağına inanırız, bazen iman ederiz! Ya öyle mi?

 Geçmişten bugüne döşenen taşlarla büyüyen sağ ideolojinin son iktidarı AKP uluslararası onay da alan plan gereği geçmişten kopuşu başardı ve uzun süredir de geleceğin yurttaşını yaratma peşinde. İnsan evrelerinden çocukluğu; ÇEDES, gençliği; MESEM ve yetişkinleri de MASALLARLA üretiyor.

ÇEDES projesi Diyanet İşleri Başkanlığı öncülüğünde ve Eğitim ile Gençlik Spor Müdürlükleri desteği ile yürütülen bir kapsamlı çalışma. Bir milyona yakın öğretmen atama beklerken öğretmenlik formasyonu olmayan din görevlileri ile bu program yürütülüyor. ÇEDES çocukların yarınlarını karartan, bilimden koparan bir uygulamadır. Korku ve soyut

Muhalif yerel yönetimlerin açtığı kreşleri “eğitim bizim işimiz” diyerek kapatan bakanlık bu uygulamada eğitimi Diyanete teslim etmektedir.Pedagoji biliminin kabul ettiği üzere erken çocukluk döneminde dini öğelerin çocuklara tanıtılması çocuğun zihninde korkuların oluşmasına yol açabilmektedir.

ÇEDES projesi, ‘Hayatta en hakiki mürşit ilimdir’ diyen bilimsel eğitim yerine tarikatın, şeyhin, şıhın rol model ve taşıyıcı sayılmasıdır. Bunlar eğitimin ve tüm toplumun dinci dönüşüme zorlanmasıdır.

Çocukluk sonrası hayata umutla bakan ve geleceğe hazırlanan gençlik dönemi gelir. Umut eşittir gençliktir. Gençler özgürleşmeye koşan kişilerdir. Ancak MESEM ile bu kesimin köleleştirilmesi sağlanır. İşverenlere ucuz işgücü sağlamak için sanayi tesislerinde “işçisin sen işçi kal” diyen zihniyetin ticaret ve sanayi odaları ve özellikle büyük sermaye ile yürütülen bir uygulamadır MESEM. Kendi çocuklarını kolejlerde, batı ülkelerinde okutanlar başkasının çocukları için karar vermiştir:ya işçi olacaksınız ya da imam hatip mezunu olup işsiz ama inançlı ve iyi tüketici olacaksınız.

MESEM uygulamaları ile güvencesiz ortamlarda çalışan öğrencilere umut yolları tıkanmaktadır. Gençlere dayatılan işsizliğe, geleceksizliğe ve baskılara karşı ses yükseltenlerin adresini de göstermektedir iktidar; tutuklanma.

Çocuklara ÇEDES, gençlere MESEM dayatan iktidar yetişkinlere de masal sunmaktadır. Her seçimde aynı masalları abartarak sunan iktidarın her dönem kendi yarattığı yoksulluktan kurtuluş umudunu anlatır. Tekil başarıları öne çıkararak; etik ve eşit olmayan liberal ilişkilerin peşinden koşmayı örnek vermektedir. Kredi kartlarında sınırsız harcama teşvik edilmektedir.  Düşmanlar yaratarak toplumu kışkırtmak.

Masal hazır; kişi başına yıllık gelirimiz 17.000 dolar! Oysa masallara inanmayıp gerçeği görebiliriz. Hesap basit; ortalama emekli maaşı 21.000 lira yani 400 dolar civarında olunca yıllık gelir 5000 doları bile bulmuyor. İşin özeti ülkemizde gelir var ve toplumun yüzde 80’i kişi başına 4-5 bin dolar ile yaşarken yüzde 20’si büyük çoğunluğun her kişisinin 12.000 dolarına el koymaktadır. Sistem bunun üzerine kurulmuştur. 70 milyon her yıl yoksullaşırken 15 milyon her yıl palazlanmaktadır.

Ve nihayetinde bu ortamı üretmek yurttaşı razı hale getirmenin yolu da cezaevi, şiddet, jop, tekme, hapis ile korku toplumu yaratılmaktadır.

Çok şey yitirdiğimizi bilerek yarınlara uzanan yolu büyütmeliyiz. Önümüzdeki yıllar yitirdiklerimizi geri kazanma yılları olacaktır. Ve biz bu nedenle ÇEDES, MESEM ve MASAL programlarının amaçlarını, hedeflerini kavrayıp yeni, yerli, evrensel programlarla geleceği kurmalıyız. Tüm bunları yasaları yazıp uygulamayan iktidara karşı yasal zeminde yapmalıyız.

TEMİZ KENT İÇİN GÖREVE

Valiliğin öncelikle kamu kurumlarını kapsayan sıfır atık projesinin kent temizliğine katkısı yetersizdir. Zaten doğrusu da yerel idarenin yapması gereken ‘temiz kent’ programıdır. 60 yıldır Yıldırım semtindeki vahşi depolamaya son verildiğini ve Hasanağa Köyü sınırları içindeki alana EDİKAB öncülüğünde katı atık tesisi yapıldığını biliyoruz.

İçişleri Bakanlığı’nın 2/10/2007 tarihli ve 62221 sayılı yazısı üzerine, 5355 sayılı Mahalli İdare Birlikleri Kanunu’nun 4. Maddesine göre, Bakanlar Kurulu’nca 8/10/2007 tarihinde onaylanarak kurulan EDİKAB önce Edirne, Havsa, Süloğlu, Lalapaşa merkezlerini kapsıyordu. 30.10.2014 tarihli kararı ile kurucu üyelere ilaveten Edirne İl Özel İdaresi birlik sınırları içerisinde kalan 96 adet köy ile birliğe üye olmuştur.

EDİKAB tesisi, Trakya Bölgesi’nin en büyük, Türkiye’nin ise ilk beş tesisinden biri olarak faaliyete geçmişti 3 Kasım 2017 tarihinde. 25 Kasım 2018 tarihinden itibaren de tesiste katı atıklardan elektrik enerjisi üretimine geçildi.Tesiste günlük 250 ton atık işlenmekte.

Tesis açıldığında; atıkların evlerde ayrıştırılması aşamasına gidileceği yetkililer tarafından belirtilmişti. Biz de bu heyecan ile iki dernek (EÇGD ve VELİ-DER) olarak eğitim çalışması yapabileceğimizi belirten başvurumuzu yaptık. Sadece merkezlerde yapmayı planlamıştık ama yetkili kişi bu çalışmanın köyleri de kapsamasını belirtince sevincimiz daha da artmıştı. Kentimize gönüllü hizmet edecektik. Zaman geçti, gittik, takip ettik, sorduk. Karşımızda hep duvar, hep duvar. Sanırım henüz o duvarın yıkılıp evde ayrıştırma niyeti yok.

Oysa bugün çok geç kalınmış bir iş var önümüzde. Görsel kirliliği önleyecek, kent sağlığına katkı olacak atıkların evlerde ayrıştırılması. Çağdaş, modern, cumhuriyetçi diye övündüğümüz kentimizde evsel ayrıştırma zamanı çoktan geldi geçti.Tarihi ve doğal güzellikleriyle milyonlarca turistin geldiği kentimizde yerde bir çöp bile olmamalıdır. Bunu başaracak olan da yerel yönetimin ortak akıl ve sorumlu gönüllüler ile kentin tümünü kapsayacak, aşamalı bir plan dahilinde çalışmaya başlamasıdır.

Evlerde doğru şekilde yapılan atık ayrıştırma, çevresel sürdürülebilirliğin temel taşlarından biridir. Çöpe giden her atık, aslında geri dönüştürülebilecek bir kaynak olma potansiyeli taşır. Plastik, cam, kâğıt ya da metal gibi malzemeler geri dönüşüm sürecine kazandırıldığında hem enerji tüketimi azalır hem de doğal kaynaklar korunmuş olur.

Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum, Türkiye’deki geri dönüşüm tesislerinin yeterli hammaddeye ulaşamaması nedeniyle atık ithalatı yapıldığını söylemişti.Bu nedenle de Avrupa’nın atık deposuyuz. Yani yurt dışından milyonlarca ton atık alıyoruz ama kendi atığımızı düzenli ayrıştırıp değerlendiremiyoruz. Sokaklar, tarlalar, denizler, ormanlar atıklarla dolu.

Ayrıca evde atık ayrıştırma, bireylerin çevre bilinci kazanmasına ve çocukların erken yaşta sürdürülebilir yaşam sorumlulukları edinmesine de katkı sağlar. Küçük bir evin bile düzenli şekilde ayrıştırma yapması, toplumsal ölçekte büyük bir etkiye dönüşebilir.

Belediyemiz Çevre Dostu Kentler Birliği’ne katılmıştı. Bu nedenle sanırım farklı bir temiz kent planını hayata geçirmiş veya geçirecektir. Çünkü bugün en çok eleştiriyi temizlikten ve üst yapıda görünümü bozan görüntülerden almaktadır.

Temiz çevre, ekolojik yaşam farkındalık çalışmaları yıllardır yapılıyor kentimizde. Burada amaç ortak alanlarda, çevrede bulunanların bizleri görerek konu üzerinde düşünmesini sağlamak ve çevreyi kirletmemelerini teşvik etmekti. Bu farkındalık oluştu.

Belediye olarak ne kadar çok plan yapsanız kent temizliği yetersiz kalır. Önemli olan temizlemek değil kirletmemektir. Bu da kentliyle birlikte olur. Her kentlinin ardında bir görevli olamaz. Sistem birlikte kurulabilir ve herkese sorumluluk verilebilir, kentliler sorumluluk alabilir. Kamusal alanlar hepimizindir.

Evlerde ayrıştırma zamanı çoktan geldi geçiyor. Edirne olarak buna hazır olduğumuzu sanıyorum. Hele bir belediyemiz başlasın gayri. Ne bekleniyor?

YEREL YÖNETİMLER VE ÇEVRE

En basit tekrardan başlayalım; herkes evinin önünü temizlerse her yer temiz olur. Geçmişte tek katlı evlerde bu söz doğru idi ama kentleşme gerçeğinde bu olmuyor. Temizlemek yerine kirletmemeyi başarmalıyız. Kentlerin kirlilik sorunları toplumun tehlikeleri görüp farkında olarak örgütlenmesi ve müdahalesi ile çözülecek. Oysa bu evreleri yaşayan ülkelerden ders alabilmeliyiz. Maalesef her toplum yaparak, yaşayarak, batarak, çıkarak öğreniyor.

Kirlenmenin tarihi insanlığın tarihidir aslında. Kayıtlardaki ilk kirlenme gürültüde görülmüş. Julius Sezar’ın MÖ. 44’te Sezar Belediyeler Yasası ile gürültülü vagonların geceleri başkentin sokaklarında dolaşmasını yasakladığı antik Roma dönemine kadar uzanır. Ayrıca İsa’nın doğumundan 600 yıl öncesinde İtalya’da bakır dövenlerdeki gürültünün işitme yitiğine yol açtığı ve gürültüye karşı önlemler alınarak da yasalar çıkarıldığı bilinmektedir.

Bu günkü anlamda kirlenme ise sanayileşme sürecinde yaşamımıza girmiştir. Her türlü kirlenmenin ana kaynağı daha çok tüketim için doğa ve insanın sömürülmesi ve ekolojik durumun bozulmasıdır. Kentimizde de bugün gürültü kirliliği vardır.

Bu çerçevede kentimizdeki kirlilikleri sayabiliriz.

Hava kirliliği; aşırı araç kullanımı ve bunun temel sebebi de toplu ulaşımın plansız ve yetersiz olması. Ayrıca kirlilik üretmeyen ulaşım modelinin de yok sayılması.

Su kirliliği; geçmişte yapılan altyapının plansızlığı, yenilemenin henüz tamamlanmaması ve kente gelen su kaynaklarının sağlıksız olması ilgili toplantılardan çıkardığım sonuçlar. Uzmanların bir talebi de binaların kendi su depolarının bakımsızlığıdır. Ayrıca kent akarsularının kirliliği de önemli bir konu. Bu ise ilgili kurumun (DSİ) denetimi, ekolojik düzenleme yapmaması ve bizlerin de nehir kenarında oturup, bir şeyler yemesi ve dinlenip kalkarken de atıklarımızı olduğu gibi bırakmamızdan kaynaklanıyor.

Atık kirliliği; yerel idarenin plansızlığı ve henüz evsel ayrıştırmaya geçememesi temel neden. Ayrıca atık toplama konteynırlarının bakımsızlığı da çirkin ve sağlıksız sonuçları getiriyor. Burada biz kentlilerin de hatası çoktur. Konteynırın açık bırakılması, evimizden çıkan her tür atığın buraya yığılması, konteynıra asla bırakılmaması gereken moloz, hurda, ağaç dalları gibi atıkların maalesef bizler tarafından buralara bırakılması kirli kent algısını büyütüyor.

Kente dair başka kirlenmeleri de kısaca sayarsak; yazları sineklerin baskını. Plansız ve yerinde olmayan çeltik tarlaları üreme alanı ve merkezi idare yetkisinde. Ancak zamanında ilaçlama yapılmaması da bir sebeptir.

Kentte gezen kedi köpeklerin dışkıları da bir kirlenmedir. Ayrıca evinde hayvan besleyenlerin hayvanlarını gezdirirken dışkılarını toplamaması da kirlenmedir. Sokak hayvanlarının beslenmesine katkı yapalım derken her yere yem veya yemek atıkları bırakmak da plansızlık örneği ve sokak kirlenmesine neden oluyor.

Kent içi hafriyatların çevreye kötü görüntü ve koku saldığı görülmektedir. Bu atıkların konteynır yanında veya kamusal alanlara bırakılması yanlıştır. Bu tür atıklar için Belediye aranabiliyor ama bunun farkında değiliz sanırım. Daha ulaşılabilir bir tanıtım olabilir.

Öncelikle kentlerin sağlıklı olması ve doğanın ekolojik dengelerinin bozulmaması konusunda uzun soluklu bir mücadele gerekmektedir. İdarelerin kararlı ve kamusal çıkar doğrultusunda tarafsız, bilimsel hizmeti ile hızlanabilir.

Sanırım Belediyemiz farklı deneyimleri görmek için ‘Çevreci Belediyeler Birliği’ne üye oldu.  Bu tür örgütlenmeler amacına uygun çalışırsa her yerele artı puan getirir. Etkili olması ise taleplerimizdir.

Edirne kent içi ve çevre sorunları maalesef çoktur ve her gün artmaktadır. Kent içi sorunların bir sebebi de Trakya sorunlarıdır. Bunların çözümünde etkin olabilecek Trakya Belediyeler Birliği oluşturulmalıdır. Trakya yaşam savunucuları bölgenin ekolojik yapısını korumak adına onlarca yıldır bir arada. Bu birliktelik bugün hukuk ve bilim kurullarının, kent konseylerinin, oda ve derneklerin de içinde olduğu Trakya Platformu olarak Trakya’yı savunurken Trakyalı yerel idareler bir araya gelip ortak çareler bulmuyorlar. Acilen kurulması gereken Trakya Belediyeler Birliği sivil demokratik örgütler ile birlikte ortak ve kalıcı tavır alınmalıdır. Daha sonrasında da bugüne kadar bölge sorunlarına dair hiçbir şey yapmayan Marmara Belediyeler Birliği, Ege ve Marmara Çevre Belediyeler Birliği ve Türkiye Belediyeler Birliği olarak büyütülebilir. Bu örgütlenmeler aynı zamanda demokratik ilişkilerin gelişmesini de geliştirir.