Yazar arşivleri: Ziya Gökerküçük

EĞİTİM. YİNE EĞİTİM

Elli yıl önce bu günlerde Adıyaman İli Kahta İlçesi Alidam Köyü’nde büyük bir heyecanla göreve başlamıştım. Bu ücra köyde en unutulmaz çalışmaları yapmamın sebebini öğretmen okulunda yetiştirilme biçimi ve toplumsal sorumluluklarımıza bağlıyorum. O günden beri eğitimin içindeyim. Okuduklarım ve edindiklerimden öğrendiğim; eğitim alanında da sosyal devletin ticarileşme ve dinselleşme alanında maalesef acayip ilerleme kaydettiğidir!

Birçok yazımda belirttiysem de özellikle 11.07.2024 günlü “Eğitimi Maarif Yapmak” başlıklı yazımda eğitimin maarif olarak sunulmasını eleştirmiştim. Çünkü biliyorum ki maarif sözcüğü sadece bir sözcük değişikliği değildir. Yüz yılı aşkın bir kinin gün yüzüne çıkarak zamanın kapitalist sistemine uyumlu hale getirilmesidir.

AKP devrinde her bakanın eylemini “devrim” diyerek sunduğu uygulamalarda; özgürleşme amaçlı eğitimi, itaat eden tebaa yetiştirme amacına evrildiğini gördük.

İktidardan beslenen birtakım gruplar demokratik ilişkiler adına bir araya gelerek bakanlığa akıl vermektedir. Bunlardan birisi de karma eğitime son verilmesi talebidir. Kuruluş yıllarında eğitime verilen önemi ve karma eğitime anlam veren girişimleri görürüz. Eğitim kongresinde kadın ve erkek öğretmenleri ayrı oturtan yetkiliye Mustafa Kemal’in söylediği anlamlı uyarıyı unutmamalıyız: “Kendinize mi yoksa saygıdeğer kadın arkadaşlara mı güvenmiyorsunuz?”

Bu bakış açısı sonrasında karma eğitim ülkede egemen olmuştur. Elbette bu geçiş sürecinde ve ihtiyaçlar gerektirdiğinde kadın ve erkek okulları da olmuştur. Ancak karma eğitimden taviz verilmemiştir.

Geçen günlerde Akit Gazetesi’nin sekiz sütun başlığı karma eğitime son verilmesi talebiydi. Bir kısım şeriat iltisaklı kurumun oluşturduğu raporu yayınlayan gazete karma eğitimi de kapsayan Tevhid-i Tedrisat Yasası’nın kaldırılmasını savunurken; “Asrın Yanlışından Dönülsün” başlığını kullandı. Bir grup güruhun bilimsel (!) çalışmasına göre; ‘tek cinsiyetli okulun insan fıtratına uygun olduğu’, ‘erkek öğrencilerin pratik ve somut deneyimlere’, ‘kız öğrencilerin ise duygusal ve sosyal etkileşimlere dayalı öğrendiği’ gibi akıl dışı cümleler ile karma, laik, bilim ve fen odaklı çağdaş eğitimi değersizleştirmeye çalıştı.  

İktidar; “Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli” ile Osmanlı eğitim sisteminde maarif olarak anılan, daha sonra eğitim olarak kullanılan maarif sözcüğünün ideolojik değişimin sağlamaktadır. Amaç; kindar ve dindar bir kuşağı tek inançlı olarak öne çıkarmak ve sermayeye sunmaktır. Bu vesileyle eğitimi sözde sivil kurumlara açarak ‘Batı’ya demokratik görünmeye çalışıyor Laik devlette olmaması gereken inanç amaçlı, irtica odakları kurumlar ile bakanlığın yaptığı protokoller sayesinde 365 gün 24 saat okul bina ve idareleri bu kurumlara açıyor. Öte yandan köy okullarında köy düğün veya etkinliklerine yasaklayan kaymakamlar da var (Uzunköprü).

Kurtuluş Savaşı’nı yok sayarak milli mücadele diye küçümseyen bakan ve takipçileri bakanlık bütçesini Maarif Vakfı’na aktararak yandaşlarını da zenginleştirmekten çekinmemektedirler.

Oysa; eğitim çalışanları tüm yurttaşlar gibi her gün yoksullaşıyor. AKP; devrinde yoksullaşan onlarca milyon ailenin çocuklarına günde bir öğün yemek vermekten aciz. Hem de defalarca söz verilmesine, Meclise getirilmesine rağmen.

Değişik sebeplerle yıkılan okul binalarının yerine yenileri yapılamıyor. MESEM sistemi ile zor koşullarda çalışan ve maalesef ölen çocuk/genç/öğrencilere çare üretemeyen bakanlık holding olmuş tarikatların her gerici girişimine destek olmaktadır.

Anlaşılan o ki 2026-2027 eğitim öğretim yılı da eğitimi değersizleştirme, toplumu yoksullaştırıp buna itiraz edenleri de korkutma, yasaklama şeklinde geçecek. Ve bizler 3Y (Yoksulluk, Yolsuzluk, Yasaklar) üzerinden iktidara gelip 24 yıl sonra aynı taleplerin çözümünü artık iktidardan beklemeyen halk olarak bu duruma kalıcı bir ‘yeter’ demeye çalışacağız. Bu da birlikte; yeni siyaset ve örgütlenme tarzı ile olacaktır.

Kitaplardan “Kurtuluş Savaşı” tamlamasını kaldırıp yerine “Millî Mücadele” yazdırarak veya serbest bıraktığı giyim-kuşamı yeniden önlükle tek tip yaparak yine ve yeni yeni devrimler(!) yapan Bakanlık ve ardıllarına yazımın ilk cümlesinde anımsattığım cümleyi bir kez daha yazıyorum; “Ancak şu bilinmelidir ki, kökleri sağlam temellerle atılmış olan cumhuriyet ve aydınlanma amacından kopmak isteyenlerin sonu hüsran olmuştur, şimdi de aynı olacaktır. İnsanlığın ve Cumhuriyetimizin kazanımı ‘eğitim’, ‘maarif’ olmayacaktır.”

ÖZGÜR ÖZEL’E MEKTUP

Duydum ki kentimize geliyormuşsun. Ben burada olmayacağım için bu mektubu iletmeyi yurttaşlık görevi bildim. Öncelikle hojgeldiniz der gözlerinizden öperim.
Sayın Başkan; partiniz üyesi olmasam da aydınlanma, doğa, demokrasi ve barış mücadelecisi bir seçmen olarak kurmak zorunda olduğunuz Yeni Parti’de olması gereken yenilikleri kendimce haddim olmayarak önermek gereği gördüm.
Öncelikle sizi izliyor, beğeniyorum ve 22.07.2026 günlü tüzüğünüzü inceledim. Ancak mevzuata yazmaktan öte uygulamanın önemli olduğunu vurgulayayım. Bizdeki yanlışlar; gündelik ilişki ve uygulamalardaki yanlışlardır.
Adında adalet olan partilerin adaleti yok ettiklerini çok kez gördük o nedenle adı Yeni olan partinizin de gerçekten yeni ilişikliler ve anlayışlar ile oluşması gerekmektedir. Özellikle kentimizde onlarca yıl yerel yönetimde olan eski partiniz başarılı yerel idareden değil de ülkedeki ikilikten yararlanarak yönetimde kalmıştır. Öncelikle yerelde bunu bilmenizi ve bu anlayışın aşılmasını hedefe yerleştirmenizi öneririm.
Güçlü il ve ilçe yönetimi ile kendinden de olsa yerel yönetimi denetleme, önerme, eleştirme yapabilen ve kent örgütlerinin katkısını alan makamlar olmalıdır.
Seçimle gelen ve toparlayıcı olan il ve ilçe başkanları her ne olursa olsun tüm üyelerin demokratik katılımı ile belirlenmelidir. Ki üyeler de bu demokratik seçeneği talep etmeli, katılmalı ve örgütüne, kentine ve seçtiklerine sahip çıkıp saygılı olmalıdır.
Üyelerinden aidiyet için mutlaka alt sınırı belirlenmiş ve isteyenin fazla da ödeyebileceği bir sistem olmalıdır.
Üyelerinin sivil toplum örgütlerinde olmasını teşvik için görev ve sorumluluk vermelidir. Parti öncüleri kendine özel, partiye itaat eden sivil örgütler kurmak yerine kentteki bu tür sivil örgütlere katılımı desteklemelidir. Olmayan alanlarda da örgütlenmelere öncülük etmelidir.
Seçilmiş parti öncüleri, kent önde gelenleri ile kent sorularına dair toplantılar yaparak kent sorunlarının çözümünü parti siyasetini aşan ilişkilerle gündemde tutmalıdır.
Onlarca yıldır yerelde yönetimde olan ayrıldığınız eski partililer gibi seçmeni çantada keklik gören anlayışı eskide bırakmalıdır. Gerçekten Yeni bir anlayış ile hizmet programları sunmalı ve yerelde gerçekleşmesi gerekli önerileri uzman ve yetkililerle gündemde tutmalıdır.
Yönetimde olduğunuz yerellerde sözde değil özde tarafsız olunmalıdır. Yerel idareler kentte tarafsız olmalıdır. Yerel idare olanaklarını her kuruma eşit sunmalıdır. Yerel yönetimin hesap vereceği yerler atanmış idareciler değil oy aldığınız kentli olmalıdır. Ancak kararlar da kentlinin hakkını korumak üzerine olmalıdır. Hatıra binaen aydınlanma karşıtlarına yer tahsisleri yapan yerel idareciler olmamalıdır.
Topluma dönük konuşmalarda dil sade ve anlaşılır olmalı,vaatlerini nasıl, ne zaman, hangi kaynakla yapılacağını anlatmalıdır.
Toplumu kutuplaştıran söylemlerden kaçınmalı hele de etnik ve inanç kaynaklı toplumsal değerleri zedeleyecek cümleler ve anlayışlar olmamalıdır. Parti kişilerin bu özgür alanlarının güvencesi olmalıdır. Ve bugünkü siyasi geleneklerin yüz sene öncesi kuruluş ve kurtuluş sürecinde dengeler gereği birlikte olduğu unutulmamalıdır. Bugün bu ilkeleri kimlerin sahiplendiği öne çıkarılmalıdır.
Seçilecek kadrolar aday adaylığı sürecinde iyi incelenmeli ve geçmişteki hataların bugüne yansımaları iyi tahlil edilmelidir. Sahada güven veren kadrolara sahada yer vermelidir.
Partililer sadece seçim zamanı değil, sürekli sahada olmalı ve örnek yaşam sergilemelidir.
Partililer eleştiren değil, yöneten gibi kendine güvenen biri olarak konuşmalı ve genel vaat değil, takvimli çözüm sunmalıdır.
Ve belki de en önemlisi, seçmenin oy potansiyelini arttıracak bir önerim de seçmen ile seçilenin ilişkilerini engelleyerek seçilenleri seçmeninden ayıran vekil ve başkan maaşları ve vekillerin emeklilik konusudur. Yeni Parti yeni bir anlayış ile bu ikilemi çözmelidir. Milletvekilliği bir meslek değildir; emekli maaşı almaları kabul edilemez. Yeni Parti Milletvekili ve yerel yönetim başkanlarının maaşları asgari ücret ile orantılı olmalıdır.
Kısacası Sayın Başkan kurtuluş ve kuruluş örgütlenmesi günün koşulları gereği yukarıdan önerilmişti. Güzel olan; bugün o ilkeler tabandan size dayatılmaktadır. Geçmişte umutların tüketildiği bir siyasi yapı olan eski partinizin kurucu felsefesinden kopmadan ancak yeni zamana uygun ilkeleri de kapsayan yenilemelerle iktidar olmasını sağlamak önce sizin sonra tüm Yeni Parti ve dostlarının sorumluluğundadır.
Kolay gelsin der selamlarımı iletirim…

ÇEYREK DEMOKRASİ

25 yıl önce kurulan Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) 24 yıldır ülkemizi yöneterek tarihe geçmiştir. Olumlu ve olumsuz yönlerini, yaptıklarını ve ülkemizin geleceğine etkisini tarihçiler yazacaktır. Ben çeyrek asır süresince yaşadıklarımı paylaşmak isterim.

3Y’yi (Yoksulluk, Yolsuzluk, Yasaklar) yok etmek amacıyla çeyrek asır önce iktidar olan AKP devri sonrasında bugün, o günlerin 3Y durumunu arar durumdayız. Bir bakalım:

Biz yaştakiler emekli olduğunda ev, araba alabiliyorduk. Emekli olarak daha rahat yaşayabiliyorduk. Bugün emekli olmak hayal ve emekliler de sürünür duruma geldik.

Çalışanların maaşları alım gücü olarak geriledi. Ölümleri arttı. Çalışma koşulları ve sendikal örgütlenmeleri geriledi.

Çalışan ölümleri gibi kadın ölümleri ve okullu olarak sanayide çalışan çocuk ölümleri de arttı.

AKP iktidara geldiğinde bir milyondan az kişiye yoksulluk yardımı yapılıyor iken bugün yirmi milyonu aştı. Acı olan yoksulluğu yok etmekle yükümlü iktidarın bundan övünç duymasıdır.

Dünyada enflasyonu en yüksek olduğu beş ülkeden biriydik bugün de aynı.

İşçi sayısı nüfus gibi elbette arttı ama bu artış nüfusa oranla düştü. İşsizlik olağanlaştı.

Basın özgürlüğü sıralamasında 180 ülke arasında son yirmideydik. Yine aynı.

Sağlıkta hastane sıraları olmayacak diyerek devrim denen uygulamalar yapıldı. İnternetten randevu alamamak, doktor muayene süresinin yetersizliği gibi onlarca yeni sorunlar oluştu ve hastane koridorlarında sıralar da bitmedi, arttı. Öte yandan sağlık hızla ticarete dönüştü. İlaç katılım payı her gün artıyor. Sermayenin yaptığı şehir hastanelerine müşteri (hasta) garantisi veriliyor. Sağlıkta şiddet her gün artıyor.

Sağlık gibi eğitimde de özel eğitim teşvik ediliyor. 24 yıl önce %5’lerde olan özel eğitim bugün %20’leri aşmış durumda. Tercih edilmese de imam hatip okulları artıyor ve dahası fen, ticaret, endüstri meslek gibi alan okullarını önüne ‘imam hatip’ adı eklenerek din eğitiminin ağırlıklı olduğu bir sitem hayata geçiriliyor.

Doğamız ticari işletmelere açılıyor. Bu alanda tarım, hayvancılık ve ormancılık ile kendine yeten aileler yaşam sürüyordu. Bugün buralara yerel halk giremez iken kepçeler, kamyonlar fink atıyor.

Toplumun ezici çoğunluğu yoksulluk değil açlık sınırı altında gelirle yaşıyor.

Bir yerlere seçilenler kendisini seçenlere hesap vererek istifa etmesi gerekirken geçmişte Fırıldak Kubilay örneğini de aşan parti değişimleri utanç verir hale geldi. Dönenler ve ahlaksızlar AKP’nin koşarak gittiği barınak oldu. Siyasette seviye dipte.

İlerleme sağlanan durumlar da var.

Örneğin en büyük büyük adliye sarayları, hapishaneler, cezaevleri nüfus artışına göre kat be kat fazla arttı. Ve yargı bağımsızlığında 143 ülke arasında 118’inci sıradayız.

AKP’nin başarılı olduğu bir alanda kamuya ait gelir getiren tüm tesis ve alanları özel sektöre aktarmasıdır. Ayrıca “bedava” diyerek törenlerle açılan yol, tünel, köprü, okul, hastane gibi yapıları özel sektöre yaptırarak 30-40 yıl müşteri garantili ödeme sözü verilmesidir.

Son 24 yıl sonunda geldiğimiz noktada güvensiz geleceği gören yeni kuşaklar basın yayın organlarının dizileri, filmleri yayınlarının da etkilemesiyle küçük yaşlarda mafyacılık oyununa özenmekte. Bu özenme sonunda suça yönelen çocuklar, akran zorbalığı toplumu sarmaktadır.

Ülkemizin bu duruma düşmesi yerel yönetimleri de gelecek kuşakları da olumsuz etkilemektedir. Bu kaos ve korku sonucunda güvensiz toplum, yetersiz direniş olmakta ve şikâyet ettiğimiz tekil olaylar genelleşmektedir.

Bir asrı aşan cumhuriyetimiz, eksikleri adım adım tamamlayan bir toplum dinamizmi ile ilerler iken; AKP’nin çeyrek asırlık yönetimi sonrasında çeyrek demokrasiye düştü. Toplum olarak dikenlerini yok etmek isterken AKP zamanında coğrafyamıza rüzgâr ekildi.

25 yıl önce 3Y yok olacak diye iktidar olup bugün durum eksilme değil arttı ise hikayede olduğu gibi “biz bu b..u niye yedik?

Umarız bu rüzgârı gelecekte fırtına olarak görmeyiz. Bunun için de umudu olanların bir arada geleceği kurtarma mücadelesi vermesidir.

MANKURT, OBLOMOV, KÖRLEŞME

Orta Asya efsanelerinde geçen, belleğini yitirmiş, öz benliğini ve kimliğini kaybetmiş, kendine verilen komutları sorgulamadan körü körüne yerine getiren bilinçsiz kölelere mankurt denir. Eski bir işkence yöntemidir. Esir alınan kişilerin saçları kazınır, kafalarına ıslak deve derisi gerilerek bağlanır ve güneş altında bırakılır. Kuruyup gerilen deri insanın kafasını mengene gibi sıkarak büyük acı verir ve kişinin hafızasını yitirmesine yol açar.

Cengiz Aytmatov’un unutulmaz eserlerinden‘Gün Olur Asra Bedel’ romanında anlatılan Nayman Ana Efsanesi’nde oğlu mankurt yapılan bir ananın hikayesi anlatılır. Ülkeyi işgal eden bir kavim esir aldığı kişileri ya satarmış ya da mankurt yaparmış. Nayman Ana’nın oğlu da esir düşmüş. Ana, oğlunu aramak için yollara düşmüş ve bulmuş da. Ona kim olduğunu anımsatmaya çalışmış günlerce. Mankurt oğlunun efendileri fark etmiş Nayman Ana’yı ve emir vermişler oğluna; öldür. Nayman Ana yine kendini anlatmak, oğlunu caydırmak için gelmişken mankurt oğlu saklandığı yerden çıkmış ve annesini kalbinden vurmuş.

Günümüzdeki anlamına gelirsek; kendi değerlerine yabancılaşma, köklerini, kültürünü ve toplumsal değerlerini unutan başka güçlerin ve ideolojilerin çıkarları doğrultusunda kendi halkına ve de ailesine bile yabancılaşan, ihanet eden kişiler için mecazi olarak kullanılır. Sürü psikolojisi, düşünme yetisini yitirmiş, otoriteye ve kitleleri yönlendiren iradeye hiçbir şeyi sorgulamadan boyun eğen insanın durumunu ifade eder.

İnsanlık tarihi derslerle doludur. Çağın yazarları, aydınları bu bilgileri bizlere anlatırlar ama ders çıkarıyor muyuz? Bugün mankurtlaştırma yoktur diyebilir miyiz? Sadece deve derisi işkencesi yoktur ama toplumu tümden mankurtlaştırma istediği hiç bitmedi.

Dünün mankurtları bugün hiçbir işkenceye maruz kalmadan Oblomov olarak karşımıza çıkmaktadır.İvan Gonçarov’un Oblomov romanı buna örnektir. Soylu bir aileden gelen Oblomov’un aşırı tembelliği, eylemsizliği ve hayatı sürekli ertelemesi mankurtlaştığının kanıtıdır. Romanın yazıldığı çağda Rus aristokrasisinin çöküşünü anlatan roman bugün tüm insanlığın çöküşünü de simgelemektedir. Dün işkence ile mankurt olan insan bugün bilim ve fennin kolaylaştırıcılığında düşünceyi körleştirmektedir.

Bugünün dünyasına baktığımızda yerelimizde, ülkemizde ve dünyada özgürleşme adına mücadele edenler vardır. Bunlar mankurt veya Oblomov olmayanlardır.

İçinde yaşadığımız dünyada egemenliği elinde tutan kapitalizm görünürde fiziki hiçbir işkence yapmadan hepimizi mankurt veya Dblomov yapma derdinde. Özgürleşmeyi, doğaya uygun yaşamayı engellemek adına her türlü çalışmayı yapmaktadır.

Yine kitaptan örneklersek; Nobel ödüllü yazar Jose Saramago’nun “Körlük” eseri uygun düşer. Trafikte beklerken aniden görme yetisini kaybeden bir adamda başlayan ve beyaz bir süt denizini andıran gizemli bir salgının tüm kente yayılmasını, bu kaos ortamında uygarlığın ve ahlaki değerlerin çöküşüdür körleşme.

Kıssadan hisseye bakınca insan denen canlı, kendi geleceğini kurgularken egemen olma kavgasını da yaşar. Bu kavgada maalesef az olan egemen; çok olan insanlığa yön verir. Çünkü yasama, yürütme, yargı ve basın-yayını elinde tutan egemen; süslü cümlelerle, demokrasi sözcükleriyle acı vermeden mankurt veya Oblomov olmamızı sağlayabilmektedir.

Çözüm; “Dörtnala gelip uzak Asya’dan, Anadolu’ya bir kısrak başı gibi uzanan ve bir halıya benzeyen bu memleket bizim…”diyen Nazım Hikmet’i anlayabilmektir.

Egemenlerin etkisinden kurtulup mankurt veya Oblomov olmadan, körleşme etkisine girmeden, yurttaş olarak sadece kendi gücümüzle örgütlenerek kapitalizmin egemenliğinden kurtulup insanlaşma adına mücadele edebilmemizdir. Nayman Ana’nın yaptığı gibi, güneş gökten alaz alaz od yağdırsa da tepede kor ateşli bir maltız gibi toprağı kızgın tandır haline getirse de insanlık mücadelesini sürdürmektir. Bu mücadeleyi geleceğe aktarabilmektir. Bu kavga insanlık kavgasıdır. Ki insan var olduğu sürece devam edecektir.

BU KİN, BU SEVİYE, NİYE?

Televizyonda gezinirken bir TV kanalına rast geldim, Lider TV. Bir kadın sunucu ve konuğu Mehmet Sevigen. Konu Ankara Etimesgut Belediyesi’ndeki operasyon. Biliyorsunuz Başkan Erdal Beşikçioğlu sanatçı. Hem de çok yönlü tiyatro ve sinema sanatçısı. Behzat Ç. dizisi ve Vali filmi ile toplumun gönlünde taht kurmuş biri. Şimdi diyeceksiniz ki sanatçılar kötü işler yapmaz mı? Elbette yapar. Ama konuğun tüm sanatçıları küçümseyen cümlesi seviyesini ve cehaletini belirliyor.

Sunucu belediye başkanı ve onlarca belediye personelinin tutuklandığını söyleyip konuğunun değerlendirmesini istiyor. Sevigen iştahlı bir şekilde gülümsüyor çakı bulmuş kızan gibi. Bir şeyler söylüyor ve “artistlikle olmuyor bu işler” diyor. Hem de kankası Berhan Şimşek’ten de çekinmeyerek!  Bu nasıl bir toptancı bakış? Bu kadar utanmazlık olur mu be arkadaş? Konuşan az buz kişi değil. Milletvekilliği yapmış, dahası bir ara Devlet Bakanlığı görevinde bulunmuş biri. Bu topraklar nasıl yetiştirdi böyle canlıları?

Basına yansıyan olay ne? Bir belediye personeli yemek ücretlerini zimmetine geçirmiş. Bu durumu gören başkan bu kişiyi görevden almış ve savcılığa suç duyurusunda bulunmuş. Zimmetten tutuklanan görevden alınmış bu personel; itirafçı olmuş ve belediye başkanı ile eski mesai arkadaşları hakkında itiraflarda bulunmuş. Belediye Başkanı ve onlarca personel itirafçının itirafları ile tutuklanmış. Bu arada zimmetine para geçiren ve davası devam eden kişi serbest bırakılmış. Yani suçunu itiraf eden zat serbest iftira ettikleri tutuklu!

Biz aklımızı mı yedik? Bu kadarı da olur mu diyeceğim ama olmaz dediğimiz neler neler oldu. Bunları görünce alıştık galiba diyorum. Olay adliyeye yeni yansımış ve herkesin dilinde olan masumiyet karinesi, iktidar yargısının umurunda değil. Yargının iktidar emrine girerek en basit hukuk kurallarını bile uygulamayan yargı mensuplarının karar makamlarında oturmasının sorumlularından biri de Sevigen gibilerini bile bakan yapabilen toplumsal duruşumuz, duyarsızlığımız değil mi?

Bu tipleri yıllarca Zübük rolüyle gördük ama bugün Zübüklüğü de aşan yeni tanımlar bulmak gerek galiba. Zübüklerden ders alacağımıza, çoğalttık.

Siyaseti sağ ve sol olarak toptancı görmek, toplumu sağa veya sola oy verenler olarak ayırmak ülkemiz koşullarında anlamsız. Ancak aydınlanmanın temellerini atan, kurucularının aydın olduğu ve cumhuriyeti kuran partinin vekili veya bakanı olunca daha acı geliyor. Kavramlar, tanımlar karışıyor. Sevigen gibiler yalnız kalsa amenna. Mantar gibi ortalarda dolanan Sevigenler maalesef var.

İstanbul il başkanlığına atanan Gürsel Tekin’i de anımsıyorsunuz. Baba ocağı dediği binaya polis zoruyla girmekten gocunmadı. Ya üye yapma toplantısında figüran kullanımı. Bu neyin hırsı? “Bir partilimiz bizden habersiz böyle bir girişimde bulunmuş. Biz de bu ahlaksız davranışı nedeniyle kendisine gereğini yaptık. Bizlerin bu durumdan haberi yok, soruşturma başlattık” deyiverse ekmek için iş yapan figüranlara, ödüle değer habercilik yapan Ebru Çelik ve Birgün Gazetesi’ne hakaret etmese ve dava açmasa daha büyür ve “arınma” ya katkı sunar, güven kazanırdı. Ama amaç arınma değil. Arınma olsa KK, 13 yıllık başkanlık döneminde Arınç’ın da tanıklığı ile Ankara’yı parsel parsel satan İ.M. Gökçek’ten Ankara’yı değil ülkeyi arındırırdı.

Edirne’ye gelirsek; Uzunköprü’de hem de başkan iken kaybeden Özlem Becan’ın atanmış il başkanlığını kabul etmesini anlamış değilim.Hepimiz biliyoruz ki bu bir fikir ayrışması değil. Uluslararası güçlerin yazdığı ve yerli işbirlikçileri ile sahneye koyduğu bir kötülük filmi.

Bu filmde gerçek vatan ve insan sever sanatçılar oynamaz ama Sevigen gibi siyasetçiler görev alabilir. ABD Ortadoğu sorumlusu ulus devletler yok olmalı derken ve hedef ülkemiz iken Osmanlı topraklarına özenip büyümeyi düşünebilen CHP yöneticisi olur mu? 

Olay CHP değil, ülke. Bu bir fikir ayrılığı değil, hırs. Neyin hırsı, neyin kavgası? Yarın birbirimize muhtaç isek bu kötü örnekler niye?

Dön dolaş konu yine bize geliyor. Geçmişte yukarıdan aşağıya oluşturulan demokratik düzen hedefi gayri tabandan yukarıya kurulacaktır. Bu yolda atanmış kişiler olmayacaktır. Bu mücadelede hepimizin rolü olmalıdır.

EĞİTİMDEN BEKLENEN

Eğitimin evrensel tanımlarından en önemlisi bireyin kendini gerçekleştirmesidir. Bu süreçte doğruyu bulmak adına hatalar yapacaktır. Bunu hoş görerek kişinin basit hatalarından dersler çıkarmasını sağlaması gereken kamu kurumlarıdır. Bizde tam tersine çocuklardan hesap sorarak küçük yaşta suçlu olarak etiketliyoruz. Bu duruma nasıl gelindiğini araştırmıyor, çocuk yaşta aş, iş peşinde koşmaya zorlanan çocukları anlamayı denemiyoruz.

Daha mutlu ve umutlu bir yaşam ile çocukların özgürleşmesi sağlanmalıdır. Ancak bu muhafazakâr demokrat bakışla olmaz. Bu bakış bugüne kadar dünyayı ve ülkemizi bu hale getirdi. Bu anlayışın ülkemizdeki son temsilcisi AKP iktidarıdır ki dokuzuncu bakandır Yusuf Tekin.

Her bakan günlük toplumsal duruma göre görevini yaptı! En çok yaptıkları; devrim(!) diye değişikliklere gitmeleri.Birinin yaptığını diğerinin yok sayması. Asıl amaç ise; cumhuriyet ile kazanılan ilerlemeci, aydınlanmacı kazanımların yok edilmesi.

Malum, çocukken bilmediğimiz kayyım sözcüğünün doğu illerimizde seçilmişlerin yerine atananların adı olduğunu öğrenmiştik. Önceleri ilgilenmedik. Sonra batıda da kayyımları görünce şaşırdık. Bilmiyorduk ki her adımın sonrası gelecektir. Sarı öküz hikayesi. Yerel yönetici seçiyorsun, sonraki gün seçilenin mazbatalarını alıyor ve hoooop seçileni görevden alıp birisini atama yapıyorsun. Bu kaç seçimdir böyle, saymayı unuttuk. Kaldı ki seçilenin suçsuz ve seçilmeye uygun koşullara sahip olduğu adaylık öncesi gerekli belgelerde kanıtlı. Kısacası kayyımı öğrendik ve artık içselleştirdik!

Bu arada mutlak butlan sözcüğü girdi dilimize. Demokrasinin de’sinin olduğu ülkede bilinmemesi gereken bu sözcüğü de bellettik çocuklarımıza. Elbette yeni sözcükler öğreniyor çocuklarımız diye sevinmiyoruz. Üzüntümüz; sözcükle birlikte yaşamda uygulanıyor olması ve demokrasi kuralı olan seçilmişlerin ana özne olduğu kuralını öğrenemiyor çocuklarımız. Bu aşamalara sessiz kalmak da eğitim sayesindedir.

Yapboz tahtasına dönüştürülen eğitim; sistem olmaktan çıkmış sistemsizlik sistemine geçilmiştir. Bugüne kadar yaptıklarına bakınca her bakan bir öncekinden daha fazla zarar verdi eğitime. Kuşkularımız var; bundan sonra gelecek olan alfabeyi kaldırır mı diye düşünmeden edemiyor insan.

Şimdi de takmış “kurtuluş savaşı” sözcüğünü kitaplardan çıkaracakmış. 2026-2027 döneminde ne olacağı konusunda da her gün bakanın demeçlerini izliyoruz.

İşin özü AKP ve son bakan zamanında eğitimde olumlu karar yoktur. Uygulamalardan mutlu olanlarda var elbette:

Bunlar; MESEM adı altında çocuk işçilerden gelir elde edenlerdir.

Bunlar; cemaat-tarikat iltisaklı dernek veya vakıfları ile okulları işgal edenlerdir.

Bunlar;öğretmeni en düşük ücretle sadece okul dönemlerinde çalıştıran özel eğitim kurumlarıdır.

Bunlar; her dönem katlanarak artan özel eğitim kurumlarının sahipleridir.

Bunlar; laik ve bilimsel eğitimi bu topraklardan atmak adına yüzlerce yıldır pusuda bekleyenlerdir.

Bunlar; din ve etnik ayrışmaları kışkırtarak toplumu bölenler ve sınıflar çatışmasının önünü kesenlerdir.

Bunlar; kökü dışarıda olup emperyalistler ve emrinde giden yerli işbirlikçileridir.

Dünyada bir değişim oluyor. Evet, bu değişimin motoru da her zamanki gibi eğitimdir. İktidar sorunları daha da derinleştirerek istenen yurttaşı yetiştirecektir. Tüm hazırlıklar bu yöndedir. Bu değişimi olumluya çevirmek ellerimizdedir.

O nedenle eğitim, siyasi iktidara ve muhalefet siyasetçilerine bırakılacak bir politika değildir. En önce veliler olmak üzere veli örgütleri, eğitimciler, sivil demokratik eğitim örgütleri ve öğrenciler bir olmalıdır. Ses güçlü çıkmalıdır. Yarınları kurtarmanın, toplumsal ilerlemenin ve köle, iyi tüketen kul olmamanın yolu budur.

KAHRAMAN SENSİN

Dini önderlerden mucize bekler gibi siyasi liderlerden de kahramanlıklar bekleriz. Demokratik toplumlarda kahramanlar sanat sunusu olarak geçmişten geleceğe uzanır. Her toplumun geçmişten gelen kahramanları vardır. Bugünden yarına olacaktır da. Ama onlardan umut bekleme devri kapanmıştır.

Farklı inançların ve etnik yapıların kesiştiği ve bu kültürlerden oluşan toplumların yaşaması sebebiyle coğrafyamız kahramanlar diyarıdır. Bu nedenle de toplum olarak inanmasak da mucize bekler bir halimiz olduğunu itiraf edelim.

Bugün toplumun büyük bir kesimi hangi siyasi partiye oy vermiş olursa olsun zorluklar içindedir. AKP’yi iktidar yapan 3Y (Yoksulluk, Yoksunluk ve Yasaklar) durumuna geri döndük. Toplum; yoksul.Toplum; sosyal devlete ulaşamıyor. Toplum; her kesime uzanan yasaklarla kuşatılmış durumda. İktidar, iktidar kalma uğraşısı içinde kendince haklılık payı bularak tüm kozlarını kullanıyor. Bunalan toplum muhalefete yönelme çaresini bulmuş iken zorlanan hukuk ile muhalefet de karmaşaya sürüklenmiş durumda. Bu durum içinde kaos türü bir belirsizlik egemen.

Açlık sınırının 35 bin, yoksulluk sınırının yüz bini aştığı günümüzde sofrasında çeyrek but görmeyi unutan bizlere ne idüğü belirsiz ‘mutlak butlan’ ile butlanma umudu şırınga ediliyor. Mutlak butlan mıyız geçici butlan mıyız bilmiyoruz ama butları Kemal Sunal gibi camekandan izliyoruz.

İktidar, yurttaşın yaşamını iyileştirme özlemlerini karşılayamıyor. Gençlerin gelecek umutlarını taze tutamıyor.Muhalefeti kapanmaya, kendi içinde ayrışmaya zorluyor. Egemenlik milletindir diye diye halkın seçtiği yerel yönetimlere el koyarak suçlulukları kanıtlanmadan tutuklu kalmalarını sağlıyor. Emrindeki basın-yayın ile de itibarsızlaştırıp sosyal linç ortamı sağlıyor. Bu ve benzeri olumsuzluklara rağmen muhalefetin yapacağı ekonomik ve demokratik taleplerde ortaklaşmaktır. Bölünen ana muhalefeti ve diğer siyasi yapıları bir araya getirmek ve yurttaşlık sorumluluğunda yanyana örgütlemek önemlidir. O nedenle CHP tartışma ve ayrışmasına; kalan da giden de değerlidir gözüyle bakmakta yarar vardır. Toplumun umudunu pekiştirmek, mücadeleye vites yükseltmek acil görevdir.

Muhalefet olarak kahraman beklememeliyiz. Yan yana durarak hepimiz kahraman olmalıyız. Toplum olarak yalnız bırakılan kişiden kahraman çıkmaz. Özgür Özel genel başkan seçildiğinde yazmıştım; “Özgür, özgürleşirse CHP özgürleşecek, CHP özgürleşirse ülke özgürleşecek. Özgür Özel özgürleşti bence ve bugüne kadar iyi bir sınav verdi. Parti özgürleşecek iken Kara Koyun itelendi araya.

Bugün CHP ayrışıyor ve Özgür Özel dedikçe ayrılanlar gömlek çıkarmak yerine toplum için ateşten gömlek giyiyor. Önemli olan zor zamanda kararlı olmaktır. Şu an yaşanan ayrışmada da taraflar yan yana olabilecek şekilde ipleri germemeli, telleri kesmemelidir.

Kullanım süresi geçen ürünleri marketlerden toplayarak kendi marketinde satar haline getirilen uyanık pazarlamacıları üreten ortam; bize orta çağ pazarlarında olan sistemi dayatıyor. Ortadoğu ve dolayısıyla ülkemizde tarihin yeniden kurgulandığı bir dönemdeyiz. İktidara göre; muhalefet dediğin iktidarı sürekli iktidarda tutma görevini yapmalıdır! Kalan CHP bunu yapacak, ayrılan CHP eksiklerini gidererek iktidarı hedefleyen mücadelesini ülke insanlarıyla yapacak. İlhan Cihaner demişti sanırım; “İçine devlet kaçmış muhalefet olmaz.”

Yerel sorunları ve ülke sorunlarını konuşmaya zaman ayırmamak iktidarın amacı idi ve onu da başardı. Bakın ülke gündemini yazıyor, toplum olarak bunu konuşuyoruz. Oysa her gün elektrikten köprülere, doğalgazdan iletişime, pazardan markete fiyatlar artıyor ve hepsi tekel durumunda devlet kontrollü. Bunlara gelen “mutlak zam” her şeyi olumsuz etkiliyor.

Bu karmaşa içinde muhalefet belediye başkanları da zor durumda, biliniyor. Ama tek çare kentlilerle birlikte olabilmektedir. Bakın CHP’li Fındıklı Belediye başkanı ne yaptı? Sokakların kilit taşlarını belediye çalışanlarının önderliğinde şirkete vermeden imece usulü ile döşedi. Halkçılığı öne çıkaran çıkarması gereken muhalefet için bir örnek. Her belediyede olabilir, neden olmasın. Kahraman sensin…

AKILCILIK MI KURNAZLIK MI?

Aziz Nesin insanımızın yüzde altmış oranında zekâ yoksulu olduğunu söylerdi. Bu iddia kimisince aşağılama sanılarak hakaret olarak algılandı. Kimisi ise kendisinin o yüzde altmışın içinde olmadığına sevinir halde bu söylemi kullandı ve maalesef kullanmaya devam ediyor.

Gerçekten yüzde altmış zekâ yoksulu muyuz? Hele de Atatürk “Türk milleti zekidir” demişken. Zekâ yoksulu olmak yerine akılcılık ve kurnazlık ikilisinde kurnazlık tercihini benimseyenler desek daha doğru değil mi acaba?

Bu tercihin sebeplerini araştıranlar var elbette. Yaşamın direksiyonunu akılcılık yoluna çevirmeyince ayakta kalabilmenin koşulu kurnazlık oluyor.Kurnazlık en az çabayla kişisel çıkarın en yararlısını kısa zaman içinde sağlayabilmektir. Gerçek bedelini ödemeden en çoğu elde etmeye çalışmaktır.Örneğin; ortak bir havuza bir bardak su dökmeyi büyük bir özveri gibi gösterip, kimseye çaktırmadan aynı havuzdan bir teneke suyu kendine aktarmaktır.

Pragmatizm denilen bu durum faydacılıktır. Yani bir düşüncenin, inancın veya teorinin doğruluğunu ve değerini sadece pratik sonuçlarına ve sağladığı faydaya göre değerlendiren felsefi bir akım. Maalesef geri kalmış veya demokratik gelişmeyi sağlayamamış toplumları yönetenler pragmatizmi çok iyi kullanırlar.

Derin konular. Bilimsel tartışmalara girmek beni aşar. Ama yaşadığımız olumsuzlukların, çıkmazların sebep ve sonuçlarını akılcılık ile değerlendirme zamanımız geldi geçiyor.

Yerleşik düzene gecikmeli geçen toplum olarak yüzlerce yıllık sanayi tesislerimiz olmadı,tamam. Bunun sonucu olarak da aklı, laikliği, bilimi, hukuku savunan burjuva sınıfı ve karşıtı emek sınıfı oluşmadı. Bu nedenle de aydınlanma kavgasının sebep ve sonuçlarını da yaşamadık.

Seçtiklerimizi de aynı mantık ile seçiyoruz. Ve bu durum hayal kırıklığı olsa da her seçimde aynen yaşanır? Yüz yıl önce mevzuat olarak verilen haklarımızı bile idareciler veriyormuş gibi sunarlar ve biz de teşekkür ederiz.

Ne olacak şimdi?

Akılcılığa dönüşün başladığı Osmanlı öncüleri ve Cumhuriyet döneminde yöneldiğimiz akılcılığı terk ettik. Popülist liderlerin hayal gücüne kurnazca taraf olduk ve geldik bugüne. Yine iki yol var. Ya kurnazlığı devam ettirerek pragmatist siyasetçilerin peşinde gitmeye devam edeceğiz. Ya da yaratıcı bir kimlik geliştirerek kendimizi mahkûm ettiğimiz o derin kölelikten kurtulup özgürleşeceğiz.

Ya içinde bulunduğumuz ‘ahval ve şerait’ durumundan kurtulma yolunu seçerek hep birlikte “Türk Milleti zekidir” sözünü dosta düşmana kanıtlayacağız. Ya da Kurtuluş Savaşı’nı yok sayan Eğitim Bakanı ve onun gibi siyasi akılların amaçlarını gerçekleştirmelerine hizmet edeceğiz.

Bugünlerde yaşananlara ben biraz da bu gözle bakıyorum. Yıllardır akılcılıktan ayrılıp kısa vadeli kişisel çıkarlar için peşine düştüğümüz pragmatist siyasiler, yeni bir oyun peşindeler. Bu kez bir defa da olsa akılcılığı seçelim.

Ben, alın teri dökenlerleyim. Ben, dağda, bayırda, tarlada, fabrikada, grevde olanlarla birlikteyim. Ben, bir anlık kazanım için kurnazlık yapmayıp geleceği kuracak olan akılcılıktan yanayım. Sağıma soluma önüme arkama baktım ki hepimiz aynı yola doğru yönelmekteyiz. Yaşadık ve gördük ki kısa vadeli kişisel çıkarlar geleceği yok ederek köleliği uzatıyor. Akılcılık ise kısa vadeli bedeller ödesek de uzun vadede geleceği aydınlatıyor.

HAHAHAHAİHİHİHİHİ

Bazıları gülmeye ceza verse de gülmek yakışır insana. Gülmek birçok şekilde ve kişiye, zamana göre değişse de güzeldir. Gülme araçlarından en önemlisi ise komedidir. Komedi, temel amacı izleyiciyi veya okuyucuyu eğlendirmek, güldürmek ve genellikle güldürürken düşündürmek olan bir sanat ve edebiyat türüdür. İnsan doğasının kusurlarını, günlük yaşamın absürtlüklerini ve toplumsal aksaklıkları abartılı ve mizahi bir dille ele alır.

İlk olarak Eski Yunan döneminde bağ bozumu tanrısı olan Dionysos için yapılan törenlerde ortaya çıkmış. Bu törenlerde komos isimli eğlence alayları yapılmaktaymış. Farklı kılıklarda insanlar flüt çalan birinin arkasından çeşitli taşkınlıklar yaparak sokaklarda dolaşmaktaymış.

Komedi günlük yaşamdan esinlenerek yazılmaktadır.Karakterler de genellikle halktan insanlardır.Bu tür komediler insanları eğlendiriyor olsa da derinliğinde düşündürme, kendimizle alay ederek dersler çıkarma ön plandadır. Etliye sütlüye karışmayan komediler de vardır. Egemenin tepkisini çekmek yerine basit sarhoş esprileri, cahil görünümlü insan komedileri, şive yorumları, giyim ve cinsellik şakaları gibi komediler komedi yapılamayan zamanlarda öne çıkar.

Komedyen Ricky Gervais’n dediği gibi;“Komedi rahatsız edici olma hakkına sahiptir ve hatta çoğu zaman öyle olmalıdır. Sözler insanları incitmez insanlar ancak sözlere kendi verdikleri anlamla incinir.” Kısacası sorun, komediyi yapanda değil izleyendedir.

Bazı konuşmaları ba(ğ)zı insanlar sevmez ve ‘inancıma’ veya ‘kimliğime’ dil uzatıldı diyerek yasaklamayı savunur. İhbar ederler ve susturmaya çalışırlar. Maalesef sanatın fıtratında olan ceza alma komedide daha fazladır. Çünkü komedi aslında bir isyandır. Sosyal iklime göre değişse de egemen olanın fıtratımda cezalandırmak vardır. Kim adına? Toplum adına!

Son 45 yılın komedyenlerine baktığımızda, 1980 Kenan Evren darbesi öncesinden gelen Metin-Zeki veya Levent Kırca, Ferhan Şensoy politik hiciv olarak milyonlar tarafından her gün izlenmekte. AKP’nin başkanlık sistemi döneminde ise politik komedi yapan yok gibi. Cem Yılmaz, Ata Demirer, Yılmaz Erdoğan, Hasan Can Kaya, Tolga Çevik, Şahan Gökbakar (Recep İvedik) ilk akla gelenler. Son yıllarda öne çıkanlar. Yaptıkları basit gülmeceler, cinsellik muhabbetleri, skeç türü söz göndermeleri ile sınırlı. Bunun nedeni elbette sanatçının yetmezliği değil idarecilerin yetmezliği.

Komediyi seven bir toplumuz. Komedyen içi kan ağlayarak düğmeye iğne-iplik geçirir gibi sözcük ve mimik seçerken biz güleriz haklı olarak. O gülmeler bizi rahatsız etse de yasaklanmasını isteyemeyiz. Herkesin kimliği de inancı da kitabı da tercihleri de kendisini bağlar. Hepimizin bir uç siniri vardır belki. Ama bu başkalarının hayatını kısıtlamakla olmaz, olmamalıdır. Kim ne yaparsa yapsın Deniz’in dediği gibi ‘neşemizi çalamayacaklar’. Kadınlar ve çocuklar başta olmak üzere gülmemize yasak getirenler de bilmelidir ki; bizim neşemiz; Nasrettin Hocalardan Neyzen Tevifiklere, Sadri Alışıklardan Ferhan Şensoylara gider ki o ünlü gülüşüyle Adile Naşit’in ahahahahihihihilerindedir.

Deniz Göktaş adlı komedyenin ‘Ölü Deniz’ adlı bir gösterisi nedeniyle tutuklanması herkes gibi beni de üzdü ama gülmeyi unutan bizlerin de gülme umudunu tazeledi. Komediyi drama çevirmekte mahir idarecilerimiz dört yıldır değişik yerlerde oynayan ve sosyal medyada milyonlarca kez izlenen oyunu nedeniyle tutuklandı. Tanrılar komedyen bedel istemiş olmalı ki Deniz seçildi. Oysa Deniz yurt dışında idi. Geldi. İfade için emniyete gidecek iken hava alanında polisler aldı ve kayıtlara ‘yakalandı’ diye geçildi. Suçu kendi ifadesiyle; ‘kasten adam güldürmek!’

Bu tutuklamanın arkasındaki güç ve güçlünün hiçlik içinde olduğu bir hinlik var. Bizi güldürenlerin de tez gülebilmesini diliyorum.

KİRLİLİK

Havalar ısınınca kentteki atıkların beş duyumuza etkisi daha başka oluyor. Geçende çevre günü nedeniyle Kocasinan Mahalle Muhtarı Canan Koca sosyal medyada paylaşmıştı;

“Çevre Haftasında ÇEVREŸE yakışan görüntülerle günaydın. İçtiğiniz PET ŞİŞELERİ, TENEKE KUTU IÇECEKLERİ LÜTFEN ÇÖP KUTUSUNA ATINIZ. BIZLER VATANDAŞ OLARAK GÖREVİMİZİ YAPALIM. BIRAZ VİCDANIMIZLA HAREKET EDELİM, LÜTFEN.”

Altında da mahallesinden kötü örnekleri fotoğraflamıştı. Benzeri uyarıları birçok kentlimiz de sık sık yapmaktadır. Bu elbette bir farkındalık yaratmaktadır.

Kentler uygarlığın beşiğidir. Kentler hepimizindir. Kent suçları oluyor ve fotoğraflara olumsuz yansıyorsa bu hepimizin hatasıdır. Konteynırın içine konması gereken atığın yerlerde ne işi var? İnşaat atıklarının, ağaç dallarının sokakta, yaya kaldırımda, konteynırın yanında ne işi var? Kentin temizliğinden elbette yerel yönetimler sorumludur. Ama muhtar Sayın Canan Koca’nın da dediği gibi “biraz vicdanımızla hareket edelim”.

Her şey ailede başlar, eğitim süreçlerinde gelişir der bilim insanları. Bunu bilir ve uygulamaya çalışırız. Çocuğumuz odasından sorumludur. Tamam. Ama kapıdan çıkınca apartman merdivenlerinden Saraçlar Caddesi’ne, ormanımızdan denizimize kadar her ortak yere de sahip çıkması, koruması gerekmez mi?

Çok kez yazdım, bizim kuşak öğretmenler olarak uyguladık da. Okul bahçesinin temizliği, ağaçların korunması öğrencilerin görevidir. Öğrenci velisi olduğum sıralarda toplantılarda bunu söyledim ve her gün okul bahçesinin temizliği sonrasında sınıflara girilmesini önerdim. Veliler isyan etti. Neymiş çocuğumuz temizlikçi miymiş, aile birliğine niye para veriliyormuş falanda falan. Okulda geçen her anın eğitim olduğunu bizlerin kabul etmesi gerekiyor.

Biz böyle değildik elbette. Biraz yaş almış kişiler olarak değerlerin, dayanışmanın, imecenin ne olduğunu biliriz. Ama kentte ama köyde yaşadık. İçinde yaşadığımız sistem bizi para ve varlıklara yönlendirdi. Unuttuk ve kendi dünümüzü bile yarınımıza aktaramadık. Sorumluyuz.

Öte yandan kent içindeki hayvanlar için çok iyi niyetle yapılan hizmetler! Evdeki gıda atıklarını sokaklara, yeşil alanlara, kaldırımlara bırakmanın artı ve eksisini düşünmemiz gerekir. Birlikte belirlenen bir yerde veya çevre yaşayanların gönüllü düzenlediği, hizmet verdiği yerlere bırakılması gereken bu atıkları herkes istediği yere atmamalı. Hayvan sevgimizi kanıtlayacağız diye evin atıklarını sokağa bırakarak başka zararlı canlıların da oluşmasına olanak sağlıyoruz.

Kent veya ülke temizliği, değerlerin korunması idarelerin ve vatandaşların görevidir. Biz her görevi seçtiklerimizden bekliyoruz. Okul temizliğinden evladını sorumlu tutmayan ebeveynler olduğumuzda kent ile ülkenin temizliği ve korunması, savunulmasının da biz yurttaşların görevi olduğunu unutuyoruz.

Dünya kupası maçlarında Brezilya’ya yenilerek elenen Japonya oyuncuları maç sonrasında seyircisinin bulunduğu tribünlere giderek saygıyla eğildi ve özür dilediler. Seyirciler de stadı terk ederken yine atıklarını toplayarak temiz bırakma geleneklerini yinelediler. Çünkü Japon yurttaşı toplumsal yaşamın her alanında ortak alan bilincini geliştirmiştir. Onlar da insan bizde insanız. Neden bilinçli ve sorumlu olamıyoruz?

Hepimizin şikayetçi olduğu temizlik, kirletmemekle başlar. Kirlilikten rahatsızlık duyma olarak gelişir. Bu kültürümüze egemen olmalıdır. Bu da bizlerin elindedir.

Doğa kendi içinde temizdir. Doğanın bir parçası olan insan da temizdir. Kirlilik sonradan kazanılan bir davranış ve alışkanlıktır.Doğadan ve doğuştan gelen bu özelliğimizi koruyamadığımızdan dolayıdır ki; toplumsal yaşamda, siyasette, ticarette, insan ilişkilerinde kirlenmişlik egemendir.

Bu kirliliğin sonucudur ki; Keşanlı Aliler ücreti ödenmiş memetlere, adalet yürüyüşçüsü kemaller butlan kemallere, sosyal devletler soyguncu devlete, yoksulun cumhuriyetinden sermayenin otokrasisine doğru gider dururuz. Uyanalım,doğadan ve doğuştan gelen özelliklerimize, aslımıza uyalım. Bu kez olumsuz değil olumlu değişelim. Değişmez isek, yüzyıllardır yaşadığımız burjuva demokrasisinden sosyalist demokrasiye geçemezsek acıyla ve saygıyla andığımız 2 Temmuz 1993 Sivas yangınları hepimizi yakacak.