Yazar arşivleri: Ziya Gökerküçük

HADIM: BEDENDEN BEYİNE

M.S. 600-700’lü yıllarında yaşanmış, dönemin yönetimlerini anlatan bir Ortadoğu romanını okurken toplumun biat etmesi için yapılan işkenceleri, yoksulların yaşamını, kültür ve cehaletin toplumu nasıl esir aldığını bir kez daha anladım. Tek tanrılı din ve mezheplerin egemen olma mücadelesinde bölgede kötülüklerin, köleliklerin,sadakatın bedelinin neler olduğuna bir kez daha tanık oldum. Roman gerçek tarih bilgilerinden yola çıkarak kurgulanmış. (Rüzgâr Ateş Gibi Yakıyordu- Metin Aktaş- Fam Yayınları- 2014- Sayfa 50)

Roman; zamanın geleneği doğrultusunda hadım edilmiş bir kişinin öyküsü. O günün sosyal yapısında 8-16 yaş arasındaki çocukları toplamak, mektep-hastane işlevli yerde bu çocukları hadım etmek, hadımları buradan alıp pazarlamak gibi meslekler var. Hadım edilmenin dayanılmaz acılarını yaşayan kişi hadım kültürünün toplumsal sebebini de çözmüş.

“Bu okulda öğrendim ki insanları hadım etmekteki amaç sadece onları soyluların cinsel arzuları için hazırlamak değil, hadım etmenin önemli bir işlevi daha vardı. Efendi, kölelerini hadım etmekle onun kendisiyle doğuştan eşit olan yaradılışına müdahale ederek onu aşağılıyor, doğuştan var olan bu eşitliği bozarak kendi üstünlüğünü ispatlamaya çalışıyordu.

Erkeklerin erkeklik organını keserek onu hadımlaştırarak bir kadın gibi kullanmanın arkasındaki asıl amaç onu iktidarsız yaparak efendisiyle aynı haklara sahip olmadığını ona, topluma kabul ettirmektir. Efendilerin üstünlüklerini bize kabul ettirmeleri için bize bu dayanılmaz acıları yaşatmalarına gerek yoktu. Zaten toplumun ahlaki yapısında, kültüründe, sosyal adaletinde bu eşitsizlik özümsenmiş, yaradılıştan var olan bir şeymiş gibi kabul edilmişti. Efendiler, soylular bununla yetinmeyerek kendilerinden aşağı olarak gördükleri kölelerin sadece kendilerine hizmet etmeleriyle yetinmeyerek onların bedenleriyle oynayarak, onları yarı insan şekline sokuyorlardı. O zalim soyluların küçücük çocukları hadım etmelerinin arkasındaki bu düşünceleri dayanılmaz acılar yaşayarak öğrendiğimde soylulara olan düşmanlığım, kinim, nefretim arttı.”

Hadım bedensel bir ceza ve bugün hiçbir inanç ve kültürde kalmadı. Ama dün bedene yapılan bu işkence ve zoraki beden değişiklikleri bugün beyinlerde ve sosyal alanda devam ediyor dersek yanılmayız.

Bedensel olarak hadım; bir erkek canlının cinsel fonksiyonlarını ve üreme yeteneğini cerrahi yollarla ya da kimyasal ilaçlarla kalıcı veya geçici olarak devre dışı bırakmak demektir. Bu durum uzmanların izniyle hayvanlarda var. Bugün toplumu hadım etmek güncel. Romandan anladığımız üzere, hadım edilen kişinin yüzlerce yıl önce gördüğü,hadımın sosyal etkileri bugün yaşanmaktadır.

Bireylerin ve dolayısıyla toplumun üretkenliğini, eleştirel düşünme yeteneğini, iradesini, yaratıcılığını ve dinamizmini baskı, sansür, korku ve benzeri yollarla köreltmek, etkisiz ve pasif hale getirmek anlamına gelir. Hem de tepki çeken bedensel değişim yaşanmadan. Toplumun düşünen, sorgulayan, sanat ve bilim üreten kesimlerinin sesinin kesilmesi, bireylerin risk alma ve yenilik yapma potansiyelinin yok edilmesidir bugün hadım. Hak arama bilincinin, itiraz etme kültürünün ve toplumsal reflekslerin baskı rejimleri ya da sistemli politikalarla zayıflatılmasıdır.Bireylerin sadece kendilerine sunulanı yaşayan, itaat eden, sorgulamayan ve tepki veremeyen kısır bir yapıya bürünmesidir toplumsal hadım.Toplumsal hadım; iktidarların arzuladığı toplumsal düzene uyum sağlamayan, sorgulayan, sorguladığını dile getiren akademisyen, sanatçı, gazeteci ve aydın kesimin baskı altına alınmasıdır.

Hadım edilmiş bir toplum yaratmanın en bilinen yolu korku ve baskı yanında eğitim sistemidir. Bizi ilgilendirmiyor denerek taraf olmadığımız, sessizce izlediğimiz eğitim sistemi aslında toplumsal hadım aracıdır. Eğitim; gerçek amacı olan, yaratıcı ve sorgulayıcı bireyler yetiştirmek yerine, otoriteye ve sisteme koşulsuz itaat eden, tek tip düşünen nesiller üretmek üzere tasarlanır.

Bugün yaşanan tam da budur. Toplumu,‘ne yaparsanız yapın hiçbir şey değişmeyecek’ algısına inandırmaya çalışmaktır. Bu yolda basın-yayın organları toplumsal hadım için kullanılmaktadır. Kitle iletişim araçları,popüler kültür üreterek, toplumu derin sosyo-ekonomik sorunlardan uzaklaştırmak için kullanılır. Toplum; yüzeysel eğlenceler, magazin ve tüketim çılgınlığı ile meşgul edilerek düşünsel olarak hadım edilir.

Öte yandan bir hadım aracı da bireyselliğin kışkırtılmadır. Ortak dayanışma bağları zayıflatılır. Herkesin sadece kendi çıkarını düşündüğü bir sistemde, toplumsal bir refleks veya ortak bir karşı duruş örgütlenemez hale gelir. Bunun sonucunda sendikalar, dernekler, vakıflar ve barolar gibi bağımsız sivil toplum kuruluşları baskılanır, yetkileri tırpanlanır veya otoriteye bağımlı örgütlenmeler oluşturulur. Böylece toplumun sesini duyurabileceği meşru kanallar tıkanmış olur.

Geçmişte yaşanan bedensel hadım bir kişiye acı verirken toplumsal hadım hepimizin bugün ve yarınını acılara gömüyor. Amantümümüz hadım olmadan çare bulalım ki çare belli.

AİLE YILI

Toplumun en küçük sosyal örgütlenmesidir aile. Aile bireyleri genellikle biyolojik yakınlık ve menfaatler bütününü de sağlar. Aynı düşünce veya ilkeler etrafında bulunduğumuzu ifade etmek için de “biz bir aileyiz” diyen siyaset veya kurum temsilcileri olmaktadır.

Ailede veya ülkede nüfusun fazlalığını bir güç olarak gören anlayışlar, inanan olmasa da maalesef vardır. Bunun için de bazı yetkililer konuşmuş olmak adına bu cehaletlerini yayarlar. Toplum olmak ile kalabalık olmanın farkını bilmeyen bu zatlar aileyi yıkılmaz kale, kutsal alan olarak görürler. Oysa biz sevgiyi, şiddeti, açlığı veya tokluğu, paylaşımı, özgürlüğü, demokratik ilişkileri ve her şeyi ailede öğreniriz.

Okullar bilinmeyeni öğreterek günlük yaşamımızda uygulamamızı sağlar. Geçmişte aile bireylerinin birbirine bağlılığı veya ailenin önemi doğal bir bilgi idi. Bizim veya önceki kuşağın okul anılarında “aile” konusu birkaç cümlede anımsatılır kalırdı.

Özellikle 1980 sonrası başlayan süreçte coğrafyamızda kalıcı değişiklikler oldu. Daha öncesinden gelen uygulamaların devamında baskı ve korku ile nitelikli ve doğal olan her şey yozlaştırıldı. Değerler yok edildi ve 2000 yılı sonrasında da Ortadoğu için yazılan AKP’li toplum projesiyle bu günlere geldik.

Bu süreçte tüm değerlerimiz yozlaştı. Hepimiz iyi insan olmayı sözde amaçlar iken makbul tüketici durumuna geldik. Değerlerin olumsuz anlamda değişmesinden aile de üzerine düşeni aldı. Ki doğal ve insani değerleri yok eden iktidar sonra bu değerleri, kendi inanmış tüketici idealini de içine katarak; “bilimsel olanı inkâr ve diğerlerine de kâr” gözüyle bakmamızı sağlayan bir değerler eğitimini öğretmeye başladı.

Bu yeni düzen elbette her şey gibi aileyi de olumsuz etkiledi. Bu olumsuzluğu görmememizi sağlamak için de başarısız iktidarlar her yıla bir ad vererek önemsediklerine vurgu yaptılar. Örneğin en son 2024 emekli yılıydı ve sonucu gördük. Yıllarca çalışanlar emekli olunca ev, araç veya gezmek gibi zenginlikleri yaşamayı hayal ederken bugün onuru için kendini vurmayı çare gören aile bireylerine, bunalmış insana dönüştük.

2025 yılı da Aile Yılıydı, bilen var mı?İktidara yıl yetmemiş olmalı ki; 2026-2035 dönemi “Aile ve Nüfus 10 Yılı” olarak ilan edildi. İyi de; ailenin kutsalı, ayakları altında cenneti bulunduran ana ne durumda? 2022’de 334, 2023’te 315, 2024’te 394 ve Aile Yılı olan 2025’te 391 ve 2026 yılının ilk altı ayında 262 ana; ailenin kutsalı öldürüldü.

Evladını okula gönderirken bir dilim ekmek ve beş zeytin koymakta zorlanan aile şimdi de her okul çıkış saatinde güvensiz okullardan evladının sağ salim dönmesini bekler oldu.

Aile ve Nüfus On Yılı; anneyi ve çocuğu koruyamayan, aileyi yoksullaştıran bir ortamda olmaz. Aile; komşusu ve sokağı ile mahallesi ile ailedir. Aile; sokağındaki parkı, can dostları kedi ve köpekler ile ailedir. Kırsalda ahırındaki büyükbaş, ağılındaki küçük baş ve kümesi ile ailedir. Gitmesek de gelmesek de yediklerimizin içtiklerimizin buralarda üretildiğini bilmek ile aile olunur. Kırsal ile ilişkisi ol(a)mayan, sokağındaki kedi ve köpekleri toplanıp tellerle çevrili “doğal yaşam alanı!” na yığılan canları sokağında göremedikçe aile eksik kalır.  Çünkü aile evin dört duvarı değildir.

Ailenin güçlü olması amaçlanmış ve önemli. Ama önce ailenin neden zayıfladığını tespitte ortaklaşmamız gerekmez mi? Ailenin güçlü olması; aileden sorumlu iktidar yakınlarının kamu parasına, halkın alın terine veya doğal varlıklarımıza el koyması, fonlanması ve hesap vermemesi midir? Kredi kartında para kalmadığı için üç beş sebzeyi maalesef gizlice alırken yakalanan babayı kelepçeleyip emniyete sürüklemek midir aileye destek olmak?

Haneye, aileye yapılan şafak baskını(!) anında ailenin özeline ait görüntüleri kamuoyu ile paylaşmak mıdır aileyi korumak? Kreş, okul öncesi kurum veya yoksullaştırılan ailenin okula giden evladına veremediği harçlığı veya gıdayı sağlamaya çalışan yerel yönetimleri baskı altına almak mı aileyi korumak? Yoksa muhalif yerel yönetime verilmeyen bu yetkiyi yandaş, tarikatlar ile iltisaklı kurumlar üzerinden sağlamak, yurttaşı kendine biat eder duruma getirmek midir? Burada korunan yandaş mıdır aile midir, sorgulamak gerekir.

Oysa her şey var yasalarda. Anayasamızın 41. Maddesi ve 6284 sayılı ‘Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun’da da kamunun yapacağı önleyici ve koruyucu tedbirler ve yapılacaklar yazılmıştır.

Yasalarda yazılanlar yapılmadığından dolayı bu iktidar döneminde; aileyi de bireylerini de mafeden; fuhuş %800, cinsel taciz %450, çocuk cinsel istismarı %400, uyuşturucu %700, adam öldürme %260 arttı.

Bu olumsuz durumu yaratanların 2025 Aile Yılı’nda ne yaptığını irdelemek gerekir. Ama 2026-2035 arasındaki on yılda daha neler yapılacağını ise ilk seçimler belirleyecek.

YENİLENEN NE?

İnsanların kendini değiştirme fırsatları olur bazen. Bu değişim siyasal alanda da olur ve olmalıdır. Böylece toplumsal dönüşüm ve değişim sağlanır.

Son yıllarda yapılan seçimlerde bütün partilerde katılım, birlikte karar alma, demokrasi gibi çağımıza uygun katılımcı demokrasi vaatleri vardı.

Kentimizi yönetme görevi verilen Sayın Başkanın vaatler toplamı 118 idi. Farklı araştırmalarda 50 kadarının yapıldığı, 21 tanesinin devam ettiği ve 47 tanesinin ise akıbetinin belirsiz olduğu gibi bilgileri basında okuduk, okuyoruz. Belediye web sitesine, projeler linkine baktığımızda altı proje var ve tamamlanmış durumda. Devam eden, planlanan satırları boş. Tamamlananların da sadece bir tanesi bu döneme ait; gıda ve üretim lojistik merkezi.

Elbette Başkanın tüm vaatleri web sitesine alınmaz ama proje ile yapılmış kalıcı işler web sitesinde olmalı. Çünkü dışarıda yaşayan ve kenti inceleten, değerlendiren kişilerin ilk inceleyeceği yer belediye sosyal sayfalarıdır. Bu çalışmalar aşama aşama web sitesinde olmalı derim.

Örneğin; yaklaşık 2 milyon 356 bin 666 lira maliyetle, 130 günde bitirilmesi planlanan Balkan Park Projesine ait detayları belediye web sitesinde görebilmeliyim. Otogarda yapılan yeniliği de görmeliyim ki yıllardır olumsuz görünümü ile ülkeye ve dış dünyada yayılan olumsuzluk değiştirilsin. Eski ve yeni hali ile iyileşme görülebilmelidir. Yapılan sosyal belediyecilik örnekleri de olmalı.

İzliyoruz ve görüyoruz ki birçok çalışma yapıldı. Otogar dahil muhaliflerin bile tespit ettiği 50 proje bitti. Ama verilen sözlerde olduğu gibi yani kentlinin katılımcı olması durumu ne kadar gerçekleşti?

Balkan Park Projesini örnek alalım. Gazetelerden okuduk Eylül başında; Başkan Gölet Parkı, Özgür Çocuklar Parkı ve Cumhuriyet Mahallesinde oluşturulan parkları açıkladıktan sonra ağaçlandırma projesinde rekor kırdıklarını belirterek bir de müjde verdi: “Balkan Park’la ilgili proje ihalemizi tamamladık.”

Tüm kenti ve bölgeyi kapsayacak devasa bir park planlanıyor, ihale yapılıyor ve kentli gazetelerden okuyor! Bu çalışmalar karar almadan kaç mahalleli ile görüşmeler sonunda ortak karar alındı? Elbette herkese ulaşılamaz ama bu konularda gönüllü emek harcayan demokratik örgütler var onlarla daha sağlıklı ilişki kurulabilir. Kentli Balkan Park gibi bir projeyi gazetelerden okumamalı, önce katılıp fikrini belirtmeli. Akademi var, kentlilerin örgütleri var, park alanına yakın komşular var. Kaçı ile görüşüldü, kararlara kaçı katıldı?

Belki de belediyenin yaptığı veya yaptırdığı şahane bir projedir. Kim bilir dünyada bir ilk de olabilir. Ama önemli olan yapılan işin sahiplenilmesidir. Kentlinin’’ önemsenmesi önemlidir. Ki önemsenen kentli kentin ortak alanlarını sahiplenir ve korur. Bu ortaklaşmanın bir önemi de ‘verdiği sözü tutan, güven duyulan başkan’ olmaktır, katılımcı kentli aşamasına geçebilmektir. Ne demişti başkan; ‘katılım, birlikte karar alma, katılımcı demokrasi’!

Şimdi kentli olarak sorma zamanı; Balkan Park Projesi ihale bile edildiyse verilen sözler, birlikte yöneteceğiz sözü bir kez daha tutulmadı. Hem de Yeni’lenen bir siyaset anlayışı olarak yenilenmeye söz verilmişken. Oysa insan değişir ve değiştirir. Ülke siyasetinde yenileşme sözleri her gün konuşulurken ve güçlü muhalefet de bunu yinelerken bu yenileşme sadece önderlerinin dilinde mi olacak yoksa yenilendiğini söyleyen yerel yönetimler bu yenileşmeyi uygulamaları ile gösterecek mi?

Ve son ama asıl sorun nedir diye sorarsak; biz kentliler kentin, yurttaşlar ülkenin, insanlar dünyanın sakini değil sahibi olmadığımızda birer sakin olarak sadece eleştiri, dedikodu ve şikâyet yapmaya devam edeceğiz.

Yeni’lenirken ve Yeni’lenme pozları verilirken yenilenmeyen anlayışın devamı da yenilenmez. O zaman yenilenen ne?

Hepimiz biliyoruz ki; yukarılardan bahşedilmiş demokrasi olmayacaktır. Ve yine biliyoruz ki yönetenler yenilense de biz yenilenmedikçe değişim kalıcı olmayacaktır. O halde bildiklerimize sahip çıkıp, hayatımıza yansıtıp hep birlikte yenilenmeli ki gerçek yenilenme olsun.

KAYA BAŞA, KAYA GAZI YAŞAMA DÜŞMEDEN

Toprağımızı elimizden alana karşı direnirdik. Suyumuzun başına geçip bizi susuz bırakanları birlikte derdest ederdik. Ekmeğimize göz dikenlere karşı birlikte ses çıkarırdık.

Bölgemizde birçok tehlike yaşadık ve tepki olarak etkinlikler yapıldı. Sermaye ve emrindeki iktidar öyle planlı ki; tepki kadar tepkinin devamlılığına bakıyor. Dalga dalga ve daimî olarak arkası gelen tepkiler sonrasında ileriye erteleyerek tepkiyi soğutuyor. Tepkilerin azaldığı durumunda ise maalesef dediğini yapıyor.

Sermaye gözüyle her zaman kazanç kapısı, birikim alanı olarak görülen emek ve doğa sömürüsü amaçlı çok badireler atlattı bölgemiz. Yaşam savunucularının gönüllü mücadelesi ile somut kazanımlar elde edildi. Taş-maden ocakları, uygun olmayan yerlere yapılan rüzgâr elektrik santralleri, orman, mera ve tarım arazilerinin kent ve sanayileşmeye kurban edilmesi, suyun plansız kullanımı gibi tehlikelerden sonra nükleer tesis kararına karşı mücadele ederken şimdi de kaya gazı çıkarma hamlesi geldi iktidardan.

Cumhurbaşkanlığı kararı ile bölgemizin hemen hemen dörtte üçünü içine alan bölgedeki tarım alanları, mera ve ormanlar acil olarak kamulaştırılacak. Bu işleyiş sonucun da bölgemizde tarım ve hayvancılığın sona ereceğini bilimsel verilere dayanarak uzmanlar belirtiyor.

2015 yılında da benzeri karar alınmıştı ve Trakya Kent Konseyleri Birliği öncülüğünde Kırklareli Kent Konseyi tarafından bir bilgilendirme toplantısı yapılmıştı, tarih; 29.05.2015. Basın açıklamaları ve benzeri etkin çalışmalar sonucunda gündemden çıkmıştı kaya gazı ki meğerse ertelenmiş.

Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nin Taraflar Konferansı’na (COP31) ev sahipliği yapacak ülkemizin en verimli alanlarının suyunu, ormanını, arazisini yok edecek ve sonuçta iklim krizini arttıracak böyle bir karar çelişkidir. Ama sermaye çelişkiye, bilimsel verilere bakmıyor, önüne kattığı her şeyi kendi kazancı için yok edebiliyor.

Teknik bilgileri basın yayın organlarından okumalıyız ve taraf olmalı, birlikte mücadeleye katılmalıyız. Bu hepimizin yurttaşlık görevidir. Çünkü bölgemiz suyuna erişmek için 600 metreye kadar inilmesi gereken bölgemizde su hepten ulaşılamaz olacaktır. 2015 yılındaki toplantıda edindiğimiz bilgiye göre kaya gazı için her kuyuya en az 18.500 galon su basılması gerekiyor ki bir galon 19 litre. Yani her kuyu için 351.500 litre su gerekli. Bu su denizden, akarsudan değil yeraltından sağlanacak. Ve her kuyuya zamanın yok edemediği kimyasallar bırakılacak. Bu kimyasallar yer altında yayılarak yüzlerce yıl toprağı, araziyi ve dolayısıyla kökü toprakta olan her bitkiyi, canlıyı olumsuz etkileyecektir.

Kaya gazı yanında TPAO eliyle petrol, doğal gaz gibi onlarca maden veya gaz aramasının da bölgede yapılacağını düşünürsek Trakya tümüyle tehdit altındadır.

Oysa Avrupa veya diğer gelişmiş ülkelerde kaya gazı çıkarılması kanunlarla yasaklanmış. Çünkü doğayı yok ediyor. Doğa yok olunca bölge de evren de zarar görecek. Buna rağmen iktidar kaya gazı elde edilmesi işlemi nedense bizde müjde olarak sunuluyor.

Bu gibi durumlarda çoğumuz beddua ederiz. Bedduamızın sebebi birlikte mücadeleden kaçınmak, çekinmektir, belki de korkmaktır. Oysa birlikte olduğumuzda hiç kimse bizlere kötülüğü dayatamaz. Örgütlü oldukça korkularımızdan da arınırız.

Geçim derdimizin, umutsuzluğumuzun, güvensizliğimizin, çaresizliğimizin ilacıdır örgütlülük. Geçmişin olumlu sonuçlarını düşünerek ve onlardan güçlenerek iktidar yetkililerinin sermayeye peşkeş çektiği bu durumdan kurtulmalıyız. Trakya’da bilgiyi akademisyenlerimizden alarak toplumsallaştırmak kitle örgütlerinin görevidir. Yıllardır Trakya Platformu (TP), Trakya Kent Konseyleri Birliği (TKKB), Trakya Belediyeler Birliği (TBB) ve çevre-ekoloji gibi ilgili demokratik sivil örgütler birlikte bölgemize sahip çıktık, yine çıkmalıyız.

Yanlış kararı alanlara “kaya kadar taş düşsün başınıza” diye beddua etmek yetmez mücadele gerekir. Edemezsek ‘kaya kadar taş’ bizim başımıza düşecek ve kaya gazı da geleceğimizi yok edecektir.

EĞİTİMDE EKSİKLER

Her işin başı eğitimdir ve eğitimden etkilenmeyen kişi yoktur. Bu yıl eğitim öğretim yılında 20 milyon öğrenci var dendi. Bunlara yuvarlak hesapla anne-baba eklesek 60 milyon eder. Ama sistemde olmayanların da eğitimin gidişinden etkilendiğini hepimiz biliriz. Bu kadar önemli olan eğitime katılım eksikliğimiz vardır. İktidarlar eğitim sistemi ile kedinin fare ile oynadığı gibi oynuyor. Eğitim öğretim yılının verimli geçmesini dilerken gözlemlerime dayanarak eğitimdeki eksiklerimizi yazmak istedim.

Eksiğimiz; sosyal devlet anlayışına uygun eğitim politikalarının olmaması. Bu tespiti YÖK başkanı bile söylüyor, elbette muhalif olanlar da. Bırakın iktidarın politikasını, bakandan bakana değişen sistem dikiş tutmuyor. Adeta bir sistemsizlik egemen.

Eksiğimiz; eğitim sistemine paralel olan adaletli ve amacına uygun sınav sisteminin olmaması. Okullar, bilgi vermenin yanı sıra yaşam becerisi kazandıran en önemli kurum olmaktan çıkarak, sınavlara giriş için gerekli olan belgenin alınacağı binalara dönüşmüştür. Okulu değerli, sınavları güvenli yapmadığımız hiçbir sistemden verim bekleyemeyiz.

Eksiğimiz; eğitimde fırsat eşitliği ve adalet olmaması. Anayasa’mızda belirtildiği gibi Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yaşayan her çocuğun eşit eğitim hakkı vardır. Ancak sınavlara bağlanan öğrenci için adil bir eğitim sürecinden bahsetmek mümkün değil.

Eksiğimiz; eğitimi nitelikli hale getirememek. Niceliğe boğulan eğitimde nitelik mumla aranıyor. Maalesef sistemi olmayan ya da sistemsizliği sistem olarak dayatan iktidarın eğitim sistemi nicelik salgınına yakalandı. Okulları, modern araçlarla donatan ama niteliğe dokunmayan tüketim alanı konumuna getirdik.

Eksiğimiz; temel becerilerin kazandırılamaması. Öğrenciler okuduğunu anlamıyor, dört işlem yapamıyor. Yapılan araştırmalarda ülkemizde temel eğitimi bitirmesine rağmen okuduğunu anlamayan, dört işlem becerisi dahi kazanamamış öğrencilerin oranları azımsanmayacak düzeyde.

Eksiğimiz; eğitimin üretime hizmet etmemesi. Öğrenciler ve aileler, okulun geleceğe katkısına şüpheyle bakıyor. Üniversiteler işsizliği ertelemekten başka bir işe yaramıyor. Okulu bitiren iş bulamıyor ama bazı alanlarda da nitelikli çalışan bulunamıyor. Çünkü eğitimde planlama yok. Oysa ülkemiz dünyaya örnek olan ve her çağa uyumlulaştırılacak Köy Enstitüleri Modelini üretmiştir.

Eksiğimiz; öğretmenin sistemdeki konumu ve itibarının korunamaması. Öğretmene atfedilen toplumsal görevler ancak özel bir öğretmen yetiştirme sistemi ile olur. Ancak bugün branşından çıkan soru sayısıyla doğru orantılı. Yıllar içinde bilgiye ulaşmanın yöntemleri değişti. Bugün öğretmenlik mesleği teknik sınav hazırlama ve mekanik bilgi aktarıma durumuna indirgendi. Öğretmenlik mesleği kapıkulu konumuna zorlanmaktadır. Örgütlenme durumları baskı altındadır.

Eksiğimiz; öğretmen yetiştirme süreçlerinin toplumun ve çağın ihtiyaçlarıyla uyumlu olmaması. Eğitim fakülteleri programları her yıl daha anlamsız ve amaçsız uygulamalar ile değişmektedir. Evrensel ilkeleri özümsemiş ama yerli ve milli olan, dünyada örnek alınan eğitim modellerini izleyip zamana ve topluma uyan bir eğitim sistemi kurmak zorundayız. Ki ülkemiz bunu geçmişte başarmıştır.

Eksiğimiz; eğitime ayrılan kaynakların verimli ve yerinde kullanılmaması. Ülkemizde kaynak boldur, paylaşım tercihleri farklıdır. Eğitime ayrılan bütçe her yıl oransal olarak düşmektedir. Ayrıca bakanlık bütçesi eğitimin ticari ve dini alanlarında kullanılmaktadır.

Eksiğimiz; sabahçı-öğlenci (ikili) eğitimin devam etmesi. Bugün henüz ikili eğitim sistemi var ise hepimizin utancıdır. Fırsat eşitliği bağlamında okullar arası altyapı ve imkân farklılıklarının giderilmesi ve her çocuğun hak ettiği nitelikli eğitimi alabilmesi için ikili eğitimin tamamen sonlandırılması artık bir tercihten ziyade zorunluluktur. İkili eğitimi bitiremeyen iktidar bu sorunları gündeme alıp çözeceğine öğretmenin giyimiyle uğraşmakta. Öte yandan karma eğitimden vazgeçip kız-erkek okullarını gündeme getirmektedir.

Eğitimi özgürleştirici, sorumlu bireyler, çağdaş, laik ve bilimsel düşünen sorumlu ve örgütlü insanların yetişmesine hizmet eder konuma getirmek için hepimizin eğitim hakkında bilgi sahibi olması ve bu alandaki örgütlenmelerde yer alması şarttır. Eğitim kişiye, iktidara, siyasilere bırakılacak bir alan değildir.

Bu eksiklere onlarcasını daha ekleyebiliriz. Çocuk yoksulluğunu ortadan kaldırmakla onların karnını doyurmakla başlamalıyız. Bunun için de önce niyet ve katılım gerekir.

EĞİTİM. YİNE EĞİTİM

Elli yıl önce bu günlerde Adıyaman İli Kahta İlçesi Alidam Köyü’nde büyük bir heyecanla göreve başlamıştım. Bu ücra köyde en unutulmaz çalışmaları yapmamın sebebini öğretmen okulunda yetiştirilme biçimi ve toplumsal sorumluluklarımıza bağlıyorum. O günden beri eğitimin içindeyim. Okuduklarım ve edindiklerimden öğrendiğim; eğitim alanında da sosyal devletin ticarileşme ve dinselleşme alanında maalesef acayip ilerleme kaydettiğidir!

Birçok yazımda belirttiysem de özellikle 11.07.2024 günlü “Eğitimi Maarif Yapmak” başlıklı yazımda eğitimin maarif olarak sunulmasını eleştirmiştim. Çünkü biliyorum ki maarif sözcüğü sadece bir sözcük değişikliği değildir. Yüz yılı aşkın bir kinin gün yüzüne çıkarak zamanın kapitalist sistemine uyumlu hale getirilmesidir.

AKP devrinde her bakanın eylemini “devrim” diyerek sunduğu uygulamalarda; özgürleşme amaçlı eğitimi, itaat eden tebaa yetiştirme amacına evrildiğini gördük.

İktidardan beslenen birtakım gruplar demokratik ilişkiler adına bir araya gelerek bakanlığa akıl vermektedir. Bunlardan birisi de karma eğitime son verilmesi talebidir. Kuruluş yıllarında eğitime verilen önemi ve karma eğitime anlam veren girişimleri görürüz. Eğitim kongresinde kadın ve erkek öğretmenleri ayrı oturtan yetkiliye Mustafa Kemal’in söylediği anlamlı uyarıyı unutmamalıyız: “Kendinize mi yoksa saygıdeğer kadın arkadaşlara mı güvenmiyorsunuz?”

Bu bakış açısı sonrasında karma eğitim ülkede egemen olmuştur. Elbette bu geçiş sürecinde ve ihtiyaçlar gerektirdiğinde kadın ve erkek okulları da olmuştur. Ancak karma eğitimden taviz verilmemiştir.

Geçen günlerde Akit Gazetesi’nin sekiz sütun başlığı karma eğitime son verilmesi talebiydi. Bir kısım şeriat iltisaklı kurumun oluşturduğu raporu yayınlayan gazete karma eğitimi de kapsayan Tevhid-i Tedrisat Yasası’nın kaldırılmasını savunurken; “Asrın Yanlışından Dönülsün” başlığını kullandı. Bir grup güruhun bilimsel (!) çalışmasına göre; ‘tek cinsiyetli okulun insan fıtratına uygun olduğu’, ‘erkek öğrencilerin pratik ve somut deneyimlere’, ‘kız öğrencilerin ise duygusal ve sosyal etkileşimlere dayalı öğrendiği’ gibi akıl dışı cümleler ile karma, laik, bilim ve fen odaklı çağdaş eğitimi değersizleştirmeye çalıştı.  

İktidar; “Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli” ile Osmanlı eğitim sisteminde maarif olarak anılan, daha sonra eğitim olarak kullanılan maarif sözcüğünün ideolojik değişimin sağlamaktadır. Amaç; kindar ve dindar bir kuşağı tek inançlı olarak öne çıkarmak ve sermayeye sunmaktır. Bu vesileyle eğitimi sözde sivil kurumlara açarak ‘Batı’ya demokratik görünmeye çalışıyor Laik devlette olmaması gereken inanç amaçlı, irtica odakları kurumlar ile bakanlığın yaptığı protokoller sayesinde 365 gün 24 saat okul bina ve idareleri bu kurumlara açıyor. Öte yandan köy okullarında köy düğün veya etkinliklerine yasaklayan kaymakamlar da var (Uzunköprü).

Kurtuluş Savaşı’nı yok sayarak milli mücadele diye küçümseyen bakan ve takipçileri bakanlık bütçesini Maarif Vakfı’na aktararak yandaşlarını da zenginleştirmekten çekinmemektedirler.

Oysa; eğitim çalışanları tüm yurttaşlar gibi her gün yoksullaşıyor. AKP; devrinde yoksullaşan onlarca milyon ailenin çocuklarına günde bir öğün yemek vermekten aciz. Hem de defalarca söz verilmesine, Meclise getirilmesine rağmen.

Değişik sebeplerle yıkılan okul binalarının yerine yenileri yapılamıyor. MESEM sistemi ile zor koşullarda çalışan ve maalesef ölen çocuk/genç/öğrencilere çare üretemeyen bakanlık holding olmuş tarikatların her gerici girişimine destek olmaktadır.

Anlaşılan o ki 2026-2027 eğitim öğretim yılı da eğitimi değersizleştirme, toplumu yoksullaştırıp buna itiraz edenleri de korkutma, yasaklama şeklinde geçecek. Ve bizler 3Y (Yoksulluk, Yolsuzluk, Yasaklar) üzerinden iktidara gelip 24 yıl sonra aynı taleplerin çözümünü artık iktidardan beklemeyen halk olarak bu duruma kalıcı bir ‘yeter’ demeye çalışacağız. Bu da birlikte; yeni siyaset ve örgütlenme tarzı ile olacaktır.

Kitaplardan “Kurtuluş Savaşı” tamlamasını kaldırıp yerine “Millî Mücadele” yazdırarak veya serbest bıraktığı giyim-kuşamı yeniden önlükle tek tip yaparak yine ve yeni yeni devrimler(!) yapan Bakanlık ve ardıllarına yazımın ilk cümlesinde anımsattığım cümleyi bir kez daha yazıyorum; “Ancak şu bilinmelidir ki, kökleri sağlam temellerle atılmış olan cumhuriyet ve aydınlanma amacından kopmak isteyenlerin sonu hüsran olmuştur, şimdi de aynı olacaktır. İnsanlığın ve Cumhuriyetimizin kazanımı ‘eğitim’, ‘maarif’ olmayacaktır.”

ÖZGÜR ÖZEL’E MEKTUP

Duydum ki kentimize geliyormuşsun. Ben burada olmayacağım için bu mektubu iletmeyi yurttaşlık görevi bildim. Öncelikle hojgeldiniz der gözlerinizden öperim.
Sayın Başkan; partiniz üyesi olmasam da aydınlanma, doğa, demokrasi ve barış mücadelecisi bir seçmen olarak kurmak zorunda olduğunuz Yeni Parti’de olması gereken yenilikleri kendimce haddim olmayarak önermek gereği gördüm.
Öncelikle sizi izliyor, beğeniyorum ve 22.07.2026 günlü tüzüğünüzü inceledim. Ancak mevzuata yazmaktan öte uygulamanın önemli olduğunu vurgulayayım. Bizdeki yanlışlar; gündelik ilişki ve uygulamalardaki yanlışlardır.
Adında adalet olan partilerin adaleti yok ettiklerini çok kez gördük o nedenle adı Yeni olan partinizin de gerçekten yeni ilişikliler ve anlayışlar ile oluşması gerekmektedir. Özellikle kentimizde onlarca yıl yerel yönetimde olan eski partiniz başarılı yerel idareden değil de ülkedeki ikilikten yararlanarak yönetimde kalmıştır. Öncelikle yerelde bunu bilmenizi ve bu anlayışın aşılmasını hedefe yerleştirmenizi öneririm.
Güçlü il ve ilçe yönetimi ile kendinden de olsa yerel yönetimi denetleme, önerme, eleştirme yapabilen ve kent örgütlerinin katkısını alan makamlar olmalıdır.
Seçimle gelen ve toparlayıcı olan il ve ilçe başkanları her ne olursa olsun tüm üyelerin demokratik katılımı ile belirlenmelidir. Ki üyeler de bu demokratik seçeneği talep etmeli, katılmalı ve örgütüne, kentine ve seçtiklerine sahip çıkıp saygılı olmalıdır.
Üyelerinden aidiyet için mutlaka alt sınırı belirlenmiş ve isteyenin fazla da ödeyebileceği bir sistem olmalıdır.
Üyelerinin sivil toplum örgütlerinde olmasını teşvik için görev ve sorumluluk vermelidir. Parti öncüleri kendine özel, partiye itaat eden sivil örgütler kurmak yerine kentteki bu tür sivil örgütlere katılımı desteklemelidir. Olmayan alanlarda da örgütlenmelere öncülük etmelidir.
Seçilmiş parti öncüleri, kent önde gelenleri ile kent sorularına dair toplantılar yaparak kent sorunlarının çözümünü parti siyasetini aşan ilişkilerle gündemde tutmalıdır.
Onlarca yıldır yerelde yönetimde olan ayrıldığınız eski partililer gibi seçmeni çantada keklik gören anlayışı eskide bırakmalıdır. Gerçekten Yeni bir anlayış ile hizmet programları sunmalı ve yerelde gerçekleşmesi gerekli önerileri uzman ve yetkililerle gündemde tutmalıdır.
Yönetimde olduğunuz yerellerde sözde değil özde tarafsız olunmalıdır. Yerel idareler kentte tarafsız olmalıdır. Yerel idare olanaklarını her kuruma eşit sunmalıdır. Yerel yönetimin hesap vereceği yerler atanmış idareciler değil oy aldığınız kentli olmalıdır. Ancak kararlar da kentlinin hakkını korumak üzerine olmalıdır. Hatıra binaen aydınlanma karşıtlarına yer tahsisleri yapan yerel idareciler olmamalıdır.
Topluma dönük konuşmalarda dil sade ve anlaşılır olmalı,vaatlerini nasıl, ne zaman, hangi kaynakla yapılacağını anlatmalıdır.
Toplumu kutuplaştıran söylemlerden kaçınmalı hele de etnik ve inanç kaynaklı toplumsal değerleri zedeleyecek cümleler ve anlayışlar olmamalıdır. Parti kişilerin bu özgür alanlarının güvencesi olmalıdır. Ve bugünkü siyasi geleneklerin yüz sene öncesi kuruluş ve kurtuluş sürecinde dengeler gereği birlikte olduğu unutulmamalıdır. Bugün bu ilkeleri kimlerin sahiplendiği öne çıkarılmalıdır.
Seçilecek kadrolar aday adaylığı sürecinde iyi incelenmeli ve geçmişteki hataların bugüne yansımaları iyi tahlil edilmelidir. Sahada güven veren kadrolara sahada yer vermelidir.
Partililer sadece seçim zamanı değil, sürekli sahada olmalı ve örnek yaşam sergilemelidir.
Partililer eleştiren değil, yöneten gibi kendine güvenen biri olarak konuşmalı ve genel vaat değil, takvimli çözüm sunmalıdır.
Ve belki de en önemlisi, seçmenin oy potansiyelini arttıracak bir önerim de seçmen ile seçilenin ilişkilerini engelleyerek seçilenleri seçmeninden ayıran vekil ve başkan maaşları ve vekillerin emeklilik konusudur. Yeni Parti yeni bir anlayış ile bu ikilemi çözmelidir. Milletvekilliği bir meslek değildir; emekli maaşı almaları kabul edilemez. Yeni Parti Milletvekili ve yerel yönetim başkanlarının maaşları asgari ücret ile orantılı olmalıdır.
Kısacası Sayın Başkan kurtuluş ve kuruluş örgütlenmesi günün koşulları gereği yukarıdan önerilmişti. Güzel olan; bugün o ilkeler tabandan size dayatılmaktadır. Geçmişte umutların tüketildiği bir siyasi yapı olan eski partinizin kurucu felsefesinden kopmadan ancak yeni zamana uygun ilkeleri de kapsayan yenilemelerle iktidar olmasını sağlamak önce sizin sonra tüm Yeni Parti ve dostlarının sorumluluğundadır.
Kolay gelsin der selamlarımı iletirim…

ÇEYREK DEMOKRASİ

25 yıl önce kurulan Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) 24 yıldır ülkemizi yöneterek tarihe geçmiştir. Olumlu ve olumsuz yönlerini, yaptıklarını ve ülkemizin geleceğine etkisini tarihçiler yazacaktır. Ben çeyrek asır süresince yaşadıklarımı paylaşmak isterim.

3Y’yi (Yoksulluk, Yolsuzluk, Yasaklar) yok etmek amacıyla çeyrek asır önce iktidar olan AKP devri sonrasında bugün, o günlerin 3Y durumunu arar durumdayız. Bir bakalım:

Biz yaştakiler emekli olduğunda ev, araba alabiliyorduk. Emekli olarak daha rahat yaşayabiliyorduk. Bugün emekli olmak hayal ve emekliler de sürünür duruma geldik.

Çalışanların maaşları alım gücü olarak geriledi. Ölümleri arttı. Çalışma koşulları ve sendikal örgütlenmeleri geriledi.

Çalışan ölümleri gibi kadın ölümleri ve okullu olarak sanayide çalışan çocuk ölümleri de arttı.

AKP iktidara geldiğinde bir milyondan az kişiye yoksulluk yardımı yapılıyor iken bugün yirmi milyonu aştı. Acı olan yoksulluğu yok etmekle yükümlü iktidarın bundan övünç duymasıdır.

Dünyada enflasyonu en yüksek olduğu beş ülkeden biriydik bugün de aynı.

İşçi sayısı nüfus gibi elbette arttı ama bu artış nüfusa oranla düştü. İşsizlik olağanlaştı.

Basın özgürlüğü sıralamasında 180 ülke arasında son yirmideydik. Yine aynı.

Sağlıkta hastane sıraları olmayacak diyerek devrim denen uygulamalar yapıldı. İnternetten randevu alamamak, doktor muayene süresinin yetersizliği gibi onlarca yeni sorunlar oluştu ve hastane koridorlarında sıralar da bitmedi, arttı. Öte yandan sağlık hızla ticarete dönüştü. İlaç katılım payı her gün artıyor. Sermayenin yaptığı şehir hastanelerine müşteri (hasta) garantisi veriliyor. Sağlıkta şiddet her gün artıyor.

Sağlık gibi eğitimde de özel eğitim teşvik ediliyor. 24 yıl önce %5’lerde olan özel eğitim bugün %20’leri aşmış durumda. Tercih edilmese de imam hatip okulları artıyor ve dahası fen, ticaret, endüstri meslek gibi alan okullarını önüne ‘imam hatip’ adı eklenerek din eğitiminin ağırlıklı olduğu bir sitem hayata geçiriliyor.

Doğamız ticari işletmelere açılıyor. Bu alanda tarım, hayvancılık ve ormancılık ile kendine yeten aileler yaşam sürüyordu. Bugün buralara yerel halk giremez iken kepçeler, kamyonlar fink atıyor.

Toplumun ezici çoğunluğu yoksulluk değil açlık sınırı altında gelirle yaşıyor.

Bir yerlere seçilenler kendisini seçenlere hesap vererek istifa etmesi gerekirken geçmişte Fırıldak Kubilay örneğini de aşan parti değişimleri utanç verir hale geldi. Dönenler ve ahlaksızlar AKP’nin koşarak gittiği barınak oldu. Siyasette seviye dipte.

İlerleme sağlanan durumlar da var.

Örneğin en büyük büyük adliye sarayları, hapishaneler, cezaevleri nüfus artışına göre kat be kat fazla arttı. Ve yargı bağımsızlığında 143 ülke arasında 118’inci sıradayız.

AKP’nin başarılı olduğu bir alanda kamuya ait gelir getiren tüm tesis ve alanları özel sektöre aktarmasıdır. Ayrıca “bedava” diyerek törenlerle açılan yol, tünel, köprü, okul, hastane gibi yapıları özel sektöre yaptırarak 30-40 yıl müşteri garantili ödeme sözü verilmesidir.

Son 24 yıl sonunda geldiğimiz noktada güvensiz geleceği gören yeni kuşaklar basın yayın organlarının dizileri, filmleri yayınlarının da etkilemesiyle küçük yaşlarda mafyacılık oyununa özenmekte. Bu özenme sonunda suça yönelen çocuklar, akran zorbalığı toplumu sarmaktadır.

Ülkemizin bu duruma düşmesi yerel yönetimleri de gelecek kuşakları da olumsuz etkilemektedir. Bu kaos ve korku sonucunda güvensiz toplum, yetersiz direniş olmakta ve şikâyet ettiğimiz tekil olaylar genelleşmektedir.

Bir asrı aşan cumhuriyetimiz, eksikleri adım adım tamamlayan bir toplum dinamizmi ile ilerler iken; AKP’nin çeyrek asırlık yönetimi sonrasında çeyrek demokrasiye düştü. Toplum olarak dikenlerini yok etmek isterken AKP zamanında coğrafyamıza rüzgâr ekildi.

25 yıl önce 3Y yok olacak diye iktidar olup bugün durum eksilme değil arttı ise hikayede olduğu gibi “biz bu b..u niye yedik?

Umarız bu rüzgârı gelecekte fırtına olarak görmeyiz. Bunun için de umudu olanların bir arada geleceği kurtarma mücadelesi vermesidir.

MANKURT, OBLOMOV, KÖRLEŞME

Orta Asya efsanelerinde geçen, belleğini yitirmiş, öz benliğini ve kimliğini kaybetmiş, kendine verilen komutları sorgulamadan körü körüne yerine getiren bilinçsiz kölelere mankurt denir. Eski bir işkence yöntemidir. Esir alınan kişilerin saçları kazınır, kafalarına ıslak deve derisi gerilerek bağlanır ve güneş altında bırakılır. Kuruyup gerilen deri insanın kafasını mengene gibi sıkarak büyük acı verir ve kişinin hafızasını yitirmesine yol açar.

Cengiz Aytmatov’un unutulmaz eserlerinden‘Gün Olur Asra Bedel’ romanında anlatılan Nayman Ana Efsanesi’nde oğlu mankurt yapılan bir ananın hikayesi anlatılır. Ülkeyi işgal eden bir kavim esir aldığı kişileri ya satarmış ya da mankurt yaparmış. Nayman Ana’nın oğlu da esir düşmüş. Ana, oğlunu aramak için yollara düşmüş ve bulmuş da. Ona kim olduğunu anımsatmaya çalışmış günlerce. Mankurt oğlunun efendileri fark etmiş Nayman Ana’yı ve emir vermişler oğluna; öldür. Nayman Ana yine kendini anlatmak, oğlunu caydırmak için gelmişken mankurt oğlu saklandığı yerden çıkmış ve annesini kalbinden vurmuş.

Günümüzdeki anlamına gelirsek; kendi değerlerine yabancılaşma, köklerini, kültürünü ve toplumsal değerlerini unutan başka güçlerin ve ideolojilerin çıkarları doğrultusunda kendi halkına ve de ailesine bile yabancılaşan, ihanet eden kişiler için mecazi olarak kullanılır. Sürü psikolojisi, düşünme yetisini yitirmiş, otoriteye ve kitleleri yönlendiren iradeye hiçbir şeyi sorgulamadan boyun eğen insanın durumunu ifade eder.

İnsanlık tarihi derslerle doludur. Çağın yazarları, aydınları bu bilgileri bizlere anlatırlar ama ders çıkarıyor muyuz? Bugün mankurtlaştırma yoktur diyebilir miyiz? Sadece deve derisi işkencesi yoktur ama toplumu tümden mankurtlaştırma istediği hiç bitmedi.

Dünün mankurtları bugün hiçbir işkenceye maruz kalmadan Oblomov olarak karşımıza çıkmaktadır.İvan Gonçarov’un Oblomov romanı buna örnektir. Soylu bir aileden gelen Oblomov’un aşırı tembelliği, eylemsizliği ve hayatı sürekli ertelemesi mankurtlaştığının kanıtıdır. Romanın yazıldığı çağda Rus aristokrasisinin çöküşünü anlatan roman bugün tüm insanlığın çöküşünü de simgelemektedir. Dün işkence ile mankurt olan insan bugün bilim ve fennin kolaylaştırıcılığında düşünceyi körleştirmektedir.

Bugünün dünyasına baktığımızda yerelimizde, ülkemizde ve dünyada özgürleşme adına mücadele edenler vardır. Bunlar mankurt veya Oblomov olmayanlardır.

İçinde yaşadığımız dünyada egemenliği elinde tutan kapitalizm görünürde fiziki hiçbir işkence yapmadan hepimizi mankurt veya Dblomov yapma derdinde. Özgürleşmeyi, doğaya uygun yaşamayı engellemek adına her türlü çalışmayı yapmaktadır.

Yine kitaptan örneklersek; Nobel ödüllü yazar Jose Saramago’nun “Körlük” eseri uygun düşer. Trafikte beklerken aniden görme yetisini kaybeden bir adamda başlayan ve beyaz bir süt denizini andıran gizemli bir salgının tüm kente yayılmasını, bu kaos ortamında uygarlığın ve ahlaki değerlerin çöküşüdür körleşme.

Kıssadan hisseye bakınca insan denen canlı, kendi geleceğini kurgularken egemen olma kavgasını da yaşar. Bu kavgada maalesef az olan egemen; çok olan insanlığa yön verir. Çünkü yasama, yürütme, yargı ve basın-yayını elinde tutan egemen; süslü cümlelerle, demokrasi sözcükleriyle acı vermeden mankurt veya Oblomov olmamızı sağlayabilmektedir.

Çözüm; “Dörtnala gelip uzak Asya’dan, Anadolu’ya bir kısrak başı gibi uzanan ve bir halıya benzeyen bu memleket bizim…”diyen Nazım Hikmet’i anlayabilmektir.

Egemenlerin etkisinden kurtulup mankurt veya Oblomov olmadan, körleşme etkisine girmeden, yurttaş olarak sadece kendi gücümüzle örgütlenerek kapitalizmin egemenliğinden kurtulup insanlaşma adına mücadele edebilmemizdir. Nayman Ana’nın yaptığı gibi, güneş gökten alaz alaz od yağdırsa da tepede kor ateşli bir maltız gibi toprağı kızgın tandır haline getirse de insanlık mücadelesini sürdürmektir. Bu mücadeleyi geleceğe aktarabilmektir. Bu kavga insanlık kavgasıdır. Ki insan var olduğu sürece devam edecektir.

BU KİN, BU SEVİYE, NİYE?

Televizyonda gezinirken bir TV kanalına rast geldim, Lider TV. Bir kadın sunucu ve konuğu Mehmet Sevigen. Konu Ankara Etimesgut Belediyesi’ndeki operasyon. Biliyorsunuz Başkan Erdal Beşikçioğlu sanatçı. Hem de çok yönlü tiyatro ve sinema sanatçısı. Behzat Ç. dizisi ve Vali filmi ile toplumun gönlünde taht kurmuş biri. Şimdi diyeceksiniz ki sanatçılar kötü işler yapmaz mı? Elbette yapar. Ama konuğun tüm sanatçıları küçümseyen cümlesi seviyesini ve cehaletini belirliyor.

Sunucu belediye başkanı ve onlarca belediye personelinin tutuklandığını söyleyip konuğunun değerlendirmesini istiyor. Sevigen iştahlı bir şekilde gülümsüyor çakı bulmuş kızan gibi. Bir şeyler söylüyor ve “artistlikle olmuyor bu işler” diyor. Hem de kankası Berhan Şimşek’ten de çekinmeyerek!  Bu nasıl bir toptancı bakış? Bu kadar utanmazlık olur mu be arkadaş? Konuşan az buz kişi değil. Milletvekilliği yapmış, dahası bir ara Devlet Bakanlığı görevinde bulunmuş biri. Bu topraklar nasıl yetiştirdi böyle canlıları?

Basına yansıyan olay ne? Bir belediye personeli yemek ücretlerini zimmetine geçirmiş. Bu durumu gören başkan bu kişiyi görevden almış ve savcılığa suç duyurusunda bulunmuş. Zimmetten tutuklanan görevden alınmış bu personel; itirafçı olmuş ve belediye başkanı ile eski mesai arkadaşları hakkında itiraflarda bulunmuş. Belediye Başkanı ve onlarca personel itirafçının itirafları ile tutuklanmış. Bu arada zimmetine para geçiren ve davası devam eden kişi serbest bırakılmış. Yani suçunu itiraf eden zat serbest iftira ettikleri tutuklu!

Biz aklımızı mı yedik? Bu kadarı da olur mu diyeceğim ama olmaz dediğimiz neler neler oldu. Bunları görünce alıştık galiba diyorum. Olay adliyeye yeni yansımış ve herkesin dilinde olan masumiyet karinesi, iktidar yargısının umurunda değil. Yargının iktidar emrine girerek en basit hukuk kurallarını bile uygulamayan yargı mensuplarının karar makamlarında oturmasının sorumlularından biri de Sevigen gibilerini bile bakan yapabilen toplumsal duruşumuz, duyarsızlığımız değil mi?

Bu tipleri yıllarca Zübük rolüyle gördük ama bugün Zübüklüğü de aşan yeni tanımlar bulmak gerek galiba. Zübüklerden ders alacağımıza, çoğalttık.

Siyaseti sağ ve sol olarak toptancı görmek, toplumu sağa veya sola oy verenler olarak ayırmak ülkemiz koşullarında anlamsız. Ancak aydınlanmanın temellerini atan, kurucularının aydın olduğu ve cumhuriyeti kuran partinin vekili veya bakanı olunca daha acı geliyor. Kavramlar, tanımlar karışıyor. Sevigen gibiler yalnız kalsa amenna. Mantar gibi ortalarda dolanan Sevigenler maalesef var.

İstanbul il başkanlığına atanan Gürsel Tekin’i de anımsıyorsunuz. Baba ocağı dediği binaya polis zoruyla girmekten gocunmadı. Ya üye yapma toplantısında figüran kullanımı. Bu neyin hırsı? “Bir partilimiz bizden habersiz böyle bir girişimde bulunmuş. Biz de bu ahlaksız davranışı nedeniyle kendisine gereğini yaptık. Bizlerin bu durumdan haberi yok, soruşturma başlattık” deyiverse ekmek için iş yapan figüranlara, ödüle değer habercilik yapan Ebru Çelik ve Birgün Gazetesi’ne hakaret etmese ve dava açmasa daha büyür ve “arınma” ya katkı sunar, güven kazanırdı. Ama amaç arınma değil. Arınma olsa KK, 13 yıllık başkanlık döneminde Arınç’ın da tanıklığı ile Ankara’yı parsel parsel satan İ.M. Gökçek’ten Ankara’yı değil ülkeyi arındırırdı.

Edirne’ye gelirsek; Uzunköprü’de hem de başkan iken kaybeden Özlem Becan’ın atanmış il başkanlığını kabul etmesini anlamış değilim.Hepimiz biliyoruz ki bu bir fikir ayrışması değil. Uluslararası güçlerin yazdığı ve yerli işbirlikçileri ile sahneye koyduğu bir kötülük filmi.

Bu filmde gerçek vatan ve insan sever sanatçılar oynamaz ama Sevigen gibi siyasetçiler görev alabilir. ABD Ortadoğu sorumlusu ulus devletler yok olmalı derken ve hedef ülkemiz iken Osmanlı topraklarına özenip büyümeyi düşünebilen CHP yöneticisi olur mu? 

Olay CHP değil, ülke. Bu bir fikir ayrılığı değil, hırs. Neyin hırsı, neyin kavgası? Yarın birbirimize muhtaç isek bu kötü örnekler niye?

Dön dolaş konu yine bize geliyor. Geçmişte yukarıdan aşağıya oluşturulan demokratik düzen hedefi gayri tabandan yukarıya kurulacaktır. Bu yolda atanmış kişiler olmayacaktır. Bu mücadelede hepimizin rolü olmalıdır.