Yazar arşivleri: İsmail DEMİRAY

SAROS, MAVİ BAYRAK VE FOSEPTİK

Saros Körfezi etrafında sanayi ve büyük yerleşim yerlerinin bulunmaması sayesinde Türkiye’nin en temiz ve bozulmamış denizlerinden biridir. “Kendi kendini temizleme” özelliği, zengin su altı ekosistemi ve dalış turizmi ile öne çıkan bölge, 2010 yılından bu yana ÖZEL ÇEVRE KORUMA BÖLGESİ statüsündedir.

Korunuyor mu?

Hayır.

Geçtiğimiz günlerde Enez gönüllüsü Ulaş Demiray Hudut Gazetesi’nde “Enez’de kanalizasyon sorunu nasıl çözülür” yazısında durumun ne kadar kötüye gittiğini ortaya serdi.

Yine Hudut Gazetesi’nde 11 Haziran tarihli bir haber de “Mavi Bayrak yerine foseptik!” haberi okuyanları hayrete düşürdü.

Biz buna Sultaniçe/Gülçavuş köyleri sahillerini de katalım ve bunun üzerine konuşalım.

Vatandaş/Devlet ortaklığı ile alt yapı ve kullanım suyu projesi gerçekleştirildi.

Bölgede yaşayan vatandaştan katkı payları toplanarak projeye başlandı ve bitirildi.

Kullanma suyuyla ilgili bir çok sorun ortaya çıkmasına karşın yapılan çalışmalarla sorunun büyük bir bölümü ortadan kaldırıldı. Artık bölgede yaşayanlar temiz ve kullanılabilir suya erişimleri sağlandı.

Gelelim arıtma konusuna.

Proje başlangıç aşamasında Enez’de bölge halkının ve Edirne Vali Yardımcısı Sayın Eyyüp Batuhan Ciğerci’nin katıldığı bir toplantıda ortak sorunlar, projenin vereceği hizmetler konuşuldu.

Maliyetler üzerinde tartışmalar yaşandı. Beni en çok ilgilendiren konu üç köye hizmet veren arıtma sisteminin kapasitesi ve yeterliliği ile ilgili sorulardı.

Masadaki yetkililere ortak bir soru sordum;

“Arıtma sistemi yeterli olacak mı? Kaç kişiye hizmet verebilecek?”

Sorumu Sayın Vali Yardımcısı Eyyüp Batuhan Ciğerci yanıtladı; “10 bin haneye hizmet verebilir”

Sistem işletmeye açıldıktan sonra ne hikmetse Valilik, Kaymakamlık, Özel İdare sorumluluktan adeta kaçarcasına her kesimden itirazlar gelmesine karşın sistemin işletilme sorumluluğunu ve yetkisini Sultaniçe/Gülçavuş köy muhtarlarına verdi. Muhtarlarımız iyi niyetle işe giriştiler ama sonuç sistemin çökmesi oldu, dereye arıtmadan temiz su yerine foseptik akmaya başladı.

Ve sonuç;

Aylardır iki köyün ortasından akan dereden arıtmadan temiz su geleceğine kanalizasyon suyunun geldiği, ortalıkta kokular oluştuğu, denize çok koyu suların aktığı çevrede yaşayanlar tarafından video görüntüleriyle belgelendi.

Sultaniçe/Gülçavuş sahillerinin deniz suyu tahlillerinin “çok iyi”den, “iyi” durumuna düştüğü belirtiliyor. Bu da suyun koli basiline, mikroplara, hastalıklara davetiye çıkardığını gösteriyor.

Sayın Valimize açık sorular;

– Arıtma sistemi neden devlet eliyle, kurumlarıyla sağlıklı bir şekilde işletilemiyor? Özel firmaya verilmesi kar/zarar ekseniyle yeni ekonomik sorunlara neden olacağı açıktır. Yeterli donanımı, makineleri, uzman çalışanların olduğu Özel İdare buranın yönetimini devir alamaz mı?

-Çanakkale’de 14, Tekirdağ’da 10, Kırklareli’nde 1 Mavi Bayrak’lı sahili olan komşu illerimiz varken Saros gibi kendi kendini yenileyebilen dünya harikası sahillerimize biz neden Mavi Bayrak çekemiyoruz diye sormak bile garip geliyor, sahillerine foseptik akan bir bölgeye nasıl mavi bayrak için başvurabiliriz ki?

-Sayın Valimiz Yunus Sezer ve Edirne AKP Milletvekili Fatma Aksal’ın katıldığı İbrice’de “İbrice Limanı Dalış Okulları Merkezi ve Yapay Resif Projesi”’nin açılışını yapmışlar. Hayırlı olsun, turizm için güzel bir çalışma. (Ama) Aynı bölgenin bir parçası olan Sultaniçe/Gülçavuş deresi Saros’a foseptik boşaltırken turizm nasıl gelişecek? Mavi Bayrak talebi nasıl oluşturulacak? Sahillerine foseptik akan Saros için Mavi Bayrak başvurusu nasıl yapılacak?

-ÖZEL ÇEVRE KORUMA STATÜSÜ mevzuatını uygulamak bütün soruları çözmeye yetecektir, yasalar neden işletilmiyor?

-Sultaniçe Limanı araç trafiğine kapatıldı. Köprü ve yolun etrafında devasa taşlar büyük sorun oluşturmaya devam ediyor. Sahilde yaşayanların beklentisi o köprünün ve yolun kaldırılması, sahilin kendi kendini onararak denize ulaşımı sağlaması. Köprü ve yol ne zaman oradan kaldırılacak?

-Geçtiğimiz yıl bölgemizde binlerce dönüm orman yandı. Saros bölgesinde toplanan imzalar, verilen dilekçeler de ormanlarımıza sahip çıkmak, yanan yerlerin çam ormanları değil meşe ormanları olarak değerlendirilmesi istenmişti. Yanıt bile yok bu konuda, Saros’ta yaşayanlar açıklama bekliyor, endişeliler ormanları için.

Bölge halkı devletinin vermiş olduğu sözlerin tutulmasını; ormanlarının yaşamasını, temiz bir sahilde denize girebilmenin beklentisi içinde.

NE GEREK VARDI SAYIN CUMHURBAŞKANIM?

Geçtiğimiz Cuma günü sayın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Edirne’ye ziyaret etti.

Ama ne ziyaret!

Edirne’nin bütün sokak başları trafik ekiplerince, Edirne dışında ve çevresinde jandarma ekiplerince tutulmuş, Edirne merkez de yine her köşe başında bir trafik polisi, merkeze iyice girilince yüzlerce metre uzunluğunda demir korkuluklardan oluşturulmuş dar koridorlar.

Konuşma yapılacak olan alana girenler sıkı bir şekilde aramalardan geçirildi. Hepsinin başlarında beyaz şapkalar vardı ki sanırım AKP teşkilatı alana gelenlerin güneşten etkilenmelerini istemediler.

Bir gün önce başlayan yoğun hazırlıklar Edirneliler tarafından ilgiyle izlendi

Ülkemizin partili Cumhurbaşkanı; o ne ihtişam öyle. Resmi makam araçları konvoy halinde, binlerce koruma ve Edirne’nin her sokak başında polis ekipleri.

Ülkenin Cumhurbaşkanısınız Sayın Recep Tayyip Erdoğan, bu kadar şatafata, masrafa ne gerek var ki?

Gelin üç/beş resmi araçla, hadi olsun 3/5  korumayla, öyle Edirne’nin merkezini boydan boya trafiğe de kapatmaya da gerek yok.

Kucaklaşın Edirne halkıyla. Dolaşın öncelikle kenar mahalleleri, orada çiftçiler de vardır yakın köylerde yerleri olan, onlar size durumlarını anlatsınlar, ülkenin yönetiminden memnun olup olmadıklarını. Esnafları dolaşın, Edirne’yi en iyi onlar anlatır size. Öğrencisi de boldur Edirne’nin gençlerle de sohbetler edin ki gençliğin sorunlarını bir de onların ağzından dinlemiş olun. Edirnelilere selam verin, onlarla sohbetler edin, dertlerini dinleyin. Zarar gelmez size Edirne halkından.

Hem de sizi ne kadar gerçekten seven var anlamış olursunuz böylelikle.

Bakmayın siz kamuoyu araştırmalarına. Edirne’de işiniz bittikten sonra keşke komşu illerimiz Kırklareli, oradan da Tekirdağ’a geçmiş olsaydınız. Komşu illerimizi de ziyaret etmiş olur bütün Trakya’yı dolaşarak Trakya’ların gönlüne girmiş olurdunuz böylece.

Kömür işçileri de mağdur olmuş Sayın Cumhurbaşkanım. Aylardır paralarını alamayan, amaçları sadece size seslerini duyurmak olan gariban madenciler size ulaşmak isterken çok sert karşılanmışlar. Bir de onları dinleseydiniz, işçilerin sorunlarından da haberiniz olurdu.

Bunlar tabi ki sadece benim önerim Sayın Cumhurbaşkanımız. Tercih sizin.

Son söz de Milletin.

KURYENİN TERCİHİ

Edirne’de halen çayın 10 liraya satıldığı bir kahvenin önünde oturuyorum. Kahvede müşterilerin çoğunluğunu motorlu kuryeler oluşturuyor. Benim gibi emekliler de tek tük masalara dağılmış durumda.

Hava güzel, kuryelerin biri geliyor ikisi gidiyor misali, eksilmiyorlar, gittikçe kalabalık bir grup kahkahalarla sohbet ediyorlar.

Kulak veriyorum genç kuryelere; “Belki bana bir yazı konusu çıkar” diyerek.

Çok gecikmeyecek gibi benim konu, gençlerin içinde geçkince biri sohbetiyle arkadaşlarını gülmekten kırıp geçiriyor. Meraklanarak daha dikkatli kulak kabartıyorum yanımdaki masaya.

“Liseden beri çıkıyorum manitamla. Askerden geldim başladım yedi yıldır kelle koltukta bütün gün motor üstündeyim. Senede en azından birkaç defa kavga edip ayrılıp tekrar barışırız. Seviyoruz birbirimizi ama bir türlü evlenecek duruma gelemiyoruz. Arada buluşuyoruz atıyorum onu emektar motoruma, biraz geziyoruz işte, çay kahve içiyoruz, döner yiyoruz.

Allahtan anam anlayışlı. Babam sabahtan akşama kadar kahvede. Anam anlıyor sıkıntımızı, ‘Hadi anacığım sen teyzeme, veya halama gidiver bugün’ dedim mi çakıyor anam durumu, eve manitayla geleceğimi anlıyor boşaltıyor evi de durumu idare ediyoruz.

Durumumuz ortada arkadaşlar. Biz bu işte ne uzar, ne kısalarız. Her gün ortalama 12 saat çalışıyoruz ay sonu masraflar çıkınca elde kalan asgari ücrete eş değer ancak.

Manitacığımı da fabrikadan çıkardılar geçen ay şimdi onu bir dönerciye soktum sekizyüz lira yövmiye ile çalışıyor, hiç olmazsa kendi harçlığını çıkartıyor evine muhtaç olmuyor. En çok da komşularına gıcık oluyor. Lisede berabermişler kız arkadaşıyla. Üniversitede normal bölüm bile kazanamamış, açık öğretimden zorla mezun olmuş, takmış başına türbanı, ellem etmişler kullem etmişler sokmuşlar kızlarını devlet dairesine. Sözde mülakatta çok yüksek puan almışmış. Benimkini 77 puan yazılı da almasına karşın mülakatta çakmışlar. Adalet mi bu?

Bir düğün kaça çıkar aga? Nerde bizde düğün parası? Hadi evlendik ya sonra? Kiralar 25 bin liradan başlıyor. Birimizin kazandığı kiraya gitti, nasıl geçineceğiz kalanıyla? Motor üstünde kelle koltukta çalışıyoruz, bir kaza yapsak ne olacak halimiz?

Biz ikimiz de evin tek çocuklarıyız. İkimizin de babaları emekli, analarımız ev kadını. Yani birer maaşla ancak kendilerini geçindiriyorlar.”

Söze kuryenin arkadaşlarından birisi giriyor; “Benim bir çözüm önerim var ama” diyor kıkırdayarak. “Bakın şimdi, siz ikiniz de ana babalarınızın yanında kalıyorsunuz ya. Anaları, babaları bir eve toplayın, sen de bas nikahı öbür boşalan evde evlenin işte.”

Kahkahalar ortalığı inletiyor. “Bak bunu hiç düşünmedim, bir teklif edeyim bakalım benimkisine ne der, ama bunu ben motorun üstündeyken söyleyeyim de kask kafamda olunca yediğim yumrukların etkisi az olur” diye yanıtlıyor arkadaşını. Gülüşmelerin kesilmesinden sonra söze yeniden başlıyor bizim kurye.

“Aga bizden evlenmemizi ve en azından üç kızan yapmamızı istiyorlar. Ulan biz kim evlenmek kim be? Bir de üç kızanmış. Kolay mı büyür o kızanlar? Biz önce karıyı alsak kendimize öpüp başımıza koyacağız.

Ama seçimler varmış bu yılın sonlarına doğru. Çevremde konuştuğum bütün arkadaşlarım, akrabalarım, anam babam da dahil bunu konuşuyoruz. Biz zaten vermedik oy, ama anam itiraf etti daha önce oy vermişler belki beni işe sokarlar diye ama şimdi çok pişmanmışlar. Hepimiz aynısını düşünüyoruz. Bundan sonra bunlara artık oy moy yok aga.”

Masadaki bütün kuryeler de başlarını sallayarak onaylıyorlar dertli meslektaşını.

DERİCİ SABRİ

Doğan güneş Vaysal köyünün mezarlık sırtından kendini gösterdiğinde Bakacak tarafından gelen kararmış bulutlar yağmuru haber verir gibiydi.

Derici Sabri Ömeroba yolundan sırtında bir çuval deriyle terli, yorgun ve aç bir halde Hasan Çınar’ın kahve önünde oturanları uzaktan selamlayarak karşı mahalleye doğru çekildi.

Kırklareli’nden yayan çıkarak sınır boylarında hayvancılık yapan bütün köyleri sırayla dolaşırdı Derici Sabri ilkbahar ve sonbahar dönemlerinde.

Köylüler bilirdi Sabri’nin senede iki kez geleceğini. Merada sakatlanan, kurban edilen, doğarken ölen bütün küçükbaş hayvanların derileri tulum gibi tek parça yüzüldükten sonra tuzlanır ve kurutulurdu. Tuz ne kadar itinayla atılırsa atılsın uç kısımlarda tuzdan nasibini almamış veya az tuzlanmış kısımlar bir süre sonra kurtlanır ve kokusu aylarca üzerinden çıkmazdı derilerin.

Derici Sabri Vaysal köy ağırına girerek köşeye itinayla istifledi sırtındaki derileri. Aç karnını doyurmak, dinlenmek için köy kahvesinin yolunu tuttu. Bakkal Hacı Mehmet’i selamladı, helva alarak kahveye girmek yerine ön tarafta peykeye oturdu. Kahveye girmemekteki amacı kokusundan yarısı dolu kahvedekileri rahatsız etmemek içindi. Aylarca derilerle uğraşan, derilerle yatıp kalkan Sabri’nin üstü başı da deri kokmasın da ne koksun. O yüzden kapalı mekanlarda kokusu daha da çekilmez oluyordu ve bunu en iyi Sabri biliyordu, içeri girmemek istemesi onuştandı.

Çayını getiren kahveci Paşa Hasan’a helva ve paketini işaret ederek ekmek istediğini belirtti Derici Sabri. Biraz sonra gelen yarım somun ekmeği kuşağından çıkardığı çakısıyla itinayla dilimleyerek iştahlı bir şekilde atıştırmaya başladı. “Bugün bütün köyün haberi olur, yarın akşama kadar ne kadar deri varsa toplarım” diye düşündü ağzını şapırdatırken.

Hiç evlenmemişti Derici Sabri. Ekmek kavgası onu gezgin yapmıştı. Severdi de gezmeyi köyler arasında. Önceleri yakın köylerden topladığı canlı tavuk ve horozları Kırklareli pazarında satarak başlamıştı mesleğine. Pazarda tavuk satmaya çalışırken kalaycının yanındaki derilere gözü ilişmiş, kalaycının deri ticareti yaptığını öğrenmiş ve kalaycıyla sohbeti ilerletmişti. İyi para vardı dericilikte yatmıştı kafasına ama nereye pazarlayacaktı topladığı derileri, bütün mesele oydu işte.

Onu da çözdü zaman içinde. İstanbul’dan bayram için gelen çocukluk arkadaşı İsmet İstanbul’da Kazlıçeşme’de deri işinde çalışıyordu. Oraya Türkiye’nin her yerinden deriler geliyor ve işlenerek başta ayakkabı, kürk, mont işinde kullanılıyordu. İsmet İstanbul’a gidince bir mektup gönderdi Sabri’ye. Kurutulmuş derileri İstanbul’da pazarlayabileceği adresler vardı sırasıyla.

Daha o gün bıraktı tavukçuluğu Sabri, başladı deri toplamaya yakın köylerden ve adı oldu “Derici Sabri.”

İstanbul’a birkaç gidiş gelişten sonra öğrendi mesleğinin bütün ayrıntılarını. Bir kere deri tek parça olacak, arada yırtık, bıçak izi olmayacak ve iyi kurutulmuş olacaktı. En iyi parayı da en ucuza aldığı kuzu derileri yapıyor ve onlar sayesinde güzel para kazanıyordu.

Körpe kuzulardan çıkan kuzu derisi küçük ve ince yapısı nedeniyle köylüler tarafından pek rağbet görmüyordu. Köylerde yaşayanların yere sermek için kullandıkları genelde koyun veya keçi derisiydi, büyük olması, kalın derili ve sıcak tutması yüzünden.

Oysa Sabri’nin asıl ilgisiyse işte bu körpe kuzu derileriydi. Üstelik bunlar köylerde rağbet görmediği ve küçük oldukları için köylülerce kullanılmıyor ve Sabri’de bunları çok ucuza ellerinden alıyordu.

Kuzu derisini gören Derici Sabri her zamanki gibi olumsuz ifadesini takınır, yüzünü buruşturur, gelen deriyi şöyle elinde salladıktan sonra önündeki deri yığınının iki metre kadar uzağına fırlatarak *“bağnak bu bağnak” diyerek deriyi almak istemediğini belirtirdi. Gariban köylü de en azından beş lira almayı umduğu derisinden Derici Sabri’nin verdiği bir liraya razı olurdu.

O geceyi köy kahvesinde peykenin üstünde hasırda uyuyarak geçirdi. Kahyanın akşam üstü getirdiği  sini içinde kuru fasile, yuurt ve sıcak somundan kalanlarla sabah kahvaltısını yaptıktan sonra köy kahvesinin önünde kurdu tezgahını. Vaysal’da koyunculuk yapılan her evden birkaç deri geliyordu. Pazarlıklar bağıra çağıra yapılıyor, en çok da kuzu derilerinde sesi çıkıyordu Sabri’nin. Akşam üzeri topladıklarını koyun, keçi, kuzu ve oğlak derisi şeklinde ayırdıktan sonra köy ahırına itinayla taşıdı, önceden getirdiklerinin üzerine dizdi.

Yaptığı hesaba göre bütün köylerden topladıkları bir kamyonu dolduruyordu. Haftaya gelecek olan Uncu Salih de onun gibi sınır boylarındaki köyleri dolaşıyor ve çuvallarla un satıyordu. Eksilen, azalan un çuvallarının yerine köylerdeki Sabri’nin derileri konuyor, son unlar bitip de son deriler yüklendikten sonra ver elini İstanbul diyordu iki tüccar.

Mallar satıldıktan sonra sahilde meyhanede yenilecek, içilecek ve son olarak da Karaköy’ün havasını soluduktan sonra neşeyle cepler eğlencenin bedeli olarak biraz boşalmış olarak geri dönülecekti.

Gelelim günümüze;

Derici Sabri’lerin ucuz pahalı olarak köylülerden topladığı deriler yıllarca ekonomiye kazandırıldı. Deriyi üreten de, toplayıp satan da, deriyi ekonomiye kazandıran işletmeler de kazandı Cumhuriyet tarihinin ilk yüzyılında.

Geçtiğimiz günlerde Türkiye Hava Kurumu Edirne İl Temsilcisi Avukat Coşkun Molla son üç yıldır topladıkları derileri almak için açtıkları ihalelere kimsenin katılmadığını fiyat verenlerin de ölü fiyat vermeleri nedeniyle maliyeti bile karşılayamadıklarını belirterek artık kurban derilerini ekonomiye kazandırmak yerine itlaf edilmek için resmi kurumlara seslendiklerini belirtti.

Nereden nereye? Derici Sabri’lerden günümüze. Üreten insanlar halen var memleketimizde, cezalandırılıyorlar adeta, ürettikleri, memlekete hizmet ettikleri için.

*Bağnak; Kuzu derisi.

SÖZÜN BİTTİĞİ YER

Yaklaşık 50 yıldır Türkiye siyasetini yakından takip ederim. Toplumun çıkarını kendi çıkarının üzerinde görenlerle birlikte oldum yaşamım boyunca.

Demokrat Parti/CHP döneminde yaşananları sadece okumakla, o dönemi yaşayanların anılarını dinlemekle yeterli ayrıntılı bilgiye sahip olduğumu düşünüyorum.

70’li yılların ortalarında Ecevit, Demirel, Erbakan, Türkeş’li dönemlerinden, önce 12 Mart’ı ardından 80 sonrası Özal’lı, Yıldırım Akbulut’lu, Mesut Özel’li dönemlerden yine Demirel’li Tansu Çiller’li dönemleri, Ecevit’in son yıllarında koalisyonları da gördüm.

Parti değiştirenler, memleketi komünistlerden temizlemek için Amerika ile iş çevirenleri de gördüm.

Ülkesi için doğruları savunanlar bir bir kurşunlanırken, katledilirken sağ siyasetin içinde yuvalanarak siyaseti kullanarak rant peşinde koşanlar farklı farklı sermaye kesimlerini oluşturdu. Sağ siyaseti yapanların nasıl bir sermaye oluşturduklarını Türkiye siyasetini yakından takip edenler çok iyi bilmektedirler.

70’lerin sonlarında palazlanmaya başlayan İslami Siyaset ve sermayeleri 12 Eylül faşist darbenin ardından Amerikan siyasetine paralel hareket eden sağ iktidarlar tarafından büyümeleri sağlandı.

1980 ile 2000 yılları arasındaki bu büyüme onları 2002 yılında tek başına iktidara taşıdı. Cumhuriyet tarihinde ilk defa iktidara geldiler.

Geldiler gelmesine ama Cumhuriyet tarihinde bütün iktidarlar köşeleri tutmuş, sermayelerini oluşturmuş, ekonomik olarak her alana el atmış durumdaydılar.

Yeni gelen iktidarın 24 yılda yaptıkları ortada. Ne yapacaklarını da görüyoruz, göreceğiz de.

24 yıl içinde gelinen nokta;

İşsizlik, devasa dış borçlar, yoksulluk içinde kıvranan milyonlar, isyan etme noktasına gelen milyonlarca genç.

Gençler umutsuz, gençler mutsuz. Gençler geleceği karanlık görüyorlar. Çıkış arıyorlar. İş, aş, ev, bark neyse de en önem verdikleri alan özgürlükleri. Özgürce oy vermek, karar vermek, ülkenin geleceği üzerinde söz sahibi olmak istiyorlar.

Bu ülke kendi gençlerine güvenmeyecekse neye güvenecek?

Oy vermek istedikleri adaylar hapishaneye atılıyor, oy vermeyi düşündükleri partiye butlan terimiyle kayyum atanıyor.

Gençler öfkeli, ülke yorgun ve çoğunluk artık değişim istiyor.

Öyleyse mücadeleye devam.

Sözün bittiği yerde mücadele başlar.

KARAAĞAÇ YOLU MİLLET BAHÇESİ

Son gezimizde Urfa’da Göbeklitepe’yi ziyaret etmiştik. Geçen yıl 781 bin kişinin ziyaret ettiği yer burası, tarihin kaydettiği ilk yerleşim yeri, geçmişi yaklaşık 12.000 yıl öncesine, MÖ 9600-9500 yıllarına tarihleniyor..

Konumuz Karaağaç yolu ve Millet Bahçesi olduğu için üstteki alıntıyı verdim, örnekleme kolaylığı olması için.

Karaağaç yolu, Millet Bahçesi ve Karaağaç semti yerli yabancı onbinlerce belki de yüzbinlerce insanın ziyaret ettiği tarihi özelliği olan turistik bir yer.

Uzun yıllar çift taraflı olarak işleyen trafik yüzünden köprüler büyük baskı altında olduğu gibi artık trafik yükünü taşıyamaz olunca mecburen tek gidişli olarak değiştirildi. İyi oldu, ama yine de yetersiz.

Yıllar önce yine aynı uygulama yapılmış, Karaağaç yolu üzerindeki işletmecilerin itirazlarını dikkate alarak çift yöne dönülmüştü. Hatalı bir kararla.

Şu anda tek gidişli olmasına karşın geçtiğimiz Cumartesi Karaağaç yolundan geçtim. Onlarca otobüs, dışarıdan gelen turistleri zorlukla indirip bindiriyor otobüslere, yerli turistler köprüde sıkışıyor, sürekli yoğun bir şekilde akan trafikteki araçlar yüzünden insanlar ve otomobiller birbirine karışmış durumda. Yürüyenler de rahatsız, otomobille devam etmek isteyenler de.

Köprüyü daha geçtiğimiz gibi yolun sağında ve solunda yüzlerce araç Karaağaç girişine kadar sağlı –  sollu park etmiş durumda. Giden araçlar adım adım ilerliyor. Park sorunu zirvelerde, yine yüzlerce araç park edecek yer bulamadığı için tarlalara giren yollara girmişler, ortalarda dolaşan park etmek için yer arayan araçlar cabası.

Yani; tek gidişe dönmek bile çare olamamış Karağaç yolu ve Millet bahçesi için.

Urfa Göbeklitepe’de ne yapmışlar;

“Göbeklitepe antik kentine yaklaşık olarak 5 km kala devasa bir otopark yapmışlar. Binlerce araç alabiliyor. Ve asla özel otoların otobüslerin otoparkın ilerisine gitmesine izin vermiyorlar. Urfa Belediyesi’nin tahsis ettiği 4 adet otobüs sürekli gidip geliyor. Bizim gittiğimiz Nisan ayının sonu daha yoğunluğun olmadığı bir zaman olduğu için 4 adet otobüs vardı, turizm yoğunluğunun başlamasıyla birlikte ihtiyaca göre otobüs sayıları arttırılıyor. Bu otobüsler sayesinde bekleme, trafik sorunu yok, biniyorsunuz, 5 dakika sonra Göbeklitepe’nin dibinde iniyorsunuz. Alanı gezdikten sonra bekleyen ilk otobüsle geri. Ne güzel bir uygulama. Bunu gördükten sonra Edirne için ne yapabiliriz üzerine düşünelim biraz.

Karaağaç yolunu özel otomobillere yasaklanmalı. Sadece turist otobüsleri, bisikletler, motosikletler, Serhat Birlik araçları (gidişli gelişli de olabilir) bu yolda yoğunluk yaratmayacaklardır. Mesafe kısa olduğu için sağlıklı insanlar yürüyerek bu yoldan Millet Bahçesi ve Karaağaç’a gidebilirler. Sağlık sorunu olanlar ve yaşlılar için Edirne Belediyesi iki araç koyabilir, yeterlidir de iki araç veya Serhat Birlik burada çözüm olabilir.

Üstteki uygulama gerçekleşirse köprüler ve Karaağaç tarihi yolu turizm anlamında büyük bir çekim merkezi haline gelir. Karaağaç yolu üzerindeki işletmeler çok daha fazla iş yaparak gelir elde edeceklerdir. Otomobilin içindeki insan değil yürüyen insan para harcar.(Saraçlar Caddesi bunun en güzel örneğidir, önce esnaf karşı çıktı, şu anda hizmet sektörü iyi havalarda güzel iş yapıyor)

Hayali bile güzel. Trafiğe kapatılmış sessiz sakin Karağaç’a doğru yürüyen, salınan binlerce insan. İşletmeler ağzına kadar dolu, işletme sayısı çok daha fazla artmış ve Karaağaç yolu Edirne turizminin yüz akı olmuş.

Bir hayal gördüm, öneri olarak sunuyorum. Ki zaman gelir de gerçekleşirse bunu görmek isterim.

TÜRKİYE YOLLARINDA (2)

İsmail DEMİRAY

Gezilere çıkarken en dikkat edeceğimiz konu otobanlardan ve duble yollardan mümkün olduğu kadar uzak durmak oluyor. Köyler, kasabalar, ilçeler arasında yol almak. Gerekmedikçe asla büyük kentlere girmemek. Yani doğaya hep yakın olmak.

Fakat bu yılın gezi planı Ege ve Akdeniz kıyılarına da kapsayacağı için planımızın dışına mecburen çıktığımız da oldu. Dönüş yollarında otobanı kullanmak zorunda kaldığımız da.

İlk günümüzü Gelibolu bölgesinde Çanakkale Savaşları’nın yapıldığı alanı incelemeye ayırıyoruz. Sabah kahvaltısı sonrasında çıktığımız yolculuğumuzda günlerden 23 Nisan okulların tatil nedeniyle büyük bir yoğunluk var alanda. Trafik kilitleniyor, aracımızı yolun kenarına çekerek birkaç saat alanı incelemeye ayırıyoruz.

GELİBOLU YARIMADASI

Mustafa Kemal, arkadaşları ve ülkenin her yerinden gelen binlerce şehit insanın vermiş olduğu mücadeleyi alanı inceleyince daha da iyi hissedebiliyorsunuz. Dedemin iki ağabeyinin, ninemin babasının da bu alanda şehit olduğu ve bilinen bir mezarlarının bile olmaması gerçeği bizleri daha da duygulandırıyor.

Akşam saatlerinde feribotla karşıya geçince Çanakkale’nin sıkıcı trafiği içinde buluyoruz kendimizi. Konaklama düşüncesi bizi hiç gitmediğimiz Bayramiç ilçesine yönlendiriyor, heyecanlıyız, ilk defa göreceğimiz, bizi neyin beklediğini bilmediğimiz bir yerde konaklayacağız.

Bayramiç ana yollardan uzak, arada kalmış, sessiz doğallığını yitirmemiş şirin bir ilçe. Halkı saygılı ve misafire karşı yardım severler. Mehmet Akif Ersoy’un doğduğu yer ve evi onarılarak müze şekline getirilmiş.

Sabah sosyal medyadan arkadaşımın uyarısı üzerine yörenin bilinen ünlü “Ayazma”sını ziyarete gidiyoruz. İlçeden yaklaşık olarak 30 km uzaklıkta. Yolu sağlı sollu meyve bahçeleriyle dolu. Yağan yoğun yağmurlar her yere bereket getirmiş. İlaçlama zamanı, her bahçede çalışmalar, yollarda traktörler ilaçlama makineleriyle dolu.

BAYRAMİÇ’TE AYAZMA

Ayazma doğa harikası bir yer. Keyifle geziyoruz alanı. Turist mevsimi başlamadığı için kimseler yok ve yolda iyileştirme çalışmaları var, dikkatli bir şekilde yanlarından geçiyoruz.

Dönüşte Bayramiç’te yerel bir fırında kahvaltımızı yaptıktan sonra Ege’ye doğru salınıyoruz. Yollar sakin, turizm mevsiminin başlamamış olması şansımız, sanki memlekette gezen sadece ben ve eşim varmışız gibi rahat bir şekilde yol alıyoruz, gittiğimiz yerlerde konuk ediliyoruz.

Ezine’den Burhaniye’ye kadar sürekli kontrollü yollarda 50-70 arası süratle gidiyoruz. Kontroller radarlarla, trafik çevirmeleriyle, elektronik denetlemelerle yapılıyor. Sıkıcı bir durum, her yer de trafik cezası yemek olasılığı yolculuğumuz geriyor. Yollarda bugüne kadar ceza yemediğimi de ifade etmek isterim.

Ezine de çay ve peynir molası veriyoruz. İnek peynirinde karar kılıyoruz, açıp tadına bakınca da “gözünü seveyim Edirne peynirinin, rakibi bile yok” düşüncesine kapılmadan edemiyoruz.

OTELLER BEŞ, ÖĞRETMEN EVLERİ İKİ BİN

Yolumuzun üzerinde sakin her mekanda çay molaları vererek ilerliyoruz. Amacımız Bergama’da konaklayarak bölgenin tarihi alanlarını gezmek. Bütün pansiyonlar dolu ve oteller de beş bin liradan başlıyor Bergama’da. Akşam trafiği de artısı. Ayrılıyoruz, 16 km ileride Kınık ilçesinde Öğretmen Evi’ne kahvaltı dahil 1800 liraya postu seriyoruz. Şansımıza pazarına denk gelmişiz, keyifle pazarı dolaşıyoruz. Akşam yemeği için dolaştığımız lokantaların temizlikle uğraştıklarını gözlemledikten sonra pazarın yanında pazarcıların rağbet ettiği küçük köfteci de köfte/piyaz/ayran ziyafeti çekiyoruz kendimize.

Üçüncü günümüzün sabahında kahvaltımız sonrasında çıktığımız yolda Hamca Hocalı köyünün sessizliğini görünce Trakya’mızın köylerini anımsıyoruz. Burada da kimseler yok gibi, sessizlik hakim köy içinde. Çeşmeden sularımızı doldurduktan sonra yola devam.

AĞBİ SEN SOSYALİST’MİSİN?

Kemalpaşa yol ayrımında yol sormak için indiğimde üzerine yol notları aldığım  gazeteye bakan genç bir adamın; “Ağbi sen sosyalistmisin” sözlerinin sürprizini yaşıyorum. Yol adresini doğruladıktan sonra sakin ve sessiz yollardan devam. Yolumuzun üzerinde Selçuk’un güzellikleri, Kuşadası’nın nefis yol manzaralarının keyfini sürerek konaklayacağımız Didim’deki ootelimize varıyoruz. Didim bir turist beldesi. Hazırlıklar yoğun bir şekilde devam ediyor konaklama yerlerinde. Büyük bir kısmı daha açılmamış, açılanlar tek tük, çoğu hazırlık yapıyor yeni sezon için.

Sabah kahvaltı keyfini tamamladıktan ve ihtiyaçlarımızı yerel bir marketten giderdikten sonra Ege kıyılarında gezinmeye devam mantığıyla yola çıkıyoruz. Milas üzerinden önceki yıllarda defalarca gittiğimiz Bodrum’u es geçerek Ören yoluna vuruyoruz kendimizi. Manzaralar muhteşem. İniyoruz, çıkıyoruz, kıvrılıyoruz, yavaş yavaş manzaraların keyfiyle yol alıyoruz.

ÖREN NERE GÜLÇAVUŞ NERE

Ören sakin bir yer. Tam turizm yeri, bakir, bozulmamış, yoğunlaşmamış ve çok ama çok dikkatli bir şekilde korunmuş. Sahile 50 metre kala yolları bitiyor, trafiğe kesin bir şekilde kapalı, sadece insanlara ayrılmış sahil. Sonrası yürüyüş yolları, kafeler. Buraları görünce Gülçavuş ve Sultaniçe sahilinin hallerine üzülmeden edemiyoruz.

Ören’de tanıştığımız bize yollar hakkında bilgi veren Turan Kaptan’ın misafiri oluyoruz, çay içiyoruz Ören Belediyesi’nin işlettiği sahile sıfır kafede. Yaklaşık bir saat kadar sohbet ediyoruz kaptanla, gideceğimiz yollar hakkında ayrıntılı bilgi veriyor bize. Teşekkür ederek vedalaşarak ayrılıyoruz Turan Kaptan’dan.

Ula ilçesinin yanından geçtikten sonra 2019 yılında bir gece konakladığımız Köyceğiz’e kırıyoruz direksiyonu. Sahilde İsmail amcamızın moteli yıkılmış, İsmail amcadan haber yok, hüzünleniyoruz. Sahilde dolaşarak bir şeyler atıştırdıktan sonra akşam kalacağımız yeri oğlumuzun ayırttığı Datça’ya yöneliyoruz.

DATÇA VE CAN BABA

Datça’ya girince bize önerilen Eski Datça’ya gidiyoruz doğrudan. Yağmurla karışık girdiğimiz otelimiz de burada ve tarihi bir binanın onarılmış odasına yerleşiyoruz. Yağmurluğumu Didim’de otelde unutmuşum, cezasını çekiyorum ıslanarak, keyif alarak. Kimseler yok Datça’da. Sakin sakin dolaşıyoruz Eski Datça’yı gecenin ilk saatlerinde. Otel sahipleri komşularıyla akşam yemeğinde otlu pide ziyafeti çekiyorlar kendilerine. Bizim halimizi görünce biz de nasipleniyoruz otlu pidelerden. Büyük tabaklarda üçer pidenin ancak ikişer tanesini yiyebiliyoruz, paketliyor ev sahiplerimiz, dolabımıza koyuyoruz, gece uzun ve Datça’da Can Yücel Baba’nın şerefine iki kadeh rakı içilecek son pidelerle.

Can Baba’nın çıktığı Orhan’ın kahvenin kapalı olduğunu görüyoruz. Çakır keyifim, kahvenin peykesine oturuyor, Can Baba’nın fotalarına bakarak kendisini yad ediyoruz.

Yarın ikinci memleketimiz, çocuklarımızın da bir süre yaşadığı Fethiye, dostlarımız Erol/Nebahat Erol’ları ziyarete.

TÜRKİYE YOLLARINDA – 1

2019 yılından beri Türkiye’nin çeşitli bölgelerine gezmeye gidiyoruz eşimle birlikte. Sadece 2020 yılında pandemi nedeniyle gidememiştik.

Genellikle yaz başlangıcı veya sonbahara denk geliyordu gezilerimiz. Bu yıl ilk defa ilkbaharda görelim dedik memleketimizi ve 23 Nisan’da başlattık gezimizi.

15 gün boyunca Türkiye’nin her bölgesinde olmak üzere 30 ilin sınırlarında teker izimiz kaldı. 5580 km’lik yolculuğumuz büyük bir bölümü kasabalar, ilçeler, köyler arasında geçti. Güney’de 30 derecelerde yaptığımız yolculuklar doğuda dağlarda 2 derecelerde yağan kar ve buzlu yollarda devam etti. Gün geldi bir günde üç mevsimi yaşadık.

Edirne’den başlayan yolculuğumuz Ege, Akdeniz, Güneydoğu, Doğu, İç Anadolu ve Karadeniz’in kıyısından sonra yine kendi bölgemizde sona erdi

Ağırlıklı olarak Öğretmen Evlerinde ve otellerde geceledik bütçemiz sınırlarında. Sabah kahvaltısı verilmeyen yerlerde çorba veya gittiğimiz bölgenin yerel fırınlarının ürünleriyle kahvaltılarımızı geçiştirdik. Öğlenleri ve akşamları da yöreleri özgü yemeklerin tadına bakmaya çalıştık.

Gittiğimiz her bölgede, kentte, kasabada yörenin insanlarıyla kültürleriyle iletişim kurmaya çalıştık. Genellikle de olumlu karşılandık.

Türkiye insanı misafir seviyor. Dünya’da böyle bir başka ulusun olamayacağını düşünüyorum. Kimden yardım isteseniz geri çevirmiyor. Kime bir şey sorsanız yardımcı olmaya çalışıyor. Yıllar önce bir sohbette kulaklarıma kazınmıştı;

“Bu ülkede hangi kapıyı çalsanız, açım deseniz, size mutlaka ekmek ve su verirler”

Böyle işte memleketimizin insanı. Adeta tek bir olumsuz bir durumla bile karşılaşmadık yollarda, konakladığımız yerlerde. Yolu yitirdiğimizde kullanmayı pek beceremediğimiz teknolojik navigasyon(Türkçe’si yolbul)’a değil de yörenin insanlarına güvendik, öyle bulduk yolumuzu, yönümüzü.

Otoban ve duble yollara mecbur olduğumuz zaman girdik, genelde kasabalar, köyler arasında sürdü yolculuklarımız.

Konaklamak için genellikle küçük yerleşim yerlerini tercih ettik her seferinde. Kent olarak sadece Hatay’da kaldık. Küçük yerleşim birimlerinde insanlarla daha iyi iletişim içinde olabildik. Yörelerin insanlarını, kültürlerini daha iyi tanımak imkanı bulduk. Oysa mecburen girmek zorunda kaldığımız büyük kentlerde beton yığınları içimizi kararttı, tekrar tekrar yine küçük kasabalara, köylere, doğanın içine attık kendimizi.

Ege ve Akdeniz’in kıyı güzelliklerinin yanında diğer bölgelerde ovaların, yaylaların, dağların güzel manzaraları eşliğinde kendimizden geçtik.

Hatay ve çevresinde son depremde yaşanmış yıkımlar, insanların ayakta kalma mücadeleleri içimizi acıttı.

Yörelerin insanlarıyla yaptığımız sohbetlerde birkaç tane de öykü konusu çıktı benim için. Gittiğimiz bir ilçede eşimin parkta yörenin bir kadınıyla yaptığı sohbet, kadının kısa sürede anlattıkları, kumalığının öyküsü, yaşam mücadelesi, çektiği sıkıntılar romanlara konu olacak türden. Öykülerimize yansıyacaktır ilerleyen zamanlarda bu anılar.

Yaşadığımız güzelliklerin yanında yorgunluklarımız, tek sürücü olduğum için sürekli araç kullanmaktan yorgun düştüğüm anlar da oldu. Yolun kenarında düşmüş taşın üstünden geçerken yaşadığımız korku da; yağmurlu bir havada Karlıova ile Erzincan arasında Yedisu ilçesinin o daracık, bozulmuş asfalt yolunda, yer yer toprak kaymaları, dağlardan düşen taşlar yüzünden korku içinde yolculuklarımız da oldu.

Yorgunluktan uyuya kaldığımız yerlerde uyandığımızda iyi ki gelmişiz buralara diyerek uyandık her sabah.

15 gün sürdü gezimiz 2026 yılı programımız şimdilik sona erdi. Önümüzdeki sene nereye mi? Kısmet artık diyelim.

KOOPERATİF KANTİNİ

Lise son sınıftayız. Muhasebe ve Fen sınıflarının önünden geçerek giriyoruz bodrum kattaki sınıfımıza.

1981 3/E. Kooperatifçiyiz.

Mümin Geren ilk dersimizde. Kooperatif öğretmenimiz, aynı zamanda da okulun kooperatif sorumlusu.

Mümin hocamız bizlere bir yıl boyunca kooperatif kantinin bizler tarafından işletileceğini ve kantindeki kuralları anlatan bir ders veriyor.

Her gün okul sıra numarasıyla nöbetlerimiz başlıyor. Benim nöbet sıram Cemal Kıyı ile denk geliyor.  Cemal’in numarası 584, benim 782.

Mümin hocamızdan aldığımız eğitim ve bizden önce nöbetçi arkadaşlarımızın önerisiyle sabah kantinin içinde önce bir genel temizlik sonrası satış hazırlıklarımızı yapıyoruz.

Tostlar için malzemelerimizi hazırlıyoruz, ekmekler yeni gelmiş daha. Ayranlar, meyve suları yerlerinde ilk teneffüs zilinin çalmasıyla ön camlar fora açarak ilk öğrenci müşterilerimize hazırız.

Önceden hazırladığımız tostlar birkaç dakika içinde bitince panikliyoruz. Tost makinesinin içine hazırlardan tostlarla sürüyoruz hızlıca. Kuyruk bitiyor aniden zilin çalmasıyla telaşımız da.

İkinci teneffüs ve sonraları için daha hazırlıklıyız artık. Daha fazla tost ve enerjimiz var, yetişmeye çalışıyoruz önümüzdeki kuyruklara. Son teneffüs sonrasında artık sıra bize geliyor.

Gelenek haline gelen kooperatif nöbetçilerinin doğal hakları olarak görülen bol bol sucuklu tostlarımızı hazırlıyoruz Cemal’le birlikte. Malzemeden kaçınmadan kendimize ziyafet çekeceğiz ya, sınıfta konuşulan, madem ki kantinde çalışıyoruz tostun kralını da biz yemeliyiz.

Tost makinesinden yarım kangal sucuğu özenle kızartmıştık. Ekmekler dersen birer somun, nasılsa bizim doğal hakkımız ya. Sucuklar kızarırken aniden Mümin hoca giriyor kantinden içeri, yakalandık mı?  Tost makinesine bakarak;

“Yahu siz kantini iflas mı ettireceksiniz, ne bu böyle?” demesiyle kala kalıyoruz olduğumuz yerde.

Gülümseyerek çıkıyor Mümin hoca kantinden. Meğerse genelde yaptığı şakaymış hocamızın. Aynı zamanda uyarısı da.

Yıllar geçti haber alamadık Mümin Geren hocamızdan. Bursa da öğretmenlik hayatına devam ettiğini duymuştum.

Cemal Kıyı arkadaşımı aradım bu yazı öncesi gecenin geç saatinde. Uykulu uykulu açtı telefonu; “Hayırdır İsmail?” diye.

O tostu soracaktım Cemal’e, boğazım düğümlendi, sonradan aklıma geldi yeni dede oldu ve toruna bakmakta yorgun bir şekilde uyumuştur diye düşündüm.

Soramadım kapattım telefonu iyi geceler dileyerek.

SÜLOĞLU OTELİ

Nahid Sırrı Önik “Bir Edirne Seyahatnamesi” isimli mini kitabında Edirne’ye yaptığı ayrıntılı seyahati ayrıntılarıyla tasvir eder.

Kitapta inanılmaz ayrıntılar, dönemin Edirne’sine ait önemli bilgiler vardır, meraklıları bu kitaba Edirne İl Halk Kütüphanesi Edirne kitaplığından ulaşabilirler.

Nahid Sırrı Edirne’ye Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun önerisi üzerine gelmiştir. Bedri Rahmi eşi Eren hanım ve Arif Kaptan 1939 yılı eylülünde bir ay Edirne’ye gelerek Süloğlu Oteli’nde misafir olarak kalmışlardır.

O yıllar aynı zamanda 2.Dünya Savaşı korkusunun bütün dünyayı sardığı yıllardır ve Avrupa üzerinde Hitler hayaleti dolaşmaktadır.

Bedri Rahmi ve ekibi CHP ve Halkevleri’nin işbirliğiyle düzenlenen “Yurt Gezileri” kapsamında ressamların Türkiye’nin her yerine gönderilerek ülkenin toplumsal yapısı, doğal güzelliklerini ortaya çıkaran resimler yaptıkları bir çalışmanın sonucu olarak kısmetlerine Edirne çıkmış ve Edirne’ye renk katmışlardır.

Yazarımız Nahit Sırrı işte bu öneri üzerine arkadaşı Bedri Rahmi’yi kıramaz ve Edirne’ye gelerek Süloğlu Oteli’ne postu serer.

Saraçlar Caddesi’nde Alipaşa’ya karşı iki katlı tarihi bir yapıdır Süloğlu Oteli. Açık merdivenle terasına çıkılır. Tek kişilik sadece bir odası vardır ve yazarımıza ayrılır. Çarşafları değiştirilir, sobası yakılır ve kahve içmesi için önerilen Ankara Kıraathanesi’ne gider. Hemen otelin yanındaki bu mekan eski tek katlı bir kahve, içinde merdivenlerle çıkılan yüksek bir yerde bilardo oynanıyor ve kahvenin müşterileri tamamen gençlerden oluşmakta ve hınca hınç dolu içersi.

Aydemir Ay’ın Edirne Otelleri çalışmasında Bedri Rahmi ve Nahid Sırrı’nın Edirne’ye gelmelerinden bir yıl önce 1938 yılında Edirne’de dört otelin yatak kapasitesinin sadece 87 olduğundan söz edilir. Otellerden çok Osmanlı döneminden kalma hanlar hakimdir konaklama sektörüne halen Edirne’de. Süloğlu Oteli’nde gecelik konaklama yatak ücreti olarak 50 kuruştur. Odalarının bir tanesi haricinde tamamı çok yataklı ve gelenlerin birbirlerini tanımadan yattıkları koğuş sistemindedir.

Yıllar içinde Saraçlar Caddesi düzenlemeleri yapılırken Süloğlu Oteli ve Ankara Kıraathanesi de yıkımdan nasibini alarak genişleyen caddenin altında sadece temellerini bırakarak tarihteki yerlerini alırlar.

Nereden nereye? Saraçlar Caddesi’nde artık tek bir yatağı olan işletme bile olmamasına karşın Edirne’nin muhtelif yerlerinde binlerce konuğu ağırlayacak yatak kapasitesi olan mekanlar. Üstelik de hepsinin odasında yıkanma imkanı.

Nahid Sırrı ve Bedri Rahmi uyansalar da gelseler günümüzdeki Edirne’ye.

Ne düşünürlerdi acaba?