Yazar arşivleri: İsmail DEMİRAY

TÜRKİYE YOLLARINDA (2)

İsmail DEMİRAY

Gezilere çıkarken en dikkat edeceğimiz konu otobanlardan ve duble yollardan mümkün olduğu kadar uzak durmak oluyor. Köyler, kasabalar, ilçeler arasında yol almak. Gerekmedikçe asla büyük kentlere girmemek. Yani doğaya hep yakın olmak.

Fakat bu yılın gezi planı Ege ve Akdeniz kıyılarına da kapsayacağı için planımızın dışına mecburen çıktığımız da oldu. Dönüş yollarında otobanı kullanmak zorunda kaldığımız da.

İlk günümüzü Gelibolu bölgesinde Çanakkale Savaşları’nın yapıldığı alanı incelemeye ayırıyoruz. Sabah kahvaltısı sonrasında çıktığımız yolculuğumuzda günlerden 23 Nisan okulların tatil nedeniyle büyük bir yoğunluk var alanda. Trafik kilitleniyor, aracımızı yolun kenarına çekerek birkaç saat alanı incelemeye ayırıyoruz.

GELİBOLU YARIMADASI

Mustafa Kemal, arkadaşları ve ülkenin her yerinden gelen binlerce şehit insanın vermiş olduğu mücadeleyi alanı inceleyince daha da iyi hissedebiliyorsunuz. Dedemin iki ağabeyinin, ninemin babasının da bu alanda şehit olduğu ve bilinen bir mezarlarının bile olmaması gerçeği bizleri daha da duygulandırıyor.

Akşam saatlerinde feribotla karşıya geçince Çanakkale’nin sıkıcı trafiği içinde buluyoruz kendimizi. Konaklama düşüncesi bizi hiç gitmediğimiz Bayramiç ilçesine yönlendiriyor, heyecanlıyız, ilk defa göreceğimiz, bizi neyin beklediğini bilmediğimiz bir yerde konaklayacağız.

Bayramiç ana yollardan uzak, arada kalmış, sessiz doğallığını yitirmemiş şirin bir ilçe. Halkı saygılı ve misafire karşı yardım severler. Mehmet Akif Ersoy’un doğduğu yer ve evi onarılarak müze şekline getirilmiş.

Sabah sosyal medyadan arkadaşımın uyarısı üzerine yörenin bilinen ünlü “Ayazma”sını ziyarete gidiyoruz. İlçeden yaklaşık olarak 30 km uzaklıkta. Yolu sağlı sollu meyve bahçeleriyle dolu. Yağan yoğun yağmurlar her yere bereket getirmiş. İlaçlama zamanı, her bahçede çalışmalar, yollarda traktörler ilaçlama makineleriyle dolu.

BAYRAMİÇ’TE AYAZMA

Ayazma doğa harikası bir yer. Keyifle geziyoruz alanı. Turist mevsimi başlamadığı için kimseler yok ve yolda iyileştirme çalışmaları var, dikkatli bir şekilde yanlarından geçiyoruz.

Dönüşte Bayramiç’te yerel bir fırında kahvaltımızı yaptıktan sonra Ege’ye doğru salınıyoruz. Yollar sakin, turizm mevsiminin başlamamış olması şansımız, sanki memlekette gezen sadece ben ve eşim varmışız gibi rahat bir şekilde yol alıyoruz, gittiğimiz yerlerde konuk ediliyoruz.

Ezine’den Burhaniye’ye kadar sürekli kontrollü yollarda 50-70 arası süratle gidiyoruz. Kontroller radarlarla, trafik çevirmeleriyle, elektronik denetlemelerle yapılıyor. Sıkıcı bir durum, her yer de trafik cezası yemek olasılığı yolculuğumuz geriyor. Yollarda bugüne kadar ceza yemediğimi de ifade etmek isterim.

Ezine de çay ve peynir molası veriyoruz. İnek peynirinde karar kılıyoruz, açıp tadına bakınca da “gözünü seveyim Edirne peynirinin, rakibi bile yok” düşüncesine kapılmadan edemiyoruz.

OTELLER BEŞ, ÖĞRETMEN EVLERİ İKİ BİN

Yolumuzun üzerinde sakin her mekanda çay molaları vererek ilerliyoruz. Amacımız Bergama’da konaklayarak bölgenin tarihi alanlarını gezmek. Bütün pansiyonlar dolu ve oteller de beş bin liradan başlıyor Bergama’da. Akşam trafiği de artısı. Ayrılıyoruz, 16 km ileride Kınık ilçesinde Öğretmen Evi’ne kahvaltı dahil 1800 liraya postu seriyoruz. Şansımıza pazarına denk gelmişiz, keyifle pazarı dolaşıyoruz. Akşam yemeği için dolaştığımız lokantaların temizlikle uğraştıklarını gözlemledikten sonra pazarın yanında pazarcıların rağbet ettiği küçük köfteci de köfte/piyaz/ayran ziyafeti çekiyoruz kendimize.

Üçüncü günümüzün sabahında kahvaltımız sonrasında çıktığımız yolda Hamca Hocalı köyünün sessizliğini görünce Trakya’mızın köylerini anımsıyoruz. Burada da kimseler yok gibi, sessizlik hakim köy içinde. Çeşmeden sularımızı doldurduktan sonra yola devam.

AĞBİ SEN SOSYALİST’MİSİN?

Kemalpaşa yol ayrımında yol sormak için indiğimde üzerine yol notları aldığım  gazeteye bakan genç bir adamın; “Ağbi sen sosyalistmisin” sözlerinin sürprizini yaşıyorum. Yol adresini doğruladıktan sonra sakin ve sessiz yollardan devam. Yolumuzun üzerinde Selçuk’un güzellikleri, Kuşadası’nın nefis yol manzaralarının keyfini sürerek konaklayacağımız Didim’deki ootelimize varıyoruz. Didim bir turist beldesi. Hazırlıklar yoğun bir şekilde devam ediyor konaklama yerlerinde. Büyük bir kısmı daha açılmamış, açılanlar tek tük, çoğu hazırlık yapıyor yeni sezon için.

Sabah kahvaltı keyfini tamamladıktan ve ihtiyaçlarımızı yerel bir marketten giderdikten sonra Ege kıyılarında gezinmeye devam mantığıyla yola çıkıyoruz. Milas üzerinden önceki yıllarda defalarca gittiğimiz Bodrum’u es geçerek Ören yoluna vuruyoruz kendimizi. Manzaralar muhteşem. İniyoruz, çıkıyoruz, kıvrılıyoruz, yavaş yavaş manzaraların keyfiyle yol alıyoruz.

ÖREN NERE GÜLÇAVUŞ NERE

Ören sakin bir yer. Tam turizm yeri, bakir, bozulmamış, yoğunlaşmamış ve çok ama çok dikkatli bir şekilde korunmuş. Sahile 50 metre kala yolları bitiyor, trafiğe kesin bir şekilde kapalı, sadece insanlara ayrılmış sahil. Sonrası yürüyüş yolları, kafeler. Buraları görünce Gülçavuş ve Sultaniçe sahilinin hallerine üzülmeden edemiyoruz.

Ören’de tanıştığımız bize yollar hakkında bilgi veren Turan Kaptan’ın misafiri oluyoruz, çay içiyoruz Ören Belediyesi’nin işlettiği sahile sıfır kafede. Yaklaşık bir saat kadar sohbet ediyoruz kaptanla, gideceğimiz yollar hakkında ayrıntılı bilgi veriyor bize. Teşekkür ederek vedalaşarak ayrılıyoruz Turan Kaptan’dan.

Ula ilçesinin yanından geçtikten sonra 2019 yılında bir gece konakladığımız Köyceğiz’e kırıyoruz direksiyonu. Sahilde İsmail amcamızın moteli yıkılmış, İsmail amcadan haber yok, hüzünleniyoruz. Sahilde dolaşarak bir şeyler atıştırdıktan sonra akşam kalacağımız yeri oğlumuzun ayırttığı Datça’ya yöneliyoruz.

DATÇA VE CAN BABA

Datça’ya girince bize önerilen Eski Datça’ya gidiyoruz doğrudan. Yağmurla karışık girdiğimiz otelimiz de burada ve tarihi bir binanın onarılmış odasına yerleşiyoruz. Yağmurluğumu Didim’de otelde unutmuşum, cezasını çekiyorum ıslanarak, keyif alarak. Kimseler yok Datça’da. Sakin sakin dolaşıyoruz Eski Datça’yı gecenin ilk saatlerinde. Otel sahipleri komşularıyla akşam yemeğinde otlu pide ziyafeti çekiyorlar kendilerine. Bizim halimizi görünce biz de nasipleniyoruz otlu pidelerden. Büyük tabaklarda üçer pidenin ancak ikişer tanesini yiyebiliyoruz, paketliyor ev sahiplerimiz, dolabımıza koyuyoruz, gece uzun ve Datça’da Can Yücel Baba’nın şerefine iki kadeh rakı içilecek son pidelerle.

Can Baba’nın çıktığı Orhan’ın kahvenin kapalı olduğunu görüyoruz. Çakır keyifim, kahvenin peykesine oturuyor, Can Baba’nın fotalarına bakarak kendisini yad ediyoruz.

Yarın ikinci memleketimiz, çocuklarımızın da bir süre yaşadığı Fethiye, dostlarımız Erol/Nebahat Erol’ları ziyarete.

TÜRKİYE YOLLARINDA – 1

2019 yılından beri Türkiye’nin çeşitli bölgelerine gezmeye gidiyoruz eşimle birlikte. Sadece 2020 yılında pandemi nedeniyle gidememiştik.

Genellikle yaz başlangıcı veya sonbahara denk geliyordu gezilerimiz. Bu yıl ilk defa ilkbaharda görelim dedik memleketimizi ve 23 Nisan’da başlattık gezimizi.

15 gün boyunca Türkiye’nin her bölgesinde olmak üzere 30 ilin sınırlarında teker izimiz kaldı. 5580 km’lik yolculuğumuz büyük bir bölümü kasabalar, ilçeler, köyler arasında geçti. Güney’de 30 derecelerde yaptığımız yolculuklar doğuda dağlarda 2 derecelerde yağan kar ve buzlu yollarda devam etti. Gün geldi bir günde üç mevsimi yaşadık.

Edirne’den başlayan yolculuğumuz Ege, Akdeniz, Güneydoğu, Doğu, İç Anadolu ve Karadeniz’in kıyısından sonra yine kendi bölgemizde sona erdi

Ağırlıklı olarak Öğretmen Evlerinde ve otellerde geceledik bütçemiz sınırlarında. Sabah kahvaltısı verilmeyen yerlerde çorba veya gittiğimiz bölgenin yerel fırınlarının ürünleriyle kahvaltılarımızı geçiştirdik. Öğlenleri ve akşamları da yöreleri özgü yemeklerin tadına bakmaya çalıştık.

Gittiğimiz her bölgede, kentte, kasabada yörenin insanlarıyla kültürleriyle iletişim kurmaya çalıştık. Genellikle de olumlu karşılandık.

Türkiye insanı misafir seviyor. Dünya’da böyle bir başka ulusun olamayacağını düşünüyorum. Kimden yardım isteseniz geri çevirmiyor. Kime bir şey sorsanız yardımcı olmaya çalışıyor. Yıllar önce bir sohbette kulaklarıma kazınmıştı;

“Bu ülkede hangi kapıyı çalsanız, açım deseniz, size mutlaka ekmek ve su verirler”

Böyle işte memleketimizin insanı. Adeta tek bir olumsuz bir durumla bile karşılaşmadık yollarda, konakladığımız yerlerde. Yolu yitirdiğimizde kullanmayı pek beceremediğimiz teknolojik navigasyon(Türkçe’si yolbul)’a değil de yörenin insanlarına güvendik, öyle bulduk yolumuzu, yönümüzü.

Otoban ve duble yollara mecbur olduğumuz zaman girdik, genelde kasabalar, köyler arasında sürdü yolculuklarımız.

Konaklamak için genellikle küçük yerleşim yerlerini tercih ettik her seferinde. Kent olarak sadece Hatay’da kaldık. Küçük yerleşim birimlerinde insanlarla daha iyi iletişim içinde olabildik. Yörelerin insanlarını, kültürlerini daha iyi tanımak imkanı bulduk. Oysa mecburen girmek zorunda kaldığımız büyük kentlerde beton yığınları içimizi kararttı, tekrar tekrar yine küçük kasabalara, köylere, doğanın içine attık kendimizi.

Ege ve Akdeniz’in kıyı güzelliklerinin yanında diğer bölgelerde ovaların, yaylaların, dağların güzel manzaraları eşliğinde kendimizden geçtik.

Hatay ve çevresinde son depremde yaşanmış yıkımlar, insanların ayakta kalma mücadeleleri içimizi acıttı.

Yörelerin insanlarıyla yaptığımız sohbetlerde birkaç tane de öykü konusu çıktı benim için. Gittiğimiz bir ilçede eşimin parkta yörenin bir kadınıyla yaptığı sohbet, kadının kısa sürede anlattıkları, kumalığının öyküsü, yaşam mücadelesi, çektiği sıkıntılar romanlara konu olacak türden. Öykülerimize yansıyacaktır ilerleyen zamanlarda bu anılar.

Yaşadığımız güzelliklerin yanında yorgunluklarımız, tek sürücü olduğum için sürekli araç kullanmaktan yorgun düştüğüm anlar da oldu. Yolun kenarında düşmüş taşın üstünden geçerken yaşadığımız korku da; yağmurlu bir havada Karlıova ile Erzincan arasında Yedisu ilçesinin o daracık, bozulmuş asfalt yolunda, yer yer toprak kaymaları, dağlardan düşen taşlar yüzünden korku içinde yolculuklarımız da oldu.

Yorgunluktan uyuya kaldığımız yerlerde uyandığımızda iyi ki gelmişiz buralara diyerek uyandık her sabah.

15 gün sürdü gezimiz 2026 yılı programımız şimdilik sona erdi. Önümüzdeki sene nereye mi? Kısmet artık diyelim.

KOOPERATİF KANTİNİ

Lise son sınıftayız. Muhasebe ve Fen sınıflarının önünden geçerek giriyoruz bodrum kattaki sınıfımıza.

1981 3/E. Kooperatifçiyiz.

Mümin Geren ilk dersimizde. Kooperatif öğretmenimiz, aynı zamanda da okulun kooperatif sorumlusu.

Mümin hocamız bizlere bir yıl boyunca kooperatif kantinin bizler tarafından işletileceğini ve kantindeki kuralları anlatan bir ders veriyor.

Her gün okul sıra numarasıyla nöbetlerimiz başlıyor. Benim nöbet sıram Cemal Kıyı ile denk geliyor.  Cemal’in numarası 584, benim 782.

Mümin hocamızdan aldığımız eğitim ve bizden önce nöbetçi arkadaşlarımızın önerisiyle sabah kantinin içinde önce bir genel temizlik sonrası satış hazırlıklarımızı yapıyoruz.

Tostlar için malzemelerimizi hazırlıyoruz, ekmekler yeni gelmiş daha. Ayranlar, meyve suları yerlerinde ilk teneffüs zilinin çalmasıyla ön camlar fora açarak ilk öğrenci müşterilerimize hazırız.

Önceden hazırladığımız tostlar birkaç dakika içinde bitince panikliyoruz. Tost makinesinin içine hazırlardan tostlarla sürüyoruz hızlıca. Kuyruk bitiyor aniden zilin çalmasıyla telaşımız da.

İkinci teneffüs ve sonraları için daha hazırlıklıyız artık. Daha fazla tost ve enerjimiz var, yetişmeye çalışıyoruz önümüzdeki kuyruklara. Son teneffüs sonrasında artık sıra bize geliyor.

Gelenek haline gelen kooperatif nöbetçilerinin doğal hakları olarak görülen bol bol sucuklu tostlarımızı hazırlıyoruz Cemal’le birlikte. Malzemeden kaçınmadan kendimize ziyafet çekeceğiz ya, sınıfta konuşulan, madem ki kantinde çalışıyoruz tostun kralını da biz yemeliyiz.

Tost makinesinden yarım kangal sucuğu özenle kızartmıştık. Ekmekler dersen birer somun, nasılsa bizim doğal hakkımız ya. Sucuklar kızarırken aniden Mümin hoca giriyor kantinden içeri, yakalandık mı?  Tost makinesine bakarak;

“Yahu siz kantini iflas mı ettireceksiniz, ne bu böyle?” demesiyle kala kalıyoruz olduğumuz yerde.

Gülümseyerek çıkıyor Mümin hoca kantinden. Meğerse genelde yaptığı şakaymış hocamızın. Aynı zamanda uyarısı da.

Yıllar geçti haber alamadık Mümin Geren hocamızdan. Bursa da öğretmenlik hayatına devam ettiğini duymuştum.

Cemal Kıyı arkadaşımı aradım bu yazı öncesi gecenin geç saatinde. Uykulu uykulu açtı telefonu; “Hayırdır İsmail?” diye.

O tostu soracaktım Cemal’e, boğazım düğümlendi, sonradan aklıma geldi yeni dede oldu ve toruna bakmakta yorgun bir şekilde uyumuştur diye düşündüm.

Soramadım kapattım telefonu iyi geceler dileyerek.

SÜLOĞLU OTELİ

Nahid Sırrı Önik “Bir Edirne Seyahatnamesi” isimli mini kitabında Edirne’ye yaptığı ayrıntılı seyahati ayrıntılarıyla tasvir eder.

Kitapta inanılmaz ayrıntılar, dönemin Edirne’sine ait önemli bilgiler vardır, meraklıları bu kitaba Edirne İl Halk Kütüphanesi Edirne kitaplığından ulaşabilirler.

Nahid Sırrı Edirne’ye Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun önerisi üzerine gelmiştir. Bedri Rahmi eşi Eren hanım ve Arif Kaptan 1939 yılı eylülünde bir ay Edirne’ye gelerek Süloğlu Oteli’nde misafir olarak kalmışlardır.

O yıllar aynı zamanda 2.Dünya Savaşı korkusunun bütün dünyayı sardığı yıllardır ve Avrupa üzerinde Hitler hayaleti dolaşmaktadır.

Bedri Rahmi ve ekibi CHP ve Halkevleri’nin işbirliğiyle düzenlenen “Yurt Gezileri” kapsamında ressamların Türkiye’nin her yerine gönderilerek ülkenin toplumsal yapısı, doğal güzelliklerini ortaya çıkaran resimler yaptıkları bir çalışmanın sonucu olarak kısmetlerine Edirne çıkmış ve Edirne’ye renk katmışlardır.

Yazarımız Nahit Sırrı işte bu öneri üzerine arkadaşı Bedri Rahmi’yi kıramaz ve Edirne’ye gelerek Süloğlu Oteli’ne postu serer.

Saraçlar Caddesi’nde Alipaşa’ya karşı iki katlı tarihi bir yapıdır Süloğlu Oteli. Açık merdivenle terasına çıkılır. Tek kişilik sadece bir odası vardır ve yazarımıza ayrılır. Çarşafları değiştirilir, sobası yakılır ve kahve içmesi için önerilen Ankara Kıraathanesi’ne gider. Hemen otelin yanındaki bu mekan eski tek katlı bir kahve, içinde merdivenlerle çıkılan yüksek bir yerde bilardo oynanıyor ve kahvenin müşterileri tamamen gençlerden oluşmakta ve hınca hınç dolu içersi.

Aydemir Ay’ın Edirne Otelleri çalışmasında Bedri Rahmi ve Nahid Sırrı’nın Edirne’ye gelmelerinden bir yıl önce 1938 yılında Edirne’de dört otelin yatak kapasitesinin sadece 87 olduğundan söz edilir. Otellerden çok Osmanlı döneminden kalma hanlar hakimdir konaklama sektörüne halen Edirne’de. Süloğlu Oteli’nde gecelik konaklama yatak ücreti olarak 50 kuruştur. Odalarının bir tanesi haricinde tamamı çok yataklı ve gelenlerin birbirlerini tanımadan yattıkları koğuş sistemindedir.

Yıllar içinde Saraçlar Caddesi düzenlemeleri yapılırken Süloğlu Oteli ve Ankara Kıraathanesi de yıkımdan nasibini alarak genişleyen caddenin altında sadece temellerini bırakarak tarihteki yerlerini alırlar.

Nereden nereye? Saraçlar Caddesi’nde artık tek bir yatağı olan işletme bile olmamasına karşın Edirne’nin muhtelif yerlerinde binlerce konuğu ağırlayacak yatak kapasitesi olan mekanlar. Üstelik de hepsinin odasında yıkanma imkanı.

Nahid Sırrı ve Bedri Rahmi uyansalar da gelseler günümüzdeki Edirne’ye.

Ne düşünürlerdi acaba?

VAYSAL; PATLAYAN DİNAMİTLER, DÖKÜLEN RESLER

Vaysal köyü kuzeyinde 8 adet RES tribünü, ardı ardına açılan taş ocakları ile çevrilmiş durumda.

Birbirlerine o kadar yakın ki taş ocaklarında çalışanlar tribünlerden gelen uğultuyu rüzgarın estiği her an hissedebilmelerinin yanında tribünlerin bakımı için gelenler de taş ocaklarında patlayan dinamitlerinin yaratmış olduğu sarsıntıyı bakım yaptıkları tribünlerde hissetmemeleri mümkün değil.

Taş ocaklarında sık sık yaşanan dinamit patlatmaları Vaysal köyünde küçük depremler gibi hissedilmeye devam ediyor yıllardır zaten.

Vaysal’da tribünlerden önce faaliyete başladı taş ocağı. Tribünler kurulmadan önce Bakacak tepesine dikilen firmanın test direği üzerindeki telefon numarasını aradığımda beni hemen dönemin yetkililerine bağlayarak bilgilendirdiler. Ben sorularımı sordum firma yetkilisi de yanıtladı beni. Firma yetkilisi taş ocağından endişe etmediğini zira taş ocaklarının onların olduğu yere yaklaşamayacağını belirtti açıklamasında.

Bir süre sonra o bölgede firma 8 adet rüzgar tribünü koydu, faaliyete geçerek enerji üretmeye başladı. Taş ocağı aşağıda, tribünler tepede faaliyetlerine yıllarca devam ettiler.

Geçtiğimiz iki yıl içinde Hızlı Tren yolu inşaatında faaliyetlerin hızlanmasıyla birlikte yola döşenecek sert ham madde ihtiyacının büyük bir bölümünü karşılayan Vaysal’daki taş ocağı firması ihtiyaca yanıt verebilmek için yeni yerler talep etmeye başladı. Yeni yerler RES’lerin kuzeyinde yer alıyordu. RES’lerin yetkilileri taş ocaklarının onların olduğu yere yaklaşamayacaklarını belirtmelerine karşın yanlarında bir tane varken hemen kuzeylerine üstelik de çok yakınlarına ardı ardına taş ocakları açılıyordu.

Patlamalar her iki taş ocağında hızlı artarak devam etti bu iki yıl boyunca. Bu arada geçtiğimiz aylarda rüzgar tribünlerinin olduğu yere üç adet yeni direk geldi. Bu üç direk neden geldi bunu ancak firma yetkilileri biliyor.

Bu arada yerde belki de değişim için gelen üç direk beklerken diğer 8 tribünün çalışması ara vermeden devam etti. Taş ocaklarındaki dinamit patlamaları da.

Geçtiğimiz Cuma günü Edirne Valiliği’nin bir açıklaması vardı aşırı rüzgar nedeniyle dikkatli olunması için Edirne halkına.

Edirne’de kuvvetli esen rüzgarın Istranca’ların eteklerinde dörtyüz küsur metrelerde olan Vaysal’da çok daha kuvvetli hissedileceği muhakkaktı. Esti de deli rüzgar ve 3 numaralı rüzgar tribünü büyük bir gürültüyle parçalanarak yere düştü. Yaratmış olduğu ses ürkütücüydü Vaysal köyü ve civarında. Yakınlarda yaşayanların olmaması nedeniyle can kaybının yaşanmamış olması en büyük tesellisi oldu Vaysal köylüleri ve firma yetkilileri için.

İnternette yaptığım kısa bir aramada “Taş ocaklarında patlayan dinamitlerin RES’lere olası etkileri” yazdığımda daha ilk sayfada karşıma çıkanları aşağıda paylaşıyorum. Kaynak; ALL SCIENCEK PROCEEDINGS

“Taş ocaklarında yapılan patlatma işlemleri ve rüzgar enerji santralleri (RES) arasındaki ilişki, teknik açıdan hassas bir konudur. Patlatmaların yarattığı sismik ve atmosferik etkiler, RES türbinleri üzerinde fiziksel hasar, yapısal yorgunluk ve operasyonel aksaklıklara neden olabilir.

İşte taş ocaklarında patlayan dinamitlerin rüzgar türbinlerine başlıca etkileri ve zararları:

1. Sismik Titreşimler ve Temel Hasarları

Taş ocağı patlatmaları, yer sarsıntısı (sismik dalga) yaratır. Bu dalgalar toprak aracılığıyla rüzgar türbininin temel mekanizmasına ulaşır.

•Temel Çatlakları: Şiddetli ve sürekli sarsıntılar, türbinin devasa beton temelinde mikro çatlaklara neden olabilir.

•Beton-Çelik Bağlantısı: Temeldeki ankraj cıvataları ile beton arasındaki bağlantı zayıflayabilir.

•Rezonans Riski: Eğer patlatmanın yarattığı titreşim frekansı, türbinin doğal frekansı ile eşleşirse yapısal hasar riski artar.

2. Hava Şoku ve Yapısal Yorgunluk

Patlama sonucu oluşan ses dalgası (hava şoku), yer sarsıntısından daha geniş bir alana yayılabilir.

•Kule Yapısı: Hava şoku, rüzgar türbininin kulesi üzerinde ani basınç değişikliklerine (vuruş etkisi) neden olur.

•Yapısal Yorgunluk: Sürekli tekrarlayan bu şok dalgaları, kule metalinde yorgunluk çatlaklarına yol açabilir.

3. Kanat ve Mekanik Aksam Hasarları

Patlamalar sadece temeli değil, kulenin tepesindeki kanatları da etkileyebilir.

•Kanat Titreşimi: Hava şoku, rüzgar kanatlarında (rotor) şiddetli titreşimlere neden olabilir.

•Yataklama Hasarları: Ani sarsıntılar, türbinin içindeki yataklama (bearing) ve dişli kutusu (gearbox) gibi hassas mekanik parçaların aşınmasına veya zarar görmesine neden olabilir.

4. Operasyonel Güvenlik ve “Stop” Süreleri

Patlatma zamanlarında güvenlik nedeniyle türbinlerin durdurulması gerekebilir.

•Enerji Üretim Kaybı: Taş ocağı ve RES’in iç içe olması durumunda, sürekli dur-kalklar ciddi üretim kaybına (zarara) neden olur.

•Güvenlik Riski: Taş ocağından fırlayabilecek kaya parçaları rüzgar türbininin kanatlarına veya gövdesine isabet edebilir.

Koruyucu Önlemler

Bu iki faaliyetin aynı bölgede yürütülmesi durumunda teknik zorunluluklar vardır:

•Sismografik İzleme: Taş ocağı çevresine sismograflar yerleştirilerek titreşim hızı sürekli izlenmelidir.

•Patlatma Tasarımı: Patlamalar, enerji sönümlemesi yapacak şekilde ve düşük şarj miktarlarıyla tasarlanmalıdır.

•Mesafe Kriteri: Taş ocağı ile türbin arasında yönetmeliklere uygun güvenli mesafeler bırakılmalıdır.

Özetle, kontrolsüz patlatmalar, rüzgar türbinlerinin ömrünü kısaltan, bakım maliyetlerini artıran ve ciddi yapısal hasarlara yol açabilen bir unsurdur.”

Şimdi sorularımızı soralım;

Vaysal’da yıllardın patlayan dinamitler ve dökülen RES’ler.

Bu patlayan dinamitlerin dökülen RES’lerin birbirleriyle olası bir etkilenmeleri mümkün müdür?

Patlayan dinamitler RES’ler için tehlike oluşturuyorsa neden RES’lere izin verildi. Hadi RES’ler yapıldı, taş ocakları için bir tanesi varken neden sonra diğerleri de açıldı?Hem de RES’lerin dibine.

Ve son soru; RES’ler neden dökülmeye başladı?

ISTRANCALARIN ETEKLERİNDE

Sigortacı, öğretmen, iş adamı, marangoz, muhasebeci, sağlık çalışanı, emeklisinden polis, asker, öğretmen ve işçi.

Gencinden yaşlısına, çalışandan emeklisine hepsi birbirinden farklı 10 insan bir arada Istrancalar’ın eteklerine tırmanmaya çalışıyorlar. Grupta neşe hakim, sohbetler rampalarda bile kesilmiyor, kahkahalarıyla Istrancalar inliyor.

Kim bunlar? Neden, nasıl bir araya gelmişler, amaçları ne?

Edirne Doğa Sporları Kulübü’nün üyeleri her biri. Onları bir araya getiren tek tutku aynı zamanda bisiklet.

Sosyal hayatta pek bir araya gelmeleri mümkün olmayan farklı meslekten, farklı yaşlarda 10 ayrı kişi.

Tek ortak tutkuları bisiklet ve onları bir araya getiren kurum da EDOSK. Ahmet Ali Tunç, Alpay Kırmızı, Cevat Çakar, Deniz Hayırsever, Kani Reşat Gökalp, Kutlu Kağan Bayrak, Müjdat Özgür, Raşit Yıldız ve ben asılıyoruz pedallara Tunca ovasından Istrancalar’ın eteklerine doğru.

Ben de grubun içindeyim, bazen önde, bazen arkada. Çoğumuzun bisikletleri elektrik takviyeli. Müjdat ve Raşit arkadaşımız kara şanzıman misali zinciri koparacakmışçasına asılıyorlar pedallara elektrikli teknolojiyle donatılmış pedaldaşlarına yetişmek amacıyla manuel bisikletleriyle.

Çevremizi ilgiyle ve mutlulukla inceliyoruz. Mutluluğumuz ve neşemizin ana kaynağı uyanmaya başlayan doğanın içindeyiz. Kanola tarlaların sarımsılığı, buğday tarlalarının yeşilimsiliği ve doğanın mest eden kokusunu hissediyoruz.

Tur başlangıç yerimiz Mimar Sinan heykelinin önü. Fotolar özenle çekildikten sonra Saraçhane’ye doğru süzülerek iniyoruz tek sıra halinde. Foto ve video işleri Cevat arkadaşımızda. Teknolojiye hakim ve harika çalışmalar çıkarıyor her tur sonrasında. Bütün sporcuların üzerinde EDOSK kıyafetleri, başlarında kasklarıyla tam donanımlı bir haldeler.

İlk mola Değirmenyeni köyünde veriliyor. Çaylar eşliğinde benim belirlediğim rota üzerinde kısa bir sohbet sonrasında yola devam, ilk hedef Suakacağı köyü.

Suakacağı köyüne uğramadan yanından sarıyoruz 6 km sürecek olan dik rampaya. Elektrikliler tam hızla yükselirken manuel bisiklet süren arkadaşlarımıza uyum gösterebilmek için kısa molalarla devam ediyor yolculuk. Rampanın ortalarında yolun kenarında labadalar ilgisini çekiyor grubun, toplanan labadalar üzerine konferanslar veriliyor, sporcular sadece bisiklet konusunda değil de mutfak kültürü konusunda da birer uzman olduklarını kanıtlamaya çalışıyorlar.

Devam yola. Bir süre sonra sertliği azalan rampayla birlikte Çatma köyü sapağına geliyoruz. Orada da kısa bir mola sonrasında pedallar tekrar dönüyor Hanlıyenice’ye kadar olan 4 km’lik sert stabilize yola doğru. Zorlu bir yolculuk oluyor burada. Zemin bazen sert, bazen yumuşak, taşlı, kumlu mecburen yavaş ve dikkatli sürüyoruz.

Hanlıyenice köyüne vardıktan sonra sessiz ve kimsesiz köy kahvesine şöyle uzaktan sitemkar bir bakış attıktan sonra kuzeyi arkamıza alarak, hafif eğimli asfalt yolda süratle ilerlemeye başlıyoruz.

Oda ne? Manuel bisikletleriyle devam eden Müjdat ve Raşit arkadaşımızı durdurmak mümkün değil. Günün büyük bir bölümünde arkadan gelen kara janzıman arkadaşlarımız hınçlarını alırcasına basıyorlar pedallara önümüz sıra.

Bu hızla gidişimizin aslında gizli ve çok önemli bir nedeni var. Önümüzdeki ilk köy Çömlekakpınar’da yağmur ve şükür duası var ve pilav ikram edilecek, üstelik de dana etlisinden.

Aç 10 bisikletliyi seyretmeye doyum olmuyor. Hırsla dönüyor pedallar asfalt yolda. Yolda bizi karşılayan arka arkaya araçlar ümidimizi kırıyor. Biten dua ve ikram edilen pilavlar bittiyse biz kaldık yine kuru tosta.

Nefes nefese giriyoruz Çömlekakpınar’a. Yolda ellerinde poşetlerle pilavlar ve ayranları almış köylü kadınlara sitemkarca bakarak hızla giriyoruz dua alanına. Son kazanın dibini kazımakla uğraşıyor pilav ustaları. Bisikletlerimizle hızla giriyoruz sıraya neyse ki birer tabak pilav, ayran ve helvadan oluşan ziyafetimizle tamamlıyoruz bu son bir saatlik çılgın sürüşümüzü.

Karnı tok bisikletliler çay keyfi yapıyorlar sonrasında Çömlekakpınar kahvesinde. Yarım saatlik bir molanın ardından artık hedefimizde Edirne, evlerimiz var. Pedallar artık sakince evlerimize doğru dönüyor.

Cevat arkadaşımız son fotolarını ve videolarına aldıktan sonra kanola tarlalarının yanından ovadan devam ediyoruz.

Bir tur daha keyif ve neşeyle sona eriyor. Geriye anılarıma ekleyebileceğimiz neşeli bir gün daha ekleniyor.

EDOSK’la daha nice turlara.

TARIM ARAZİLERİ VE RECEP BEYLER

Recep bey emekli olur ve küçük bir arazi alır.

Amacı emekliliğini huzur içinde geçirebileceği bir alan yaratmak, kuş kadar emekli maaşıyla yaşamaya çalışırken arazisinden ekonomik olarak yararlanabilmektir.

Aynı zamanda ülke ekonomisine de katkı sunabilecektir arazisinde çalışırken.

Arazisi küçük olduğu için kendine ahşaptan bir kulübe yapar, tarım aletlerini saklamak ve kendilerini yağmurdan, güneşten koruyabilmek için.

Sistemini kurar, arazisini ağaçlandırır, birkaç yıl içinde arazisinden ve ağaçlarından ürünler almaya başlar.

Mutludur Recep bey, üretmekte, kendisine olduğu kadar ülke ekonomisine de katkı vermektedir.

Ve bir yasa çıkar memleketin Millet Meclisi’nden 4 Nisan 2026 tarihinde.

“TARIM ARAZİLERİNİN KORUNMASI VE KULLANILMASI HAKKINDA YÖNETMELİK” adı altında.

Yasanın ismine bakarak tarım arazileri ve ekilebilir yerlerin korunacağı sonucu çıkar da yasa incelendiğinde küçük üreticilerin mağdur edildiği, madencilik, inşaatçılık, petrol ve doğalgaz arayanların taleplerinin öne alındığı ve “…bu arazilerin amaç dışı kullanım talepleri,” diye de eklemeleri görünce nasıl bir yasa bu diye sormadan da edemiyor insan.

Kamu yararı ilkesi gözetilerek;

Savunma, geçici yerleşim yerleri için, petrol ve doğal gaz arama işletme faaliyetleri, madencilik faaliyetleri, bakanlık plan ve yatırımları, yol, altyapı, üstyapı, yenilenebilir enerji yatırımları, jiotermal, seracılık yatırımları için;

BU ARAZİLERİN AMAÇ DIŞI KULLANIM TALEPLERİ’ne bakanlık tarafından izin verilebilir, Bakanlık bu yetkinini valiliklere devredebilir.

Yeni yasa aynı zamanda emekli Recep beyin üretmek için yapmış olduğu o ahşap kulübesinin yıkılmasını emrediyor.

Ne yasa ama.

Emekli Recep bey nasıl isyan etmesin şimdi.

Üretenin kulübesini yıkacaksın, madencilere tarım arazilerini bozmaları için izin vereceksin.

Bir tarafta saraylarda yaşayan yasaları yönlendiren Recep bey, diğer tarafta gerçekten üreten, emek veren Recep bey.

Ha bu arada;

Pazarda domates de 100 lira.

Ve sosyal medyada yasayla ilgili gelen tepkiler;

“Binlerce insanın dişinden tırnağından artırarak kurduğu bu düzenlerin bugün bozulmasının kime ne faydası olacak?

Zaten yapılmış ve kimsenin tarımına engel olmayan bahçelerin sökülmesi sadece vatandaşın canını yakmaya yarar.

Bahçe sahiplerinin büyük çoğunluğu emekliler. Hayatlarındaki belki de tek renk buradaki uğraşları. Bu insanları sırf doğanın içinde bir kulübe sahibi olmak istedikleri için cezalandırmak ne kadar adil?

Sorun kaçak yapı ise eğer Türkiye’nin sahil bölgelerinde on binlerce kaçak yapı var. Çoğu da lüks villalar, daireler hatta oteller…

Geçmiş dönemlerin yasal boşluklarını kullanarak veya artık herkesin bildiği belediye yolsuzlukları sayesinde mantar gibi bitmişler. Bunlar da bugünkü yasalara uymuyor ama, ne topluca yıkılmaları gündeme geliyor ne de cezalandırılmaları.  Devletin zengine ses etmediği, sıradan vatandaşın peşine düştüğü gibi bir algı oluşturmak ne kadar doğru?”

GEÇMİŞ OLSUN

Edirne spor severleri için 2025/2026 sezonu unutulmaz umutsuz, üzüntülü bir dönem olarak tarihe geçmiş oldu.

Futbol, basketbol, voleybol ve hentbol. Dört spor branşı için de ayrı bir hüzün hikayesi yazıldı bu son sezonda yaşananlar.

Futbolla başlayalım.

2020 yılında BAL’da liderliği sürerken pandemi döneminde verilen ara nedeniyle çıkan bir yasa sonucunda Edirnespor 3. Lige katılım hakkını elde etti.

Bu 6 sezonun birinde finalfour, diğerinde düşme potasının biraz üzerinde bitirirken diğer 3 sezon düştü düşecek derken bu sezon ligin başında yerleştiği dipten kurtulamayarak liglerin bitmesine haftalar profesyonel liglere havlu attı.

Profesyonelce yönetilememenin, valiye, başkana güvenerek çıkılan yolların, alt yapıda yetişen değerlerin kıymetini bilmemenin bedelini Edirnespor en ağır bir şekilde ödeyerek Edirne futbolu tarihinin en büyük darbesini yemiş oldu.

Geçmiş olsun.

Geçen sezon sonunda çıktığı ikinci lig yolculuğu sonunda katıldığı finallerde ikinci olarak 1.Hentbol Kadınlar Ligi’ne katılmayı hak kazanan Edirne Kültür Sanat Doğa Sporları Kulübü Kadın Hentbol Takımı sponsorlarının verdiği sözü yerine getirmediği için ekonomik sıkıntılarına çare bulamayınca yeni sezon sözünü dahi anmadan Kadın Hentbol branşının kapılarını kilit vuru verdi.

Geçmiş olsun.

Geçen sezon Edirnespor formasıyla sahalara çıkan ve salonlarda voleybol severlere keyifli anlar yaşatan Kadın Voleybol takımı finallerde istediği başarıyı yakalayamayarak 1. Lig biletini alamadıysa da doğru yapılanmanın, ekibin başında profesyonelce hareket eden yönetim ve spor adamı sayesinde gelecek dönemler için voleybol severlerin ümitlenmesine neden olmuştu.

Geçtiğimiz sezon biraz daha mütevazi bir bütçeyle çıkılan yolculukta genç bir kadro oluşturulup da antrenmanlara başlanmasına karşın son anda sponsorluk konusunda çıkan sorunlar nedeniyle tüm takım bir anda dağıtılıverdi.

Geçmiş olsun.

Ve basketbol. Geçtiğimiz yıllarda dönemin başkanının verdiği sözleri yerine getirmemesi nedeniyle erkek basketbolu ve kadın voleybolu şubelerinin kapatılmasının en büyük nedeni 3. Lige çıkan Edirnespor’a tüm kaynakların seferber edilmesiydi. Ayrıldı da bütün kaynaklar Edirnespor Futbol Takımına. Ve Edirne’de erkek basketbolu ve kadın voleybolunu şubelerini kapatılmış oldu.

Kadın basketbolunda yıllarca alt yapılarda mücadele ettikten sonra önce iki yıl Bölgesel Lig’de, ardından iki yılda Türkiye Kadınlar Basketbol Ligi’nde mücadele eden Edirne DSİ Kadın Basketbol Takımı Edirne’li basketbol severlerin salonlarda tek tesellisi oldu.

Bu yıla da büyük maddi sorunlar, lige katılacak, katılmayacak havasıyla başlayan DSİ son anda lige katılım hakkı kazanarak umut veren yerli oyuncular ve soru işareti veren yabancı oyuncularla sezona başladı. Yerlilerin iyi olmasının yanında yabancıların çok vasat çıkması, teknik kadro ile oyuncular arasında yaşananlar, inişli çıkışlı maddi sorunlar derken sezonun son haftalarına kadar gelmeyen galibiyetler takımı gerdi de gerdi, seyirciyi de.

İki takımın çekilmesiyle umutlanan DSİ için umutların tam tükendiği anda geçtiğimiz cumartesi günü Türkiye Basketbol Federasyonu’nun bir takım için daha liglerden ihraç edilme kararı nedeniyle Edirne DSİ Kadın Basketbol Takımının ligde kaldığı kesinleşti. Kırklareli Basket maçından hemen önce geldi bu karar. Maç başladığında sessiz Edirne seyircisine karşın her pozisyonda ayağa kalkan Kırklareli seyircisi vardı. Ve DSİ’nin kadrosunda 11 oyuncu olmasına karşın iki yabancısı dahil 5 oyuncunun süre almaması ve maçı sadece 6 oyuncuyla bitirmesine neden oldu.

Devre arasında görüştüğümüz DSİ Kulüp Başkanı Fırat Tulmaç’ın; “Edirne DSİ Kulübü olarak profesyonel kadın basketbol liglerine katılmayacağız” ifadesi güne damga vurdu.

Geçmiş olsun.

Edirnespor Futbol Takımının Edirne’deki son maçlarından birisinde sadece 32 bilet alarak katılan Edirnespor’un büyük taraftarlarına,

Hentbol 2.Ligi’nde şampiyonluğa giden Kadın Takımını destekleme gelen sadece 30-40 kişi kadar seyirciye,

Voleybol Kadınlar Şubesi’nin kapatıldığı dönemde hiç sesini çıkarmayan voleybol severlere,

Edirne DSİ’nin son maçında bir avuç Kırklareli seyircisi salonu ayağa kaldırırken taraftar gibi değil de seyirci gibi salonda oturarak, alt yapıda gelen kızlarımızın attığı üçlüklerde bile sevinmeyen, takımını son maçta yalnız bırakmasa da küskünleri oynayan Edirneli basketbol severler;

Hepinize geçmiş olsun…

BAHARLA KARIŞIK

Istranca’ların eteklerine uzanan bir günlük bisiklet gezisi yaptık geçtiğimiz günlerde  kardeşim Recep ile birlikte.

Sabah 10.00 çıktığımız gezide Büyükdöllük üzerinden Çömlekakpınar, Hanlıyenice, Küçünlü, Hacılar, Kalkansöğüt, Vaysal, Süleymandanışment, Sarıdanışment, Taşlımüsellim, Kavaklı, Ortakçı ve Karayusuf köyleri üzerinden gerçekleştirdiğimiz gezimizi akşam hava kararırken evlerimize dönerek sonlandırdık.

Açık, hafif rüzgarlı olsa da ilerleyen saatlere doğru ısınan havanın keyfiyle asıldık pedallara. Rampalarda hafif elektrikli desteği ile güç kattık kaslarımıza. Manzaraların güzellikleri, canlanan doğanın görüntüleri ve kokusunu duyumsadık 9 saatlik yolculuğumuz boyunca. Doğayı katledenleri de gözlemleyerek.

Doğa yağan yağmurlarla birlikte canlanmış. Göletler dolu, tarlalar halen yaş, buğday ve kanola tarlalarında verimli görüntü umut veriyor. Ovadaki ağaçlar çiçek açmaya, Istranca eteklerindekiler tomurcuklanmaya başlamış. Hele Vaysal göletinde verdiğimiz molada yerde açan çiçeklerin arasında yaptığımız meyveli, cevizli pikniğe doyamadık.

Kahveler kapalı bir çok köyde. Açık olanlarda ise tek tük yaşlı köylüler. Kahveciler ve bakkallar da yaşlı, bazı köylerde kahvecilik yapacak köylü kalmayınca dışarıdan ithal kahveci getirenler bile var.

Köylerde yaşlanan nüfus, üretim çeşitliliğinin azalması, evlerin bahçelerinin boş kalması azalan ve yaşlanan nüfusa bağlıyor köylerde yaşayan yaşlılar.

Yollar bisiklet için genelde fena değil. Sadece Kalkansöğüt’ten sonra taş ocakları bölgesinde ağır tonajlı kamyonlar nedeniyle her yıl defalarca bozulan, yapılan yollara serilen vahşi mıcır ve yol malzemeleri nedeniyle değil bisikletliler, normal motorlu araçlar için bile işkence haline dönmüş oradaki yollar. Alabildiğine süratli geçen, kaldırdığı toz nedeniyle çevresindeki tarlaları, meraları, ormanları bile zehirleyen taş ocakları Istranca’ların baş belası olmaya devam ediyor.

Geçtiğimiz cumartesi günü 21 Mart Ormancılık Haftası etkinliği başladı. Yetkililerimiz şimdi çıkacaklar Türkiye’nin muhtemelen ormancılık alanında nasıl ilerlediğini, ağaç dikimi konusunda en ileride olanın ülkemiz olduğunu belirteceklerdir. Önerim Istranca’lara çevirmeleri yönlerini. Gelsinler yapılan tahribatları görsünler. Ormanların nasıl katledildiğini, vahşi madenciliğin Istanca’ları ne hale getirdiğini görsünler ve ondan sonra ormanlar, ormancılık alanında konuşsunlar.

Yakışmıyor o taş ocakları Istranca’lara. Bulgaristan bizden daha küçük olan Istranca’ları koruma altına alıp, gözü gibi bakarken bizim çok daha büyük bir bölgeye yayılmış Istranca’larımızı sadece taş, maden ve RES’ler için adeta talan etmemiz de bize yakışmıyor.

Bir günlük gezi Istranca’ların eteklerine yayılan. Bir tarafı cennet, diğer tarafta cenneti cehenneme çevirmeye kararlı memleketimin aciz yöneticileri ve doymak bilmeyen maden sahipleri.

SERKAN’IMIZI YİTİRDİK

Bilgisayar kullanmaya başladığım ilk günlerde tanışmıştık Serkan Türen’le.

Benden çok daha gençti, yeni açtığı elektronik işyerinin Zübeyde Hanım Caddesi’nde ilk müşterilerindendim ve son günlerine kadar müşteri/usta sohbetlerimiz ağabey/kardeş ilişkisiyle yirmi yıla yakın sürüp gitti karşılıklı saygı sevgi çerçevesinde.

Tanış olmamızdan kısa bir süre sonra Vaysal Köyü’nden arkadaşım, birlikte top oynadığımız, ortak anılarımız olan Fahrettin Türen hocamla karşılaştık dükkanda. Meğerse Serkan’ın babasıymış.

Evime yakın olması nedeniyle sıkça üzerinden bisikletimle geçtiğim Zübeyde Hanım Caddesi’nde gözüm mutlaka ilişirdi bodrumdaki dükkanına Serkan’ın. İşim varsa uzaktan hayırlı işlerle yoluma devam eder, zamanım varsa uğrar ayak üzeri sohbet eder, Edirne’yi, dünyayı, siyaseti, işleri konuşur, Hayrettin hocama selamlar ileterek hayırlı işler delikleriyle ayrılırdım dükkandan.

Bilgisayarımda bir sorun olduğu zaman telefonla beni yönlendirmeye, arızayı uzaktan gidermeye çalışırdı. Bilirdi İsmail ağabeyinin bilgisayarında sorun varsa uyku tutmayacağını, üzüleceğini.

Sorun giderilmezse; “Sabah dokuzda bende ol, hallederiz ağabeyi, üzülme sen” diyerek saygıyla kapardı telefonunu.

Sabah gittiğimde mutlaka dükkanını açık, kendisini masasının başında bir şeylerle uğraşır bulurdum. Uzattığım laptopumu itinayla alır, açar, inceler, kısa bir sürede halledilecek gibiyse “bekle ağabey” der, format atılacaksa saat verir ve gezmeye gönderirdi beni.

Beklerken itinayla çalıştığını, mesleğini severek yaptığını gözlemlerdim Serkan’ın. Gelen müşterisi tanıdık olsun, olmasın ne sorunu varsa büyük bir itina ve sabırla gerekli açıklamaları uzun uzun yapmaktan çekinmez, müşterisi ikna oluncaya kadar konu üzerinde açıklamada bulunurdu.

Uzun zamandır kapalıydı dükkanı. Geçen yıl karşılıklı olarak son görüştüğümüzde biraz zayıflamış gördüğüm Serkan’a sorduğumda “önemli bir şey yok, ufak tefek sağlık sorunlarım var, iyileşince sürekli açacağım yine” demişti.

Oysa ciddi sorunları olduğunu ama iyileşme sürecinde olduğunu biliyor, umutla bekliyordum iyi olmasını, dükkanını açmasını. Özlemiştim sohbet etmeyi Serkan’la.

Geçen hafta bilgisayarım başında çalışırken andım Serkan’ı. Word’de yazı yazarken hatalarımı gösteren işaretleme çalışmıyordu. İçimden “Havalar iyileşsin de Serkan dükkanı açsın, ilk işim ziyaret olacak, hem bu sorunu çözeriz” diye söylendim içimden.

Geçtiğimiz cumartesi torun bakma günümüzde aldım acı haberi eşimin uyarması üzerine. Son yolculuğuna uğurlayamadım seni Serkan kardeşim, affet beni.

Ahde vefa diyerek oturdum bu yazıyı yazmak için. Bilgisayarı açıp da senle ilgili ilk satırları yazmaya başladığım da yaptığım bir hata için uyarı aldım. Şaşırdım, bilgisayarımda sorun ortadan kalkmıştı.

Nurlar içinde uyu kardeşim.