Erdal Kesebir’e son görev

Olgay GÜLER

Demokratik Sol Parti (DSP) 19 ve 20’nci dönem Edirne Milletvekili, önceki gün hayata gözlerini yuman Erdal Kesebir, Uzunköprü ilçesinde kılınan cenaze namazının ardından toprağa verildi.

Uzunköprü doğumlu, evli ve 1 çocuk babası Kesebir, 1991 ve 1995 genel seçimlerinde DSP’den milletvekili seçilerek 19 ve 20’nci yasama döneminde TBMM’de Edirne’yi temsil etti. 71 yaşında hayata gözlerini yuman Kesebir için dün memleketi Uzunköprü’de tören düzenlendi. Uzunköprü Kaymakamlığı önünde öğle vakti resmi tören yapılan Kesebir için Şehsuvarbey Camisi’nde cenaze namazı kılındı.

Cenaze törenine Edirne Valisi Yunus Sezer, Edirne Belediye Başkan Yardımcısı Onur Öktem, Uzunköprü Kaymakamı Muammer Köken, Uzunköprü Belediye Başkanı Ediz Martin, kamu kurum ve kuruluş ile siyasi parti temsilcileriyle çok sayıda vatandaş katıldı.

Öğle namazından sonra kılınan cenaze namazının ardından Erdal Kesebir’in cenazesi ilçe mezarlığına defnedildi.

Söğütlüdere’de feci kaza; 1 ölü!

Olgay GÜLER

Edirne’nin Havsa ilçesinde, yolun karşısına geçmek isteyen İrfan Geren (78), otomobilin çarpması sonucu yaşamını yitirdi.

Kaza, ilçenin Söğütlüdere Köyü yakınlarında meydana geldi. İddiaya göre seyir halindeki M.İ.(40) idaresindeki 10 AHG 159 plakalı otomobil, yolun karşısına geçmek isteyen İrfan Geren’e çarptı. İhbarla bölgeye jandarma ve sağlık ekipleri sevk edildi. Sağlık ekiplerinin yaptığı kontrolde, Geren’in olay yerinde hayatını kaybettiği belirlendi. Geren otopsi için Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi morguna kaldırıldı. Yaralı otomobil sürücüsü M.İ. ise Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’ne kaldırılırken, buradaki tedavisinin ardından jandarma tarafından gözaltına alındı.

Olayla ilgili soruşturma başlatıldı.

BERRİN ONÜÇLER VEFAT ETTİ

Merhum Burhan Onüçler’in eşi, Rifat ve Yasemin Onüçler’in anneleri, Arda, Kerim, Esma’nın babaanneleri, Yeliz, Ayhan. Gökhan, Aylin ve Canan’ın anneanneleri Berrin Onüçler 91 yaşında vefat etti. Merhume. Dün Eski Camide öğle namazını takiben kılınan cenaze namazı sonrası Yeni Şehir Mezarlığında toprağa verildi.

Silivri mektuplarına zaruri cevap ve birtakım nasihatler (1)

İmamoğlu’nun Silivri’den gönderdiği ve CHP mitinglerinde okunan mektuplar değil sadece bu yazıya sebep.

T24’teki Cansu Çamlıbel röportajı ve hemen ardından Cumhuriyet gazetesinde yayınlanan açıklamalar da cevap zarureti doğurdu.

Çarşambaları ‘Cuma hutbesi’ gibi okunan İmamoğlu’nun mektuplarını ve gazetelerde yayınlanan açıklamalarını muhatap alması doğaldır ismiyle müsemma bu köşenin münhasıran ‘demokratik siyaset’ kapsamındaki hassasiyetleri gereği…

‘Çarşamba mektupları’ üzerine söylenecek pek şey yok zira İmamoğlu’nun başta kendisini unutturmamak ve haksız gördüğü tutukluluğuna dair savunma amaçlıdır.

Biz de altını çizelim: İmamoğlu’nun tutuklu yargılanmasından dolayı kamuoyunda oluşan algı negatiftir. Kendisine haksızlık yapıldığı, bir siyasi operasyon yönündeki kanaat yaygın şekilde kendini göstermektedir.

Bu kanaati, İmamoğlu’nun yanı sıra tutuklu çokça CHP’li belediye başkanlarının varlığı da kuvvetlendirmektedir.

Lakin zaman içinde ortaya dökülen bilgi ve belgeler, yargılama sürecindeki savcılık iddianameleri, İmamoğlu’nun mağdur pozisyonunda tereddüt yaratmaktadır.                               

Yine de buna iktidarın algı operasyonu gözüyle bakan da az değildir ve ağırlıklı CHP üye ve seçmeninden oluşmaktadır.

AKP’nin iktidarda kalma amaçlı yıllardır abandığı toplumu kutuplaştırma politikalarının  sonuçlarındandır bu ve şüphesiz her iki kutup için de geçerlidir. Diğer bir ifadeyle, rasyonel düşünce yerini duygusal yaklaşımlara terk etmiştir.

Bu durum, sadece ülkede demokratik siyasetin zemin kazanmasında engel teşkil etmemekte, ülke yönetiminde reaksiyoner siyasetin kanıksanmasına ve dolayısıyla kitlelerde vurdumduymazlığa yani hiçbir şeyin değişmeyeceğine dair bir düşünceye de yol açmaktadır.   

Çamlıbel’in röportajda öne çıkardığı şu Ekrem Bey saptamaları ile devam edelim…

//Herkesin dilinden kültürüne ve inançlarına kadar eşit yurttaşlığı hissedeceği bir süreç, Türkiye’ye en büyük sıçramayı yaşatacaktır. Demirtaş’ın dediği gibi, Diyarbakır’da bir Amedspor-Trabzonspor maçında buluşmalıyız. Çözüm komisyonunu geleceğimin pazarlık edildiği bir yer olarak görmüyorum, görülmesine de izin vermem. Sürece destek vermeye devam edeceğiz.//

CHP merkez yönetiminin ne yapıp yapamayacağına izin verme yetkisi, “İmam’ın Cumhuriyet Halk Partisi” başlıklı yazımızın teyididir. Teşekkür ederiz.

Merak edenler veya hatırlamak isteyenler için linkini buraya bırakıyorum: https://hudutgazetesi.com/yazarlar/imamin-cumhuriyet-halk-partisi/

Mamafih bu ayar verici ifadeniz pek karşılık bulmadı Ekrem Bey.

CHP’nin sürece verdiği destek gelişmeleri uzaktan izlemekten ileri gitmedi. İmralı ziyaretine katılmayarak sürece mesafesini de net koydu CHP, ya da koymak zorunda kaldı.

Ayrıca süreç, zaten birçok yönden sorgulamaya açıktı. Suriye’de ABD’nin SDG politikasındaki değişiklik ve özellikle Bahçeli’nin durumdan vazife çıkaran son açıklamaları, sürecin yapay niteliğini daha görünür kıldı.

O halde İmamoğlu’nun yukarıdaki sözleri ne anlama geliyor tribünlere seslenmekten öte?

Ciddi boyutta sorunlu ve  abartılı ifadeler de var: “…en büyük sıçrama…” özensiz bir tespit değil mi, değerli okur?

Şu klişeleşmiş “eşit yurttaşlık” lafının da DEM ile son yerel seçim ittifakına dayalı nabza şerbet babında kullanıldığı apaçık. Çünkü ülkede “eşit yurttaşlık” sorunu kapsamlıdır ve DEM Parti’nin siyasi zihin haritasına bırakılamaz.

Popülist bir dil üzerinden, masaya konulan serpme mezeler misali nokta atışlar ile ortaya bıraktığınız lafların alıcısı muhakkak olacaktır; fakat farklı bir profil çizme çabasındaki bir siyasetçi iddianızı sürdürmekte gün gelir size ayak bağı olur Ekrem Bey.                                                     

Nitekim sahicilik/inandırıcılık/güvenilirlik gibi değerlerin şahsınızda eğreti durduğuna dair kamuoyunda oluşan algı gözden kaçmayacak mertebeye doğru ilerlemektedir.

Bunda, seçildiğiniz ilk günden beri İBB’de israfı önlemeyi başat gören yönetim politikanıza rağmen sizin ve etrafınız hakkındaki yolsuzluk iddialarının boyutu önemli bir yere sahiptir.

Tüm bunları iktidarın bir oyununa indirgeyerek de işin içinden çıkmanız zor görünüyor. Toplumsal hafıza kayıtlarının zaman içinde silineceğine güveniyorsanız o başka.

 Çamlıbel söyleşisindeki şu iddianız da sorunlu Ekrem Bey.

// Eğer adaylıkta ısrar ediyorsa; 15,5 milyon insanımızın iradesine halel getirmeyecekti, sandıkta karşıma çıkmaktan korkmayacaktı. (…) Ekrem İmamoğlu’nun katılamadığı, özgür bir şekilde yarışamadığı bir seçim, Cumhurbaşkanı’nın meşruiyetinin bittiği bir seçim olur. On milyonların, Ekrem İmamoğlu yerine adaylaştığı bir seçime dönüşür.//

Hemen belirtelim: Ekrem İmamoğlu’nun katılmadığı, özgür bir şekilde yarışmadığı bir seçimin meşruiyet sorunu olmaz, yanlış bir çıkarımdır; bir hüsnükuruntudur.

CHP’nin koyduğu sandıklara on milyonların verdiği oy o günlerin koşullarında gerçekleşmiştir; bugünün dinamikleri farklıdır, ilerde neler olacağını kestirmek ise hiç kolay değildir. 

Ekrem Bey! Sıkça kullandığınız “korkaklık, cesaret, mertlik” gibi sözcükleri bir siyasi jargona dönüştürmenizin şöyle bir mahzuru var: Bir kere sabun köpüğü ifadelerdir; halka hoş gelebilir, doğrudur.

Ancak, içinde bulunduğunuz durumda oldukça hafif kalıyor. Halkla ilişkiler uzmanlarının önerdiği her şeyi kolayca kullanırsanız, akıl süzgeciniz tembelleşir, ‘sokma akılla’ hareket eden bir siyasetçi izlenimi verirsiniz. Oysa iz bırakmak için önce kendiniz olacaksınız, ayaklarınız kendi gücünüzle yere sağlam basacak.

Muhakkak farkındasınızdır: “Her şey çok güzel olacak” sloganı artık boşlukta sallanıyor.  Halkın sıkıntılarını istismar eden, boş umut pompalayan bu sloganı uzun zaman kullandınız. Slogan müellifini de CHP Parti Meclisi’ne alarak ödüllendirdiniz. Anlık yarattığınız bu heyecanlı mesajdan geriye ne kaldı?

Miting meydanlarında terennüm edilen, Bertolt Brecht’in Nazilere karşı muhalifler tarafından ve çeşitli coğrafyalarda faşist, totaliter, otoriter rejimlere karşı da kullanılmış “Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiç birimiz” sloganının son kullanım tarihi ne zaman?

Kuşkusuz kitleleri zinde tutar, ajite eder, heyecan verir ama neticede sandıkta değişecek bir iktidar yapısında isabetli midir?

Evet, algı yaratarak, kitle psikolojisine dayalı sloganlar üzerinden yürütülen bir siyasi mücadelenin sürdürebilirliği tartışmalıdır.

Halkla ilişkiler uzmanlarının mahzur görmediği böylesi popülist ifadeler eşyanın tabiatından kaynaklıdır. Diğer bir ifadeyle, onlar, sadece seçim kazandırmaya odaklı varlık gösteren profesyonellerdir. Bir siyasetçiyi diş macunu, çocuk bezi, bulaşık deterjanı gibi, bir mal gibi pazarlamakta sakınca görmezler.

Kendini halkla ilişkiler uzmanlarının yönlendirmesine, popülist siyasi dilin cazibesine kaptırmanın bir bedeli olabileceğini hiç hesaba katmıyorsunuz, topun gelişine zevkle vuruyorsunuz Ekrem Bey.       

Cansu Çamlıbel’in yazılı gerçekleştirdiği mülakatta şu saptamalar da bir şeyler söylüyor…  

//Ekrem Bey’e yazarken (çünkü bu koşullar altında başka türlüsü mümkün değil), hayatımda kendisiyle ne dışardayken ne de içeri girdikten sonra hiç söyleşmediğimi fark ettim. Yüz yüze konuşabilseydik mutlaka ki bambaşka bir şey okurdunuz. Ancak kendisiyle bu ilk mülakatımda fark edeceksiniz ki kalemi de belagati kadar kuvvetli. 

Küresel düzenin geldiği yeri analiz ederken siyaset bilimci Samuel Huntington’ın ‘demokratikleşme dalgaları’ tezine yaptığı atıf dikkate değer. İmamoğlu’nun “Tarih bir sarkaç gibidir. Bugün bu sarkaç insan doğasının karanlık taraflarının ön planda olduğu bir yere doğru gidiyor. Biz ve bizim gibi düşünenler sayesinde sarkaç yakın bir zamanda mutlaka yön değiştirecek” sözleri sadece bir temenninin değil bir iddianın da tezahürü.//

Alıntıladığımız, Çamlıbel’i fevkalade etkileyen  ‘yazılı mülakat’ İmamoğlu’nun kaleminden mi çıkmıştır hakikaten?

Evet, köşemizin naturası icabı şüpheci bir yaklaşım…

Değerli okur görüşü bu sorunun cevabına önemli katkıdır…

Esirgemeyiniz efendim!         

KONUKLARINIZIN SESİ 386

            İLETİŞİMLE İLGİLİ BAZI GENEL BİLGİLER e alıntılarla giriş yaptık. Şimdi gelelim bizim öğrenebildiklerimize, düşünebildiklerimize.

             İletişim aracımız, Türkçemiz, en az 15 yıllık, çok aşamalar geçirmiş, çok değişikliğe uğramış bir dil. Bugün kullandığımıza Arapça da, Farsça da, Batı dilleri de karışmış. Öyle ki bugün hepimizin kullandığı birçok sözcük Arapça-Farsça kökenli. Bu belki iletişimi pek etkilemiyor. Ama bazı aydınlarımızın doğu veya batı dillerinden alıntılar yapması, acaba anlaşılmamak amacıyla mı diye düşünüyoruz. Bizim tek amacımız ise bilgi paylaşmak. Bu nedenle, (1) çoğunluğun kullandığı sözcükleri seviyoruz; (2) yeni bir şeyler söylemeye çalışıyoruz; (3) bu nedenle bazen sıkıcı olmaktan da kaçınıyoruz. Bu yazımızda da dillerin genel yapısını anlatmaya çalışacağız.

              (1) Her şeyi adlandırmışız. Bu adların dilbilgisindeki adı isim. Özel isimlerde olduğu gibi tek tek, cins isimlerde olduğu gibi birbirine benzer bulup birçok şeyi. İletişimde ilk zorluk cins isimlerde çıkıyor. Basit bir örnek: Domates yeniş biçimine göre sebze, bitki yapısındaki yerine göre meyve. Yenge isminin karşılığı ise çok daha belirsiz. Babamızı,oğlumuzu ayrı tutarak erkek akrabalarımızın eşi deyiveriyoruz. Pazardaki esnaf içinse yenge saygı sözcüğü. Bilimdeyse her isim için uzun tanımlamalar yapmamız gerek. Yalnız somut şeyleri değil, soyut kavramları da adlandırıyoruz. İletişimde asıl belirsizlik soyut isimlerde. Örneğin bilgi deyince birçok soru hatırımıza geliyor. Anlamadan ezberlediğimiz bir dua bilgi mi? Bilgileri somut bilgi-soyut bilgi diye ayırabilir miyiz? Bilginin yararı bilgiyi edinen için mi, toplum için mi olmalı? Bu soruların yanıtlarında uzlaşamazsak iletişim sağlayamayız. Örneğin ilke, örneğin inanç, örneğin ruh… Bunları tanımlamak bir yana, açıklayabiliyor muyuz? Bu tanımlama veya açıklamalarda uyuşmazsak iletişim sağlayabilir miyiz?

                 (2) Her şey değişiyor. Üstelik türlü türlü. Bu değişimlerin dilbilgisindeki adı fiil. Tek bir değişime karşılık özel bir fiilimiz yok. Bu nedenle isimlerdeki tüm belirsizlikler fiillerde de var. Yemeğin pişmesi, insanın üşümesi… gibi bazı filler daha somut, kolay anlaşılabilir. Bilmek, öğrenmek, anlamak… gibi bazı fiillerse soyut, iletişim sağlamamız için sorgulamamız gerek.

                (3) Değişen nitelik kazanıyor. Bu niteliklerin yeşeren yeşil, kızaran kırmızı, bilgi edinen bilgili… oluyor. Bu niteliklerin dilbilgisindeki adı sıfat. Yine bazı sıfatlar daha somut, kolay anlaşılır; bazı sıfatlar daha soyut. Belirsizlikler de aynı. Ne iyi, ne kötü uzun uzun irdelenmesi gerek.

                (4) Fiillerle, isimlerle adlandırdığımız şeylerin değişimini, sıfatlarla niteliğini belirliyoruz. Ama biz değişimleri de nitelemek istiyoruz, hatta sıfatları da. Bunu zarflarla yapıyoruz. Zarflar, fiil veya sıfat zarfları diyebiliriz.

                  Bu dört sözcük iletişimin ana ögeleri, tüm belirsizlikleriyle. (Zamir benzerlik gereksinmeden kullandığımız bazı genel isimler. Ayrıca iletişimde önemi ikincil bazı yardımcı sözcüklerimiz de var.)

                İletişim amacıyla bildirilerde bulunurken isim cümlesiyle bağıntılar kurarken, fiil cümlesiyle değişim, sıfat cümlesiyle nitelik bildirirken; (1) sözcüklerde değişim yapıyor, (2) sözcükleri grupluyor, (3) grupları belirli kurallara göre diziyoruz. Basit cümleler kuruyoruz. Ama bununla da yetinmiyor, isim yerine isim cümleciği, sıfat yerine sıfat cümleciği, zarf yerine zarf cümleciği kurarak bileşik cümle kuruyor, bildirimizi zenginleştiriyor, karmaşıklaştırıyoruz.

                Genel bazı bir şeyler anlattık, örneklerle somutlaştırmayı bir sonraki yazımıza bırakalım.

                                                                                                                                    Sağlıcakla,

ÇELTİK TARIMININ GETİRİSİ KADAR GÖTÜRÜSÜ DE VAR…

Keşan Medya Gazetesi İmtiyaz Sahibi Sayın Mustafa BEZBAŞ Medya Keşan’da yayınlanan paylaşımında çeltik üreticisinin haklı sıkıntılarından söz etmiş…

Enez kamuoyu ve Sivil Toplum Kuruluşları olarak bizler de çeltik tarımının özellikle Enez’de yarattığı doğa ve çevre ile ilgili sorunlar nedeniyle bu konuya ilgimizi zaman zaman sözlü ve yazılı olarak dile getirmiştik. Bu açıklamalarımızda çeltik üretimine karşı olmadığımızı, ancak bu tarımın SÜRDÜRÜLEBİLİR kurallarının oluşturularak çevreye zarar vermeden yapılması gerektiğini vurgulamıştık.

***

Çeltik, İpsala ve Edirne Ovası taban suyunun yüksekliği ve Meriç Nehri’nden kolayca suyun temin edilebilmesi gibi gerekçelerle tartışmasız yörenin en önemli ve en kazançlı tarım ürünüdür. Ama tarım, sadece üreticinin daha çok kazanması için yapılmaz. Getirisi maddi açıdan ne olursa olsun doğa /çevre ve insan sağlığı açısından götürüsünün ne olduğu da çok önemlidir.

Örneğin “Getirisi daha çoktur” diyerek kenevir ve haşhaş gibi uyuşturucu ham maddesi olan ürünlerin tarımına izin verilebilir mi? Bunun gibi yasal olsa da çevreye önemli zararlar veren ürünlerin tarımında da kısıtlayıcı önlemler mutlaka gereklidir.

***

Kısaca söz etmek gerekirse kuralsız, denetimsiz, nadasa bırakılmadan, aralıksız yapılan çeltik tarımı nedeniyle bu ovanın çölleşeceği konusunda zaten çok önemli kaygılar yaygındır. Olayın bu yönü, bu satırların yazarının haddini aşsa da hunharca tüm ovada, harman sonrası başlatılan ANIZ YAKMA nedeni ile toprağa, börtü böceğe, mikro organizmaya verilen zarar ilk mektep çocuklarının bile gözlemleyebileceği bir gerçektir.

Bunun yanı sıra rüzgarlar sayesinde Enez’e kadar gelen anız dumanları ile insanlar göz göre göre zehirlenmektedir. Yine bu anız yakma sürecinde, bu dumanlarla, artık oldukça işlevsel hale gelen İpsala- Enez Yolunda trafik engellenmekte ve hatta kazalara neden olmaktadır.

***

Bunun dışında ziraat ilaçları ve gübrelemenin yarattığı olumsuz sonuçlarının en anlamlı göstergesi Gala Gölü’ndeki üretim çeşitliliğinin azalmasıdır. Bugün artık kızılkanat, çapuka, kerevit, turna, yayın hatta yılan balığı gibi Enez’le özdeşleşmiş balık çeşitleri kaybolmuştur ya da çok azalmıştır. Gala Gölü’ndeki su ürünleri üretimi bu yörede tarımın çeşitliliğinin hemen hemen tek alternatifidir. Ne var ki Gala Gölü havzası yani Milli Park alanı çeşitli bahanelerle daraltılmakta ve yeni çeltik alanları yaratılmaktadır.

Yıllardır Enez’in bir adım öteye gidemeyişinin en önemli nedeni olan sivrisinek, çeltik tarlalarının doğal üretimidir. Çeltik alanlarının daraltılması gerekirken aksine devlet eliyle genişletilmesi bu olumsuzlukları daha da içinden çıkılmaz hale getirmektedir.

***

Çeltik üretimi artık emek / yoğun bir tarım seçeneği değildir. Sanayileşmiştir. Sermaye sınıfının seçeneği haline gelmiştir. Eline kazma kürek almadan tarlasının başında bile bulunmadan, güney doğu ağaları gibi büyük şehirlerde oturup harman zamanı bir biçer/döverle, bir ya da birkaç işçi ile süreci yürütenlere çiftçi diyebilmek abartılıdır.

***

Özellikle devlete ve belediyelere ait tarım alanlarının kullanımı öncelikle ve pazarlıkla yörede kurulan kooperatiflere verilmelidir. Bu kooperatifler eliyle, devlet sübvansiyonu da kullanılarak daha sağlıklı, münavebeli disiplinli tarım yapılabilir. Çeltik tarımı o zaman emek yoğun bir seçenek halinde tüm Edirne Köylüsünün ortak sorunu haline gelebilir..

***

Hem üreticilerin hem de bu tarımın kurallarının yarattığı sorunların oturulup tartışılması kaçınılmazdır. Bugün yer altı suları kullanılarak yapılan çeltik ziraatini savunabilecek aklı başında hiç kimse yoktur. Çeltik Komisyonları işlevini yitirmiştir. İpsala pirincinin “Dünyada Birinci”liği söz konusu falan değildir.

Meriç ve Ergene suları ile yapılan tarımda üretilen çeltiğin halk sağlığı açısından da tartışılması gerekmektedir. Yani tartışılacak konu çoktur.

***

Çeltik tarımından tümüyle vaz geçilmesini düşünmek elbette mümkün değildir. Çünkü Meriç Ovası’nın başka alternatifi yoktur. Ama alınacak önlemlerle hem üretimin artırılması, hem emeğin karşılığının alınması, hem toprağın, çevrenin, Gala’nın korunması ile SÜRDÜRÜLEBİLİR BİR TARIM mümkündür.

***

Çevreciler ve Ziraat Odaları’nın müşterek ya da ayrı ayrı bu konuların tartışılıp kuralların yeniden oluşturabileceği toplantılara keşke Sayın BEZBAŞ ve Medya Keşan Gazetesi öncülük etse, bu konuda artık bilim adamları devreye girse… Sadece çok bağıranın haklı kabul edildiği anlayış bilimsel bir yöne çevrilebilse… Beklentimiz budur…

İSTER MİSİN?..

*Gökten üzerine SEVGİ YAĞMASINI ister misin?..
Şarıl şarıl yağıyor ya işte!..
*Ağaçlardan, SEVGİ TOPLAMAK ister misin?..
Vitaminli tatları topluyorsun ya işte!..
*Topraktan SEVGİ FIŞKIRMASINI ister misin?..
Var ya tohumun, ek, sula fışkırsın!..
*Kana kana, SEVGİ İÇMEK ister misin?..
İçiyorsun ya, topraktan kaynıyor ya suyun!..
*Doya doya, SEVGİYLE BESLENMEK ister misin?
Güneş, toprak, su, hava, hayvanlar, ağaçlar, otlar hepsi hizmetinde!..
*Ayaklarının altına, SEVGİ SERİLMESİNİ ister misin?
Toprak, çimenler, çiçekler, serilmiş ya!..
İSTEMEYİ HAYAL BİLE EDEMEYECEĞİN SEVGİ, VERİLMİŞ YA, PEŞİN PEŞİN!

LÂYIK YAŞAMAK, ÇOK MU ZOR?..

Kuran’ı Kerim. Sure 16/Ayet 52:
Göklerde ve yerde ne varsa, O’nundur; din yalnız O’nundur. O halde Allah’tan başkasından mı korkuyorsunuz?
16/53: Nimet olarak size ulaşan ne varsa, Allah’tandır. Sonra size bir zarar dokunduğu zaman da yalnız O’na yalvarırsınız.

Gülüş Tasarımında Dijital Teknolojilerin Yarattığı Büyük Değişim

Teknolojinin hayatımızın her alanına girmesiyle birlikte sağlık sektöründe de devrim niteliğinde gelişmeler yaşanıyor. Özellikle diş hekimliği alanında yaşanan bu dijital dönüşüm, hasta konforunu ve tedavi başarısını en üst seviyeye taşıyan yenilikleri beraberinde getirdi. Eskiden hastalar için belirsizliklerle dolu ve fiziksel olarak yorucu geçen ortodontik süreçler, artık yerini bilgisayar destekli planlamalara ve yüksek konforlu tedavi yöntemlerine bırakmış durumda. Bu yeniliklerin merkezinde ise hastanın ihtiyaçlarına göre özel olarak üretilen şeffaf plak teknolojileri yer alıyor.

Geleneksel yöntemlerde, dişlerin düzelmesi için uygulanan kuvvetler bazen hastaları zorlayabiliyor veya ağız içinde istenmeyen tahrişlere yol açabiliyordu. Ancak günümüzün modern yaklaşımı olan invisalign sistemi, bu süreci çok daha nazik ve kontrollü bir hale getiriyor. Bu sistemin en büyük gücü, arkasındaki ileri teknoloji yazılımlardan geliyor. Tedaviye başlamadan önce hastadan alınan dijital ölçüler, sanal ortamda analiz ediliyor ve dişlerin haftalık hareketleri mikron seviyesinde hesaplanıyor. Bu sayede hangi hafta dişin hangi pozisyona geleceği önceden belirlenmiş oluyor ve sürprizlere yer bırakılmıyor.

Bu teknolojiyi tercih eden hastalar için en motive edici faktörlerden biri, tedavi sonunu görebilmektir. Dijital simülasyonlar sayesinde, henüz ilk plağınızı takmadan önce tedavinin sonunda sahip olacağınız gülüşü ekran başında görebiliyorsunuz. Bu durum, özellikle uzun süreli tedavilerde hastanın motivasyonunu yüksek tutmasını sağlıyor. Ayrıca, metal braketlerin aksine diş yüzeyini tamamen kapatmayan ve şeffaf yapıda olan bu plaklar, özel günlerde, fotoğraf çekimlerinde veya önemli iş görüşmelerinde estetik bir kaygı yaşamanızın önüne geçiyor.

Tedavinin günlük hayata entegrasyonu da oldukça zahmetsizdir. Spor yaparken, enstrüman çalarken veya sunum yaparken ağzınızda yabancı bir cisim varmış hissi yaratmaz. Konuşmanızı etkilemez ve dışarıdan bakıldığında fark edilmez. Hijyen açısından bakıldığında ise plakların kolayca temizlenebilmesi ve şeffaflığını koruyabilmesi büyük bir avantajdır. Düzenli kontrollerin daha seyrek olması ve acil durum randevularına (örneğin tel batması gibi) ihtiyaç duyulmaması, yoğun tempoda çalışan şehir insanı için büyük bir zaman tasarrufu anlamına gelir. Modern diş hekimliğinin sunduğu bu imkanlar sayesinde, ertelediğiniz o mükemmel gülüşe ulaşmak artık zahmetli bir süreç olmaktan çıkıp keyifli bir değişim yolculuğuna dönüşüyor.