Türkiye Kadınlar Basketbol Ligi’nin (TKBL) 21. hafta programı Pazartesi günü oynanan Emlak Konut Gelişim – Turgutlu Belediyespor arasındaki tek karşılaşma ile tamamlandı.
Edirne DSİ Spor, deplasmanda lider Zorlu Koleji Samsun Basketbol karşısında aldığı müthiş galibiyetle 1 basamak daha yükselerek 11. sıraya yerleşti.
Edirne DSİ Spor, ligin 22. haftasında 21 Şubat 2026 Cumartesi günü Yalova Vip’i konuk edecek. Mimar Sinan Spor Salonu’ndaki karşılaşma saat 17.00’de başlayacak. Ligin ilk yarısında Yalova’da oynanan maçta ev sahibi 97-72 galip gelmişti.
TKBL’DE 21. HAFTA TOPLU SONUÇLAR
Yalova Vip 64-78 Fenerbahçe Gelişim
İstanbul Gençlik Spor 75-65 Mersin Gençlerbirliği
Bodrum Basketbol 58-61 Aslan Yol Burhaniye Belediyespor
Zorlu Koleji Samsun Basketbol 82-92 Edirne DSİ
Urla Belediyesi 0-20 Kırklareli Belediyesi Kırklareli Fen Bilimleri
Nesine 3. Lig 1. Grup’ta 22. hafta programında yer alan Küçükçekmece Sinop Spor A.Ş. – Edirnespor dahil 4 karşılaşma 21 Şubat 2026 Cumartesi günü oynanırken, diğer 4 karşılaşma ise 22 Şubat 2026 Pazar günü yapılacak.
Türkiye Futbol Federasyonu haftanın programını açıkladı. Buna göre, Trendyol Süper Lig Mehmet Ali Yılmaz Sezonu 23. hafta müsabakaları 20, 21, 22 ve 23 Şubat’ta, Trendyol 1. Lig 26. hafta müsabakaları 17, 18 ve 19 Şubat’ta, TFF 2. Lig Kırmızı Grup 25. hafta müsabakaları 21 ve 22 Şubat’ta, TFF 2. Lig Beyaz Grup 27. hafta müsabakaları 21 ve 22 Şubat’ta, TFF 3. Lig 22. hafta müsabakaları 21 ve 22 Şubat’ta oynanacaktır.
NESİNE 3. LİG 1. GRUP 22. HAFTA PROGRAMI
21 Şubat.2026 Cumartesi
Karalar İnşaat Etimesgut Spor Kulübü – Beykoz İshaklı Spor Faaliyetleri A.Ş.
Etimesgut Belediyesi Atatürk Stadı – 15.00
(Ev sahibi Takım Seyircisiz)
Bursa Nilüfer Futbol A.Ş. – İnegöl Kafkas Spor Kulübü
İbrahim Yazıcı Nilüfer Stadı – 15.00
Silivrispor – Bursa Yıldırım Spor Kulübü
Silivri Müjdat Gürsu – 15.00
Küçükçekmece Sinop Spor A.Ş. – Edirnespor
İbb 100.Yıl Stadı – 15.00
22 Şubat 2026 Pazar
Bulvarspor – Astor Enerji Çankaya Spor Kulübü
Alemdağ Stadyumu – 13.00
Kestel Çilek Spor Kulübü – Yalova Fk 77 Spor Kulübü
İktidarın İstanbul’daki iki köprü ile bazı otoyolları özelleştirilme tasarrufu kadim tartışmayı alevlendirdi.
Süreç yönetimi ve pazarlamada Ernst&Young şirketi görevli. Yani, dışarıdan gelecek kaynağa bel bağlanmış gözüküyor. Uzun zamandır küresel finans piyasalarından ancak yüksek faizle para bulabilen iktidarın ekonomi çarklarını döndürmekte zorlandığını da yansıtan bir durum.
AKP ekonomi politikaları sonucu ülkede yaşanan çok katmanlı kriz, yıllara dayalıdır.
Sebep-sonuç ilişkisi kapsamında değerlendirmek gerekir. Yaşanan ekonomik sıkıntıları terennüm etmek ise çare değildir. Nereden neşet ettiğine bakmak ve iyi anlamak icap eder.
Diğer bir ifadeyle: asgari ücretin düşüklüğünü, emeklilerin perişanlığını, yoksulluk ve açlık sınırını, gelir dağılımı bozukluğunu, geçim sıkıntısını ekranlarda sürekli önümüze getiren “konuşan kafalar”ın, yetkin ağızların hipnoz etkisi yaratan laf salatalarından kendimizi kurtarmamız lazım.
Sorunların çözümünde kendimizi çaresiz görsek bile hiç olmazsa nedenleri doğru kavramalıyız. Eşref-i mahlûkat olmanın gereğidir.
Sermaye sisteminin ki buna ister liberalizm, ister neoliberalizm, ya da emperyalizm deyin fark etmez çünkü hepsi göbek adıdır. Sermaye sistemi yani kapitalizmdir üst başlık. Diğerleri öze sadık türev uygulamalardır.
Sermaye sistemi öyle örgün bir yapıdır ki sadece bir ekonomik model değildir, düpedüz devlet ve toplum yönetimidir, multidisipliner bir zeminde işleyen bir yapıdır.
Antropoloji, sosyoloji, tarih/ekonomi bilimi, psikoloji, matematik, fizik vb. beslenme çantasını oluşturur.
Sermaye sisteminin insanoğluna yarattığı marazalardan ötürü aşılması gerektiğini ve bunu nasıl olacağını gösteren ideolojiler yok değildir.
Sosyalizm, liberalizme alternatif bir dünya görüşüdür. Reel sosyalizmin çöküşünden kaynaklı günümüzde bir ütopya muamelesi görse de, insanoğluna yakışır bir yaşam denince yine ilk akla gelen sosyalizmdir. Tarihsel boyut da bunu gösterir; muhafazakârlık/liberalizm/sosyalizm ardışık ideolojilerdir, tarih sahnesine çıkışlarında sembiyotik/diyalektik bir ilişki vardır.
Sosyalizme bir ütopya olarak hafızalarda yeri açılırken indirgemeci bir yaklaşımın refakat ettiğini görürüz. Yani sosyalizme, toplumcu bir düzene geçişi uzak ihtimal görerek mevcut ile kifayet etmenin konforunda bir yaşam tercihi ağır basar. Bunda yaşanmışlıkların, acıların, akamete uğramış mücadelelerin, hayal kırıklıklarının, kayıpların ve elbette özellikle hâkim ideolojinin baskı(cı)n yapısından kaynaklı tasarrufların rolü vardır.
Ancak, geldiğimiz noktada, kapitalizmin türev uygulamalarının ve 20’inci yüzyılın son çeyreğine ağırlığını koyan neoliberal ekonomik düzenin, küresel piyasa ekonomisinin tıkandığı da bir gerçek.
Fakat kapitalizmin en önemli yapısal özelliği sürekli değişimdir, bukalemun gibidir.
Ve görüyoruz ki, yine kapitalizmin yeni bir sürümü ile karşı karşıyayız. Dünyada artan yoksulluk, güvensizlik, gelişen teknolojilerin yarattığı istihdam daralması, yapay zeka tartışmaları, bölgesel savaşlar, iklim değişikliği temelli olumsuzluklar, mülteci, sığınmacı sorunu, bir ‘çoklu kriz’ ortamını ifade ediyor.
Buna bağlı gelişmeler ise kapitalizme sadakatte kusur etmeyen sağ popülizmin himayesinde otoriter yönetimlerin dünyada artması şeklinde kendini gösteriyor.
Üstelik bu, sorunların kaynağı sunulan neoliberalizmin bittiği şeklinde bir çarpıtmayla önümüze getiriliyor. Sermaye sisteminin bizzat kendisi değil de türev bir uygulama suçlu gösterilerek öz hakkında düşünmenin önü maharetle kesiliyor.
Oysa neoliberalizmin bittiği iddiasıyla gözümüze sokulan yeni sürüm, dünyada artan sayılarıyla otoriter/totaliter yönetimler, yeni dünya düzenine ilişkindir.
ABD hegemonyasında bir dünya düzeninin devamı için Donald Trump’ın saldırgan başkanlığına indirgenerek çarpıtılan Venezuela, Grönland, İran meseleleri ne ola ki?
Evet, dünyanın içinden geçtiği ‘çoklu kriz’, küresel neoliberal ekonomik düzenin yarattığı sorunlar karşısında sistemin tasarımcı, oyun kurucu güçlerinin önümüze getirdiği alternatif, sağ popülizm-sermaye sistemi işbirliğinde otoriter, sağ partilerin güçlendiği, demokrasiden daha da uzaklaşıldığı yeni sürüm kapitalizmdir.
Karl Polanyi’nin faşizm işlemeyen bir piyasa ekonomisinde ortaya çıkar sözü durumun özeti değil midir?
Bir çevre ülke Türkiye’nin yeni sürüm kapitalizme 2017’deki rejim değişikliği ile ayak uydurduğunu ileri sürmek abartı sayılmamalı.
2017 Referandumu ile kabul edilen ve 2018’de uygulamaya sokulan cumhurbaşkanlığı hükümet sistemini münhasıran Erdoğan’ın iktidarını sürdürme çabasına bağlamak, kuşkusuz yanlış bir çıkarımdı. O kadar basit olmadığı bugün daha iyi anlaşılıyor.
Gelin görün ki, ülkede, eskisi ve yenisiyle sermaye sistemine dayalı ekonomik düzenin geçmişte olmadığı kadar dışa bağımlı hale geldiğini belirtmek yanlış sayılmaz.
Bunda Türkiye’nin küresel kapitalist düzende bir çevre ülke konumu, yani merkez ülkelere bağımlı ve dolayısıyla kaynak aktaran pozisyonu, ekonomi çarklarının dönmesinde dış desteğe ihtiyaç belirleyicidir ve makus talihtir bir bakıma.
Şüphesiz AKP’nin 23 yıllık ekonomi yönetiminden kaynaklı biriken sorunlar artık aşılması daha güç hale gelmiş ve ülke çok katmanlı bir ekonomik kriz ile boğuşmaktadır. Aslında ‘kriz’ sözcüğü kifayet etmemektedir; çünkü süreklilik arz eden bir durum söz konusudur.
2026 yılında 4,4 milyar dolarlık özelleştirme hedefi, ekonomik darboğazdan çıkışta tabii ki çözüm değildir; fakat hem oyunun kuralları gereği hem de daha ucuz maliyetli dış kaynak arayışında anahtar teşkil ediyor olabilir.
İktidarın devlet yönetimindeki köprü ve otoyolları özelleştirme teşebbüsü yeni değil, 2012’de yaşanmıştı.
İstanbul’daki iki Boğaz köprüsü ve toplam uzunluğu 2000 km otoyol ağı, 5 milyar 720 milyon dolar karşılığı ve 25 yıllık işletme hakkıyla Koç-Ülker-UEM ortaklığına verilmişti.
Bir yıl sonra 5,7 milyar doları yetersiz bulan Erdoğan’ın yaptırdığı çalışma satış bedelinin iki katı bir rakamı gösterince ihale iptal edildi. Gerekçe, vatana/halka ihanet endişesiydi.
2012’de 5,7 milyar dolarlık ihale, 2026’ta 4,4 milyar dolar hedefiyle tekrarlanacak.
Ortada bir çelişki var galiba. Vatanın ve halkın menfaatleri dikkate değerse eğer, başta TÜPRAŞ ve TÜRK TELEKOM olmak üzere tüm özelleştirmeleri mercek altına almak lazım.
Yalın gerçeği de hatırlamak şart.. Satış hedefindeki köprüler ve otoyollar halkın vergileriyle yapılmış ve yıllarca yine halktan para alınarak devlet kasasına ek vergi gibi akmıştır.
Özel teşebbüse devredildiğinde bu ek verginin birkaç kat artacağı, tecrübeyle sabittir.
Sıkça karşılaştığımız talan/yağma düzeni gibi yakıştırmalar da buradan kaynaklanmaktadır.
İktidarın Yap-İşlet-Devret modeli bağlamında “Milletin, devletin cebinden beş kuruş çıkmayacak” oksimoron ifadesi daha sonra iyi ki “Hizmetin bedeli var” ile değişti de ortadaki tenakuz giderilmiş oldu. Vatandaşın cari sistemdeki konumu da yerli yerine oturdu.
Bu konumu gözler önüne sermiş CHP Genel Başkan Yardımcısı Deniz Yavuzyılmaz…
Yap-İşlet-Devret modeliyle yapılan Avrasya Tüneli’nde; 2025 yılının ilk 6 ayındaki araç geçiş garantileri tutmuş ama Hazine şirkete “fiyat farkı” adı altında 959 milyon lira daha ödemiş. Muhtemelen Hazine ile Şirket arasındaki sözleşme kaynaklıdır bu ek ödeme yani kılıfına uygundur. Sermaye sisteminin nasıl işlediğinin daha iyi anlaşılmasında da rehberdir.
4,4 milyar dolar hedefiyle 25 yıllığına özelleştirilecek 2 köprü ve otoyolların, Yavuzyılmaz’ın Karayolları Genel Müdürlüğü 2026 Yılı Performans Programı Raporu’na dayanarak aktardığına göre, 2025 net kârı 600 milyon dolar. Yani 25 yılda net 15 milyar dolar yapar. Öngörülen ihale bedelinin 3 katı! Özal ile anılan “Bir koyup üç alacağız” sözüyle de uyumlu.
AKP’nin kökten piyasacı, neoliberal kapitalist düzenin bir partisi konumunu gözden kaçırmış olabileceğini düşünmüyoruz Necmeddin Bilal Erdoğan’ın.
Fakat sermaye sistemi düzeninin yol açtığı sorunlardan rahatsız olduğunu şu sözlerinden anlıyoruz: “Kapitalist düzen maalesef insanı insan yapan değerlerinden uzaklaştırıyor.
Ve eğer buna karşı aktif mücadele veren bir zümre olmazsa, bu mücadeleyi kaybetmemiz çok da uzak olmasa gerek.”
Valla muhafazakâr dünya görüşü sahipleri kapitalizmden mustariptirler çünkü modern yaşam biçimine karşıdırlar ve bunda kapitalizmin etkisini de iyi bilirler.
“İnsanı insan yapan değerlerden uzaklaşmaktan” kastedilen ise muhafazakâr yaşam biçiminden uzaklaşmaktır ki özünde tartışmaya çok açık bir alandır.
Necmeddin Bilal Erdoğan’ın saptaması sermaye sisteminin yansımalarından sadece biridir ve eşyanın tabiatına fevkalade uygundur.
Ali Koç, Business 20’de (2015) yaptığı konuşmada daha açık konuştu: “Eşitsizliğin ortadan kalkması için kapitalizmin ortadan kalkması gerekir. Ben en azından eşitsizliğin minimum seviyeye indirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Gerçek sorun kapitalizmdir.”
Eski Ankara Valisi Nevzat Tandoğan tarafından söylendiği bilinen “Memleket komünist olacaksa onu da biz yaparız” sözünü hatırladınız değil mi?
Biri muhafazakâr diğeri seküler dünya görüşünde bu iki önemli şahsiyet bile kapitalizmi eleştiriyorsa yaşanan sorunların kaynağını kavramak zor olmasa gerek.
Dünü bu günü bitirirdik YARIN –GELEÇEK — nasıl olacak? Çarşamba’ya bakın, Perşembe’nin gelişi Çarşamba’dan bellidir. Yarın dünün ve bugünün tıpa tıp aynısı olmasa da devamıdır.
Yarın biz insanlar için gelecektir, bilhassa gençler için. Gelecekten birşeyler bekleyeceksek, bugüne ne ekeceksek onu biçeceğiz. Bilhassa aileler için çocuklarına ne veriyorlarsa gelecekte de onu alacaklar. Gelecek biz yaşı kemale ermiş kimseler için değil gençler ve çocuklar için olmalı. Önümüzdeki asır teknoloji asrıdır kompüterler, yapay zekalar, otamat makineler, hızlı trenler, şoförsüz arabalar, iş gören robotlar, uydular arası iletişim ve seyahatlar, daha niceleri. Kim derdi ki milyarlık paraları — E — posta ile saniyelik zamanda, dünyanın en uzak yerlerine gönderebilmek. Gelecek asrımız TEKNOLOJİ asrı olacaktır. Eğer bundan istifade etmek istiyorsak, teknolojiyi anlamamız ve bilmemiz gerekir. Onun yolu da eğitimden geçer. Yarın yani gelecekte en değerli varlık zaman ve hız olacak. Zamanın kıymetini bilmek gerekir, her olay zamana bağlıdır, zamandan önemlisi de sağlıktır. Onu yaratacak olanda beslenme, temizlik ve huzurdur.
Belki biz görmesek de bizden sonra gelenler nelerle karşılaşacak? Her şeyden önce dünya nüfusu gittikçe artıyor, daha da artacak. Canlıları yaşatacak olan gıdalar topraktan yetişiyor ama toprak artan nüfus kadar çoğalmıyor. Bu görüşün neticeleri de ileride gıda kıtlığı çekilebilir. Bugün en pahalı gıda ettir, ileride daha da pahalı olacaktır. Bazı araştırmacılar bazı bitkilerle suni et yapımı için uğraşıyorlar. Tadı, aynı olacak göreceğiz. İleride toprak kıtlığı içinde topraksız bitki yetiştirme araştırmaları yapılıyor, toprak yerine reçine kullanmak.
Gelecek için ne yapılabilinir, geleceğin şimdi başladığını anlamak ve tedbirlerini almak. Nüfus artışı ileride besin kıtlığı yaratacak. Bu hal, devletler arası sürtüşmelere neden olacak hatta savaşlarda olabilir. Savaş çok çirkin ve soğuk bir söz ama mecbur kalındığında? Gıda, su kıtlığına çare daha fazla üretim olmalı, bu da tarımsal teknolojiye dayanır. Yalnız gıda kıtlığı değil enerji kıtlığı da olabilir. Çeşitli enerjiler var, bunların çoğu fosil yakıt hammaddeleri ile üretiliyor. Bunlar petrol, kömür, doğal gaz, nükleer enerji ham maddesi uranyum, güneş enerjisi, rüzgar enerjisi, jeotermal enerji, daha başka çeşitlerde olabilir. Bunlar günün birinde tükenebilir, örneğin bugün Amerika’da petrol kalmamıştır. Dünyada milyonlarca oto var, bunlar hep petrol ürünleri ile çalışıyor, petrolu tüketiyorlar. Günün birinde petrol kıtlığı olabilir. Ortadoğu savaşları niye oluyor, petrol yüzünden. Güneş ve rüzgar enerjisine fazla güvenmeyelim. Otolar elektrikle çalışacak, peki bu kadar otoya elektrik nereden bulunacak? Muhakkak ileride enerji kıtlığı çekilecek ve devletler arası savaşlar olacak.
Bir önemli konuda bugünün atığını yarına bırakmamak. Boyuna atık yaratıp duruyoruz, bu atıkların bir kısmı çürüyüp yok olabiliyor, bir kısmı da yakılarak yok ediliyor. Peki geriye kalanı, bilhassa plastik atıklar yok edilemiyor. Bazı yerlerde dağ gibi yığılmış. Bunlar nasıl yok edilecek? Bunların çoğu petrol ürünü plastik. Petrolden sıvı yakıt elde edilirken meydana geliyor. Bir kısmı beyaz eşya, bir kısmı plastik doğrama yapımında, tekstilde kullanılıyor, geriye kalanlar poşetler, kutular, ambalaj atıkları nasıl yok edilecek?
Peki geleceği nasıl görebiliriz, fal açarak mı, medyumlara danışarak mı, zar atarak mı, bunların hepsi boş konular. Gerçeği anlamak matematiğe dayanır, müspet bilimlere, fala inanmayın ama falsız da olmayın.
Şimdiye kadarki yazım hep ekonomik ağırlıklı oldu. Biraz teknolojiye girelim. Ne demiştik; gelecek asır teknoloji asrı olacaktır. Peki bu nasıl olacak, teknoloji üretmekle. Teknoloji nedir, teknik bilgiler, teknik bilgilerde matematiğe, fiziğe, kimyaya dayanır. Bir yerde mühendisliktir yani yarın. Gelecekte neler göreceğiz, şoförsüz otolar, hızlı trenler, ultrasonik uçaklar, yemek yapmadan tabletlerle alınan gıdalar, ultrabilgisayarlar, yapay zeka uygulamaları, iş gören robotlar, seks yapan robotlar, bazı ameliyatları yapan, ders veren, kılavuzluk yapan, savaş yapan robotlar. Yani geleceğin dünyası robotlar dünyası olacak. Peki her şeyi robotlar yaparsa insanlar ne yapacak? Bir birinin gözünü çıkaracak, şaka canım. İnsanların gayesi ruhça ve vücutça gelişmektir, ruhça gelişmek sanatla, vücutça gelişmek sporla.
Robot endüstrisi geliştikçe insanlar işsiz kalmaz mı, ona göre iş düzenlemesi yapılır, çalışma saatleri azaltılır, insanlara daha fazla boş zaman kalır. Mesele bunu değerlendirmekte. Art düşünce ile değerlendirilirse elbette zararlı olur, bütün mesele iyi niyet ve yarar olmalı. Bugün robotlar otomontaj işlerinde kullanılıyor, beyaz eşya montajında kullanılıyor, giriş, çıkış kontrollerinde kullanılıyor, uçaklarda otomatik pilot olarak kullanılıyor, daha bir çok işlerde.
Geleceğin savaşları nasıl olacak, bu savaşların ağırlığı elektronik savaşlar olacak. En başta siber saldırılar, senin bilgisayarına virüs sokarak programını sabote etmek, bilgisayar metotları ile kimlik bilgilerini öğrenmek, banka şifre numaralarını ele geçirerek senin hesabındaki paraları kendi hesabına geçirmek, askeri şifreleri öğrenerek askeri sırları ele geçirmek, elektronik savaşlarla uçakları, gemi ulaşımlarını rotasından çıkarmak, robot askerler ile baskınlar düzenlemek, programlanmış tanklarla hücumlar yapmak, tam gelişmiş füzelerle tam isabet atış yapmak.
Teknolojik çağın içinde yaşanacaksak bu çağa uygun meslekler nelerdir? En başta matematik gelir, hesapsız bir şey yapılamaz bu devirde, matematik mühendislik konusu olmuştur, buda bir branştır. Temel bilimlerden fizik, kimya, biyoloji ön sırayı alır, mühendisliğin her branşı geleceğimiz çağda geçerlidir. Tıbba gelince; her zaman ön safhadadır tabi, diğerleri sırayla. Yapay zeka, Mühendislikte, maliyede, lojistikte, tarımda, astronomide kullanılabilinir ama tıpta, hukukta nasıl kullanılacak? Teknolojinin olduğu yerde romantizm olamaz, belki görmeyeceğim uydulararası seyahatlar mümkün olacak. O zaman çağımız tam bir teknoloji çağı olacak, bu çağa hazırlıklı olalım.
Sayın okurlar DÜN — BUGÜN — YARIN, diye bir yazı dizisi hazırladım, umarım beğenmişsinizdir. DÜNÜ, geçmiş — BUGÜN, şimdi — YARIN gelecek.
“Mısır patlağı makbul müdür?” Makbulse, her şeyin patlağı da makbul, demek değil mi?.. “Akıl patlağı” derler; “Deli” demek midir?.. Hani, patlak mısır olunca makbul, akıldan olunca, bozuk mu demek oluyor?.. Her şeyin, her olayın, patlamışını da, patlamamışını da dışlayamayız, demek ki!.. O zaman, yaratılan her şey makbuldür, dışlanamaz. Çünkü Yaratan’dandır,
ŞÜKÜR.
Kuran’ı Kerim. Sure 53: 31: Hep Allah’tandır; göktekiler, yerdekiler… Akıbet, kötülük edenleri, yaptıklarıyla cezalandıracak, güzellik edenleri de daha güzeli ile mükâfatlandıracaktır.
Hukuki uyuşmazlıklar, her zaman tek bir hukuk dalını ilgilendirmez ve çoğu zaman uzmanlık gerektiren alanlarda ortaya çıkar. Alacak–borç ilişkilerinden ceza soruşturmalarına, sağlık hizmetlerinden doğan hak ihlallerine kadar pek çok konuda profesyonel hukuki destek alınması büyük önem taşır. Bu kapsamda İstanbul İcra Avukatı, Malpraktis Avukatı ve Ceza Avukatı, uygulamada en sık ihtiyaç duyulan ve birbirinden farklı uzmanlık alanlarını temsil eden avukatlık türleridir.
Her bir avukatlık alanı, farklı mevzuat bilgisi, yargılama pratiği ve stratejik yaklaşım gerektirir. Bu yazıda, söz konusu üç avukatlık alanının hangi konularda görev aldığı ve hangi durumlarda tercih edilmesi gerektiği genel hatlarıyla ele alınmaktadır.
İcra Avukatı Ne İş Yapar?
İcra ve iflas hukuku, alacakların devlet gücü kullanılarak tahsil edilmesini düzenleyen bir hukuk dalıdır. İcra Avukatı, alacaklı veya borçlu tarafın haklarını korumak amacıyla icra takiplerini yürüten ve süreci hukuka uygun şekilde yöneten hukuk uzmanıdır.
İcra avukatının başlıca görev alanları şunlardır:
İlamsız ve ilamlı icra takibi başlatılması
Haciz, satış ve tahsil işlemlerinin yürütülmesi
Borca, faize veya icra takibine itiraz süreçleri
İflas ve konkordato işlemleri
Alacakların hukuki yolla güvence altına alınması
İcra süreçlerinde yapılan usul hataları, alacağın tahsil edilememesine ya da borçlunun gereksiz mağduriyet yaşamasına neden olabilir. Bu nedenle icra hukukuna hâkim bir avukatla çalışmak, sürecin doğru ve etkin şekilde ilerlemesi açısından önemlidir.
Malpraktis Avukatı Hangi Davalarla İlgilenir?
Malpraktis, sağlık hizmeti sunumu sırasında hekimin veya sağlık personelinin tıbbi standartlara aykırı davranışı sonucu hastanın zarar görmesi durumunu ifade eder. Malpraktis Avukatı, bu tür tıbbi hatalardan kaynaklanan hukuki uyuşmazlıklarda görev alan ve süreci hem hasta hem de sağlık çalışanı açısından değerlendiren avukatlık alanıdır.
Malpraktis davaları genellikle;
Yanlış teşhis veya geç teşhis
Hatalı tedavi uygulamaları
Ameliyat hataları
Aydınlatılmış onam eksikliği
Tıbbi ihmal iddiaları
gibi konular etrafında şekillenir.
Bu tür davalar, hem tıp hem de hukuk bilgisi gerektirdiği için oldukça teknik niteliktedir. Tıbbi raporların incelenmesi, bilirkişi değerlendirmeleri ve kusur oranlarının tespiti sürecin en kritik aşamalarını oluşturur. Malpraktis avukatları, müvekkillerinin haklarını korurken aynı zamanda bilimsel ve hukuki veriler ışığında süreci yönetir.
Ceza Avukatı ve Ceza Yargılamasındaki Önemi
Ceza hukuku, kişilerin özgürlüğünü ve temel haklarını doğrudan etkileyen bir hukuk dalıdır. Üsküdar Ceza Avukatı, suç isnadıyla karşı karşıya kalan şüpheli veya sanıkların savunmasını üstlenen; aynı zamanda mağdur veya müşteki vekilliğini de yürütebilen hukuk uzmanıdır.
Ceza avukatının görev alanı oldukça geniştir ve şu süreçleri kapsar:
Soruşturma aşamasında ifade alma ve savunma
Tutuklama ve adli kontrol kararlarına itiraz
Ceza davalarının yargılama süreci
İstinaf ve temyiz başvuruları
İnfaz sürecine ilişkin hukuki değerlendirmeler
Ceza davalarında yapılan yanlış veya eksik savunmalar, geri dönüşü zor sonuçlar doğurabilir. Bu nedenle ceza hukuku alanında deneyimli bir avukatla çalışmak, savunma hakkının etkin şekilde kullanılabilmesi açısından büyük önem taşır.
Hangi Hukuki Sorunda Hangi Avukata Başvurulmalı?
Her hukuki uyuşmazlık, aynı uzmanlık alanıyla çözülebilecek nitelikte değildir. Alacak tahsiline ilişkin sorunlarda icra hukukuna hâkim bir avukat tercih edilmelidir. Sağlık hizmetlerinden kaynaklanan zarar iddialarında malpraktis alanında deneyimli bir avukatla çalışmak gerekir. Suç isnadı, ceza soruşturması veya kovuşturması söz konusu olduğunda ise ceza hukuku uzmanlığı öne çıkar.
Doğru avukatlık alanının seçilmesi, sürecin hem süresi hem de sonucu üzerinde doğrudan etkili olan en önemli unsurlardan biridir.
Uzmanlık, Etkin Hukuki Korumanın Anahtarıdır
Hukuki süreçlerde başarı, büyük ölçüde doğru uzmanlık alanında profesyonel destek alınmasına bağlıdır. İcra Avukatı, Malpraktis Avukatı ve Ceza Avukatı, farklı hukuki ihtiyaçlara cevap veren ve her biri ayrı uzmanlık gerektiren avukatlık alanlarını temsil eder. Karşılaşılan hukuki sorun ne olursa olsun, ilgili alanda uzman bir avukattan destek almak; hak kayıplarının önüne geçilmesi ve sürecin sağlıklı şekilde yürütülmesi açısından temel bir gerekliliktir.
Trakya Üniversitesi’nde Ufuk Avrupa Programı Araştırma Altyapıları (INFRA) Bilgilendirme, Tanıtım ve İş Birliği Fırsatları Etkinliği gerçekleştirildi
Trakya Üniversitesi koordinasyonunda, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı Avrupa Araştırma Altyapıları (ESFRI–ERIC), TÜBİTAK AB Çerçeve Programları Ulusal Koordinasyon Ofisi, Trakya Üniversiteler Birliği, Balkan Üniversiteler Birliği Genel Sekreterliği, Trakya Teknokent ve Trakya Kalkınma Ajansı iş birliğiyle “Ufuk Avrupa Programı Araştırma Altyapıları (Research Infrastructures – INFRA) Bilgilendirme, Tanıtım ve İş Birliği Fırsatları Etkinliği” düzenlendi.
Balkan Kongre Merkezi’nde gerçekleştirilen programa, Trakya Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mustafa Hatipler, Rektör Yardımcıları Prof. Dr. Ahmet Muzaffer Demir, Prof. Dr. Mustafa Tan, Prof. Dr. Eylem Bayır ve Prof. Dr. Sedat Üstündağ, Üniversitenin diğer yöneticileri ve akademisyenler katıldı.
Açılış konuşmasını gerçekleştiren Trakya Üniversitesi Proje Koordinasyon Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdürü Doç. Dr. Sertaç Arabacıoğlu, disiplinler arası iş birlikleri, açık bilim yaklaşımı ve dijital dönüşümün günümüz araştırma ekosisteminin temel unsurları olduğunu belirterek, TÜBİTAK AB Çerçeve Programları Müdürlüğü öncülüğünde izlenecek yol haritasının üniversitenin araştırma kültürünü güçlendirecek temel bir rehber niteliği taşıdığını vurguladı.
TÜBİTAK AB Çerçeve Programları Müdür Yardımcısı Burak Tiftik konuşmasında, Ufuk Avrupa Programının genel yapısı, öncelikli alanları, Ufuk Avrupa Ortaklıkları ve proje hazırlıkları konusunda bilgiler verdi.
Rektör Prof. Dr. Mustafa Hatipler ise üniversitelerin bilgi üretmeyi dört duvar arasında sınırlı tutmamaları gerektiğini ve yürütülen tüm projelerin temelinde bu anlayışın yattığını ifade etti. Bilimsel süreçlerin ham veri elde etme gayretiyle başladığını belirten Prof. Dr. Hatipler, bu verinin önce enformasyona, ardından bilgiye dönüşmesi gerektiğini vurguladı.
Açılış konuşmalarının ardından katılımcılar fuayede açılan stantları gezdi. Daha sonra oturumlara geçildi. İlk oturumda Araştırma Altyapıları Ulusal İrtibat Noktasından Ebru Soyuyüce Aydın “Araştırma Altyapılarının Tarihçesi ve Yeni Nesil Araştırma Ortamları”; İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü (İYTE) Kütüphane Daire Başkanı ve OpenAIRE Yönetim Kurulu Üyesi Gültekin Gürdal “Açık Bilim, FAIR Veri ve Avrupa Açık Bilim Bulutu (EOSC)” ve Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı ERIC Komitesi Türkiye Temsilcisi Ali Eser, “Türkiye’nin Avrupa Araştırma Altyapılarına (ESFRI ve ERIC) Entegrasyonu” başlıklı sunumu gerçekleştirdi.
İkinci oturumda ise Ebru Soyuyüce Aydın “Ufuk Avrupa 2026 Çalışma Programı ve Araştırma Altyapıları (INFRA) Çağrıları”; Trakya Kalkınma Ajansı Teknoloji ve Sanayi Birimi Uzmanı Tuğrul Kağan Asan, “Ufuk Avrupa INFRA Kapsamında EDİH West Marmara İle Araştırma Altyapılarına Erişim ve Kapasite Geliştirme” ve Trakya Üniversitesi Rektör Danışmanı ve Dijital Dönüşüm Koordinatörü Dr. Öğr. Üyesi Cem Taşkın ise “Dijital Dönüşüm Perspektifinden Üniversitemizin Araştırma Altyapılarının Geliştirilmesine Yönelik Çalışmaları” başlıklı sunumu ile katılımcıları bilgilendirdi. Kapanış konuşmaları ile program sona erdi.
CHP Edirne Merkez İlçe Kadın Kolları Başkanı Burcu Birgül Çolak, Medeni Kanun’un kabulünün 100’üncü yılı dolayısıyla yaptığı açıklamada, kadın devrimleriyle yükselen Türkiye Cumhuriyeti’nde, kadın hareketiyle kazanılan hakların tehdit altında olduğuna dikkat çekti.
Medeni Kanun’un kabulünün 100’üncü yılı dolayısıyla CHP Edirne Merkez İlçe Kadın Kolları tarafından basın açıklaması gerçekleştirildi. Partinin merkez ilçe başkanlığında gerçekleştirilen açıklamayı Merkez İlçe Kadın Kolları Başkanı Burcu Birgül Çolak okurken, çok sayıda kadın da destek verdi.
Çolak açıklamada, Medeni Kanun’un bir devrimin, bir zihniyet dönüşümünün ve kadının ayağa kalkışının adı olduğunu belirterek, “Bundan tam 100 yıl önce 17 Şubat 1926’da kabul edilen Türk Medeni Kanunu, bu topraklarda kadının kaderini değiştirdi. Kadın, erkeğin gölgesinden çıkarıldı; hukuk önünde eşit yurttaş yapıldı. Tek taraflı boşama ve çok eşlilik tarihe gömüldü. Resmi nikâh esası getirildi. Kadınlara miras hakkı, velayet hakkı, tanıklık hakkı tanındı. Kadın, devlet karşısında birey oldu. Bu sadece hukuki bir düzenleme değil; bir uygarlık sıçramasıydı. Ve bütün bunlar, bir büyük devrimcinin, bir büyük liderin, Cumhuriyetimizin Kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün vizyonuydu” dedi.
‘KAZANIMLAR TEHDİT ALTINDA’
Cumhuriyet’in kadın devrimleriyle yükseldiğini kaydeden Çolak, “Cumhuriyet laiklikle güçlendi. Cumhuriyet eşit yurttaşlıkla kök saldı. 2002 yılında yapılan değişikliklerle “aile reisi kocadır” hükmü kaldırıldı. Evlilik birliğinde eşitlik esası güçlendirildi. Evlilik giderlerine katkı yalnızca maddi varlıkla sınırlı tutulmadı; eşlerin emek katkısı da kabul edildi. Evlilik sona erdiğinde edinilmiş malların paylaşımında eşitlik esas alındı. Bunların hiçbiri kendiliğinden olmadı. Bunlar kadın hareketinin mücadelesiyle kazanılmış tarihsel adımlardır. Ancak bugün, Medeni Kanun’un 100. yılında, ne yazık ki bu devrimci kazanımlar açık bir tehdit altındadır. Ve biz soruyoruz: 100 yıl önce kadınları hukuk önünde eşitleyen bu Cumhuriyet, neden bugün kadınların yaşam hakkını koruyamıyor? Neden her gün bir kadın cinayeti haberiyle sarsılıyoruz? Neden kadınlar sokakta, evde, işyerinde güvende değil? Neden nafaka hakkı tartışmaya açılıyor? Neden çocuk yaşta evlilikler görmezden geliniyor? Neden kadınların kazanılmış hakları “aile yapısı” bahanesiyle aşındırılmaya çalışılıyor? Neden “sil baştan aile hukuku” denilerek laik hukuk düzeni tartışmaya açılmaya çalışılıyor?” diye konuştu.
‘KADININ YAŞAM BİÇİMİNE MÜDAHALE ETMEYİ HAK GÖREN ZİHNİYETLE KARŞI KARŞIYAYIZ’
İktidarın, Cumhuriyet devrimleriyle hesaplaşma peşindedir olduğunu dile getiren Çolak, “Kadın erkek eşitliğine inanmadığını defalarca ilan eden, kadının özgürlüğünü tehdit olarak gören, kadının kahkahasından rahatsız olan, kadının kıyafetine, yaşam biçimine, tercihine müdahale etmeyi hak gören bir zihniyetle karşı karşıyayız. Şimdi bu zihniyete soralım: Aile eşitlikle mi güçlenir, yoksa itaatle mi? Kadın yoksullaştırılarak mı korunur? Şiddet gören kadın, arabuluculuk masasına oturtularak mı adalet bulur? Boşanma süreçlerini hızlandırma bahanesiyle; tedbir nafakasını ortadan kaldırmayı, yoksulluk nafakasını süreyle sınırlandırmayı, kadını ekonomik güvenceden mahrum bırakmayı planlıyorlar. Asıl mesele nafaka değil. Asıl mesele, boşanan kadının yoksullaşmasıdır. Asıl mesele, ekonomik bağımsızlığı olmayan kadının şiddet döngüsüne mahkûm edilmesidir. Aile arabuluculuğu adı altında; şiddet uygulayan erkekle kadını aynı masaya oturtmak istiyorlar. Bu, adalet değil; güç eşitsizliğini devlet eliyle meşrulaştırmaktır” şeklinde konuştu.
‘ÇARE EŞİTLİKTE’
Kadınların sadece şiddetle değil; ekonomik kuşatmayla da mücadele ettiğini belirten Çolak, “Kadın yoksulluğu derinleşiyor. Kadın emeği ucuzlaştırılıyor. Kadınlar güvencesiz çalıştırılıyor. Kadın işsizliği artıyor. Bir yandan “aile” deniliyor, öte yandan o ailenin yükü kadınların sırtına bırakılıyor. Biz kadınlar, eşitlik istiyoruz. İtaat değil, özgürlük istiyoruz. Görmezden gelinmek değil, temsil edilmek istiyoruz. Medeni Kanun bu ülkenin toplumsal anayasasıdır. Torba yasalarla değiştirilemez. Pazarlık konusu yapılamaz. Parça parça budanamaz. Çünkü Medeni Kanun’a dokunmak, kadınların hayatına dokunmaktır. Çocukların geleceğine dokunmaktır. Laik hukuk düzenine dokunmaktır.
Ve biz buna asla izin vermeyeceğiz. Cumhuriyet Halk Partisi olarak, Genel Başkanımız Sayın Özgür Özel’in liderliğinde, kadın haklarını, toplumsal cinsiyet eşitliğini, laik ve sosyal hukuk devletini savunmaya kararlıyız. Çünkü biliyoruz ki. Çare eşitlikte” ifadelerini kullandı.
‘MEDENİ KANUN YAŞAM BİÇİMİMİZDİR, DOKUNAMAZSINIZ’
Medeni Kanun’un yalnızca hukukçuların konusu olmadığının da altını çizen Çolak, “Beşikten mezara hayatımızın güvencesidir. Şiddete karşı kalkanımızdır. Yoksulluğa karşı dayanağımızdır. Eşit yurttaşlığın teminatıdır. 100 yıl önce nasıl cesaretle kurulduysa bu Cumhuriyet, bugün de aynı kararlılıkla savunulacaktır. Biz Cumhuriyeti kadın erkek birlikte kurduk. Onu birlikte büyüttük. Ve onu birlikte savunacağız. Medeni kanuna göz dikenler çok iyi bilsin ki; Medeni Kanun’a dokundurtmayız. Laik hukuk düzenini tartışmaya açtırmayız. Kadınların eşit yurttaşlık hakkını pazarlık masasına yatırmayız. Medeni Kanun 100 yıldır yaşam biçimimizdir. Dokunamazsınız” dedi.
Tüm Emeklilerin Sendikası Edirne Temsilciliği, 65 yaş üstü yurttaşların ve emeklilerin toplu taşımadan ücretsiz yararlanmasının keyfi bir uygulama değil, 4736 sayılı Kanun ile güvence altına alınmış yasal bir hak olduğuna dikkat çekerek, Serhad Birlik Kooperatifi ve Edirne Şoförler ve Otomobilciler Esnaf Odası Yönetim Kurulu Başkanı Aytaç Dilci’nin basına yansıyan açıklamalarını üzüntüyle takip ettiklerini belirtirken, Edirne Belediyesi’ne de toplu ulaşım hizmetini yeniden doğrudan üstlenme ve kamusal bir model kurma konusunda çağrıda bulundu.
Tüm Emeklilerin Sendikası Edirne Temsilciliği’nde ‘Emekliler beleşçi değildir!’ başlığı altında yapılan yazılı açıklamada, “Sayın Dilci, açıklamasında Edirne’de 2025 yılı içerisinde toplam 2 milyon 701 bin 993 ücretsiz yolcu taşıdıklarını ifade etmiştir. Bu iddia gerçeği yansıtmamaktadır” denilerek şunlara yer verildi:
4736 SAYILI KANUN HATIRLATMASI
“Öncelikle hatırlatmak isteriz ki; 65 yaş üstü yurttaşların ve emeklilerin toplu taşımadan ücretsiz yararlanması, keyfi bir uygulama değil, 4736 sayılı Kanun ile güvence altına alınmış yasal bir haktır.
Ayrıca Sayın Dilci’nin de belirttiği üzere, devlet ücretsiz taşımadan kaynaklanan kaybı telafi etmek amacıyla kooperatife araç başına gelir desteği ödemektedir. Bununla birlikte Edirne Belediyesi de, devletin sağladığı desteğin çok üzerinde olmak üzere, aylık olarak kooperatife ek gelir desteği sunmaktadır. Bu ödemelerin tamamı doğrudan kooperatife yapılmaktadır.
Edirne kamuoyunun yakından bildiği bir diğer gerçek ise şudur: Kooperatif, 202 araç üzerinden destek almasına rağmen, bu sayıda araç fiilen hatlarda çalışmamaktadır. Dolayısıyla ‘ücretsiz taşımadan doğan zarar’ iddiası, kamuoyuna eksik ve yanıltıcı biçimde yansıtılmaktadır. Ücretsiz taşındığı söylenen yurttaşların bedeli zaten kamu kaynaklarıyla karşılanmaktadır.
Sayın Dilci’nin, gelir desteğini yetersiz bulması kendi değerlendirmesidir. Ancak bu durum, emeklileri ve 65 yaş üstü yurttaşları ‘ücretsiz taşıyoruz’ diyerek ‘beleşçi’ gibi göstermesi hiç bir şekilde kabul edilemez. Emekliler, bu ülkenin yıllarca çalışmış, üretmiş, vergisini ödemiş insanlarıdır.
Ayrıca unutulmamalıdır ki Edirne’de toplu taşıma ücretleri zaten yurttaşların belini bükmektedir. Edirne, kısa mesafe toplu taşıma ücretinin en pahalı olduğu illerden biri haline gelmiştir. Bu tablo, ulaşımın ticari bir faaliyet gibi değil, sosyal belediyecilik anlayışıyla ele alınması gerektiğini bir kez daha göstermektedir.
TOPLU TAŞIMA BİR KAMU HİZMETİ
Öte yandan Sayın Dilci’nin açıklamasında kullandığı şu ifade, gerçeğin kendisidir:
‘Toplu taşıma hizmeti sadece bir ticari faaliyet değil, halkın günlük yaşamını sürdürebilmesi için vazgeçilmez bir kamu hizmetidir.’
Evet, toplu taşıma bir kamu hizmetidir. Bu kamu hizmetinin asli sorumlusu Edirne Belediyesi’dir. Bu nedenle ulaşımın ticari bir mantıkla değil, kamusal sorumluluk anlayışıyla yürütülmesi gerekir.
Tüm Emeklilerin Sendikası olarak, Edirne Belediyesi’ne bir kez daha çağrıda bulunuyoruz: Asli göreviniz olan toplu ulaşım hizmetini yeniden doğrudan üstlenmeye ve kamusal bir model kurmaya davet ediyoruz.
Tekrar ediyoruz: Emeklilerin toplu taşımadan yararlanması bir lütuf değil, kanunla tanınmış bir haktır ve Sosyal Belediyeciliğin gereğidir. Emekliler beleşçi değildir!”
Edirne’de, 1 Ocak’ta yürürlüğe giren yönetmelikle, bitki koruma ürünleri ile bitkisel ürünlere ait hasat bilgilerinin elektronik ortamda kaydedilmesini ve izlenmesini sağlayan ‘B-Reçete’ uygulaması hakkında, üreticilere bilgi verildi.
Bitki koruma ürünlerinin uygulanmasına ilişkin mevcut kayıt ve izleme uygulamaları, elektronik ortamda yürütülecek şekilde yeniden düzenlenerek, 13 Aralık 2025 tarihli Resmi Gazete’de, ‘Bitki Koruma Ürünlerinin Toptan ve Perakende Satılması ile Depolanması Hakkında Yönetmelik’ adıyla yayınlandı. Bu kapsamda, üreticiler tarafından satın alınan ve uygulanan bitki koruma ürünleri ile bitkisel ürünlere ait hasat bilgilerinin, bitkisel ürün ve parsel bazlı olarak elektronik ortamda kaydedilmesini ve izlenmesini sağlayan ‘B-Reçete Takip Sistemi’ uygulamaya alındı. Bitkisel ürünlerin depolanarak muhafaza edildiği alanlar ile gıda işletmelerinde zararlı organizmalara karşı kullanılacak bitki koruma ürünlerinin uygulanmasına ilişkin iş ve işlemler de yönetmelik kapsamına alındı. B-Reçete uygulaması pilot il olarak belirlenen Ankara, Samsun, Kırklareli ve Mersin’de 1 Ocak 2026 itibariyle uygulanmaya başlanırken, diğer illerde 1 Temmuz’da bu uygulamaya geçileceği belirtildi. Yönetmelik ve B-Reçete uygulamasına ilişkin Edirne İl Tarım Müdürlüğü’nde, üreticilere yönelik bilgilendirme toplantısı yapıldı.
Toplantıda konuşan İl Tarım ve Orman Müdürü İslam Köse, yönetmelikle birlikte koruma ürünlerinin bilinçli, kontrollü ve doğru şekilde kullanılmasının sağlanacağını belirterek, “Bunun yanında çevre ve insan sağlığının korunması, tarımsal üretimde sürdürülebilirliğin sağlanması amaçlanıyor. Hepimiz için çok önemli bir durum. Bu kapsamda da yeni hayata geçirilen B-Reçete sistemiyle birlikte ürünler kayıt altına alınarak, reçeteli şekilde kullanılmasını sağlayan bir mekanizma karşımıza çıktı. Aynı eczanelerde uygulanan sistem gibi, nasıl eczanelere gidiyoruz, ilaçlarımızı reçeteyle alıyoruz artık bitki koruma ürünlerimizi de zirai ilaç bayilerinden aynı şekilde reçeteyle alacağız. Bu uygulamayla birlikte üreticilerimiz ÇKS’de kayıtlı alanları ve ürünlerine göre kullanılabilecekleri miktarda kontrollü bir şekilde bayilerden ilaç alabilecekler. Yedinci ayın biri itibariyle bu sisteme geçmiş olacağız” dedi.
‘GEREKSİZ İLAÇ KULLANIMININ ÖNÜNE GEÇİLECEK’
Yeni sistemle kontrolün ve izlenebilirliğin sağlanacağını ifade eden Köse, “Biz hangi üreticimizin, hangi miktarda nasıl ilaç kullandığını artık bu sistem üzerinden takip etmiş olacağız. Gereksiz ve hatalı ilaç uygulamalarının önüne geçeceğiz. Yani o araziye, o parsellerimize ne kadar ilaç kullanabileceksek o kadar ilaç alacağımız için gereksiz ilaç kullanımının da önüne geçmiş olacağız. Çevreye ve halk sağlığını olumsuz etkileri azaltmış olacağız. İlaç kullanımının azaltılmasıyla birlikte bu çevre ve halk sağlığı da otomatikman korunmuş olacak. Artık bu bitki koruma ürünlerimiz herkesin kendi TC’si üzerinden alacağı için aslında bir kontrol mekanizması da devreye girecek. Üreticilerimizin hangi ilacı aldığını, ya da çevrede atılmışsa böyle bir ürün, biz bunların takibini de yapabileceğiz. Onun için üreticilerimiz bu konuda da artık dikkatli olmak durumunda kalacak. Üretimde ve kalitede de verimlilik elde edeceğiz doğru ilaç kullanımıyla birlikte” diye konuştu.
‘ALDIKLARI BELGELERİYLE BAYİLERE GİDECEKLER’
B-Reçete sistemiyle ilgili köylerdeki eğitimleri tamamladıklarını söyleyen Köse, “Bu eğitime katılan arkadaşlarımız imzalarını atıyorlar, TC’lerini, telefonlarını yazıyorlar. Biz bir belge düzenliyoruz. Daha sonra belgelerini bizden aldıktan sonra bayilerimizden, bu belgemizle ya da ÇKS kaydı ve TC’siyle birlikte telefonlarına bir kod gelerek bayilerden bu ürünlerimizi almış olacaklar. Sürdürülebilir tarım uygulamalarının yaygınlaştırılması hedefiyle çıkılan bu yolda siz üreticilerimizin de en kısa sürede bu sisteme adapte olacağını, bu kapsamda eğitimler tamamlandıktan sonra belgelerimizi alıp artık B-Reçete sistemiyle birlikte kontrollü ve düzgün uygulayıcı bir sistemle birlikte bu yeni sisteme adapte olacağınızdan eminim. Önemli olan bu sisteme bir an önce zamanı geldiği zaman geçip, üreticilerimizin sıkıntıya girmeyecek şekilde ilaçlarını temin edebilmesini sağlamak” şeklinde konuştu.