Yazar arşivleri: BÜLENT AYAN

TENCERE

Seçim lafı bir düştü mü memleketin ortasına…

Bilin ki mutfakta bir şeyler ters gidiyordur.

Baskın, ara, erken, zamanında…

Adı ne olursa olsun, seçim tartışması yeniden ülkenin gündeminde.

Bu kez fitili ateşleyen CHP lideri Özgür Özel oldu.

Ara seçim çağrısı…

Kimi “siyasi hamle” dedi, kimi “nabız yoklama”…

**

Adalet Partisi’nden İlhami Ertem 4 Nisan 1978’de vefat edince Edirne’nin vekil sayısı 3’e düştü.

Bundan tam 47 yıl önceydi…

Edirne dahil Konya, Manisa, Muğla ve Aydın olmak üzere 5 ilde, 14 Ekim 1979’da ara seçim kararı alındı.

İki yıl önce, yani 1977 seçimlerinde oy patlaması yapan Ecevit iktidarda…

Ülke 70 cente muhtaçken başa geçmişti.

Sandığa gidilen o günlerin manzarası neydi?

Mazot yokluğundan otobüsler kalkmıyor…

Yağ yok…

Tüp yok…

Kuyruk var…

Karaborsa var…

Ve en önemlisi:

Geçim derdi var!

Aradan geçen bunca yılın ardından gerçekten değişen ne?

**

Bugün?

Etiketler değişti, sıkıntı aynı kaldı.

Raflar dolu ama cepler boş…

Kuyruk yok belki…

Ama herkes görünmez bir kuyruğun içinde: Geçim kuyruğu.

O gün “yağ kuyruğu” vardı, bugün “fiyat kuyruğu”…

Değişen sadece şekil.

**

1979’da sandık kuruldu.

Seçim öncesi…

O yıllarda partiler mitinglerini Selimiye Meydanı’nda gerçekleştiriyordu.

Edirne’ye ilk gelen ana muhalefet partisi Adalet Partisi’nin Genel Başkanı Süleyman Demirel oldu.

Tarih, 17 Eylül 1979.

Meydan hıncahınç dolu.

Demirel’e büyük moral…

Demirel’den 6 gün sonra, 23 Eylül 1979’da bu kez Selimiye Meydanı’nı CHP Genel Başkanı ve Başbakan Bülent Ecevit doldurdu.

Onda da meydan hıncahınç dolu.

Ecevit’e de büyük moral.

Peki sonuç?

**

Ve seçim günü geldi çattı:

Sandıklar açılınca Adalet Partisi’nde oy patlaması, CHP’de ise şok yaşandı…

Kırat 5’te 5 yaptı.

Seçim sonuçları iktidarı öyle bir sarstı ki, hemen ardından 42. Hükümet düştü, Bülent Ecevit başbakanlıktan oldu.

Süleyman Demirel’in o meşhur sözü bir kez daha doğrulandı:

“Tencere her hükümeti sallar!”

Ve o tencere, sadece mutfakta değil, sandıkta da kaynadı.

**

Bugün Özgür Özel’in çıkışıyla yeniden bir ara seçim ihtimali konuşuluyor.

Gerçekleşir mi?

Ama tartışma sürüyor.

Ve daha önemlisi:

Ekonomi yine başrolde.

**

Şimdi soru şu:

1979’da olduğu gibi…

Tencere yine sandığı etkiler mi?

Yoksa bu kez tencere kaynar… ama sandık susar mı?

FUTBOL – SALON SPORLARI

Hudut Gazetesi’nin arşivini karıştırıyorum…

Tarih: 6 Mayıs 2025.

Edirne’nin olimpiyatlarda yarışan ilk kadın sporcusu, dünya şampiyonu judocu İlknur Kobaş Tepe, İl Genel Meclisi’nde konuşuyor.

Söyledikleri basit ama sarsıcı: Salon sporlarına destek yok.

Daha da önemlisi…

Başarılı sporcuya bile destek yok.

Uluslararası arenada derece yapan sporcuların dahi federasyonlardan yeterli desteği alamadığını söylüyor.

Ama asıl dikkat çektiği yer başka:

Edirne’de spora ayrılan kaynakların neredeyse tek bir alana yönelmesi…

Futbol.

Ve ardından soruyor:

“Edirne’mizden kaç tane üst düzey sporcu çıktı? Üst liglerde kaç futbolcumuz var?”

Sahi, kaç tane var?

**

Bir tarafta minderin üstünde, tatamide, parkede ter döken çocuklar…

Diğer tarafta milyonların konuşulduğu futbol kulüpleri.

Edirne’de denge çoktan bozulmuş durumda.

Yıllardır aynı refleks:

“Edirnespor’u ayağa kaldıralım.”

Peki sonuç?

18 yıl aradan sonra çıkılan lig…

Ve şimdi, 6 yıl sonra yeniden amatör lige dönüş.

Küme düşmesi haftalar öncesinden kesinleşmiş bir tablo.

Onca para, onca umut, onca zaman uçup gidiyor.

**

İşin daha çarpıcı tarafı şu: Aynı kaynaklarla kaç sporcu yetiştirilebilirdi?

Kaç genç hayatını değiştirebilirdi?

Bir sporcunun uluslararası başarı elde etmesi için gereken destek, çoğu zaman bir futbolcunun yıllık maliyetinin bile altında.

Ama biz ne yapıyoruz?

Bir kişiye değil…

Bir sisteme değil…

Bir alışkanlığa yatırım yapıyoruz.

Adı: Futbol.

**

Oysa mesele sadece Edirne değil.

Türkiye’nin birçok şehrinde aynı hikâye yazılıyor.

Salon sporları; basketbol, voleybol, judo, güreş, masa tenisi…

Hepsi “kendi yağında kavrulmaya” bırakılıyor.

Sonra da çıkıp diyoruz ki: Neden dünya çapında sporcu çıkaramıyoruz?

Çünkü aramıyoruz.

Çünkü desteklemiyoruz.

Çünkü görmek istemiyoruz.

**

İlknur Kobaş Tepe’nin sözleri aslında bir serzeniş değil…

Bir tespit.

Hatta bir uyarı.

Diyor ki: Aynı parayla bir sporcunun hayatı değişir.

Bu cümle basit değil.

Bu cümle, bir şehrin spor politikasını sorgulatır.

**

Şimdi soralım: Edirne bir spor kenti mi?

Yoksa futbol hayaline yatırım yapan bir şehir mi?

Bir gencin kaderi neden sadece topa vurmasına bağlı olsun?

Minderde kazanan, raketiyle yükselen, potaya basan, filesiyle parlayan çocuklar neden görünmez?

**

Belki de artık şu soruyu sormanın zamanı geldi:

İnadına futbol mu?

Yoksa gerçekten spor mu?

**

Çözüm mü?

Zor değil aslında…

Yerel yönetimler kaynakları çeşitlendirecek.

Esnaf ve sanayi tek bir kulübe değil, farklı branşlara destek olacak.

Okullar salon sporlarına yönlendirecek.

Ve en önemlisi…

Başaran sporcu yalnız bırakılmayacak.

**

Edirne’nin önünde iki yol var:

Ya bir topun peşinden koşmaya devam edecek…

Ya da bir sporcunun hayatını değiştirmeye karar verecek.

Tercih bizim!

ORDUEVİ

Orduevi binası depreme dayanıksız olduğu gerekçesiyle yıkıldı.

Şimdi yerinde yeller esiyor.

Söz konusu bina, yaklaşık yarım asır önce “ben yaptım oldu” anlayışıyla kentin en müstesna yerlerinden birine inşa edildi.

Bunun için 1914 yılına kadar Küçük Zabit Okulu, ardından 1968’e kadar da Kurtuluş İlkokulu olarak eğitim veren tarihi binaya yazık oldu!

Binlerce öğrenci yetiştiren bu köklü okul o günden bu yana Sarıcapaşa Mahallesi’nde hizmet veriyor.

**

Peki, yıkılan Orduevi binasının yeri nasıl düzenlenecek?

Vali Yunus Sezer, bir buluşmada gazetecilere halka açık bir tesis olacağını, bir bölümünün otopark olarak düzenlenebileceğini söyledi.

Henüz net bir şey yok.

Buna ilişkin farklı görüşler ileri sürülüyor.

Örneğin, Zafer Partisi Edirne İl Başkanı Serkan Konak, yıkılan orduevinin yerine, kentin tarihî ve kültürel kimliğini yansıtan bir hafıza alanı oluşturulması, merkezinde de Talat Paşa heykelinin yer alması önerisinde bulundu…

Konu, Edirne Kent Konseyi Genel Kurulu’nda gündeme alındı.

Kent Konseyi’nin otopark önerisine hiç de sıcak bakmadığını anlıyoruz.

Başkan Özer Demir, binanın yıkılmasının sadece bulunduğu parselin değil o bölgenin tarihi dokuya uygun, kentlileri de sürece katarak, Tarih Kenti Edirne’ye yakışır şekilde planlanması için fırsat olduğunu söyledi.

**

Edirne’nin bazı yerleri vardır; yanından geçersiniz ama aslında içinden tarih geçer, siz fark etmezsiniz.

Mesela, Tophane Bayırı…

Bugün bir yokuş, bir mahalle, belki çoğumuz için sadece bir yol.

Ama bir zamanlar bu şehirde demir erirdi, top dökülürdü.

Sadece metal değil, imparatorluğun gücü şekil alırdı o ateşin içinde.

İstanbul’un fethine giden topların nefesi, bu şehrin bağrından çıkardı.

Şimdi o bayırdan çıkan ne?

En fazla bir egzoz dumanı.

Biraz aşağı inin, işte tam orası Orduevi binası…

**

Tophane Bayırı, Edirne’nin en eski yerleşim ve askeri üretim alanlarından biri olarak biliniyor.

Osmanlı döneminde “top dökümhanelerinin bulunduğu alan” olarak öne çıkıyor.

Özellikle Edirneli Fatih Sultan Mehmet döneminde, İstanbul’un fethinde kullanılan şahi topların  döküldüğü yerlerden biri olarak anılıyor.

Bu nedenle sadece bir coğrafi nokta değil, aynı zamanda Osmanlı askeri sanayisinin kritik merkezlerinden biri kabul ediliyor.

İşte, günümüzde yapılan “İstanbul’un Fethi Edirne’den Başlar”  temsili yürüyüş ve etkinlikler de bu tarihsel hafızayı canlı tutmaya yönelik olarak öne çıkıyor.

**

Fatih Sultan Mehmet’in at üzerinde fethe gidişini tasvir eden heykel ve Şahi topları, düzenleme çalışmaları kapsamında Ekim 2021’de Selimiye Cami meydanından kaldırıldı..

Şimdi bir depoda bekletiliyor.

Tophane Bayırı, Orduevi kesiminden başlayarak Kıyık’a doğru uzuyor.

Kent Konseyi’nin de altını çizdiği gibi Orduevi binasının yıkıldığı alanın boşalması Tarih Kenti Edirne’ye yakışır şekilde planlanması için fırsat.

Yüzü İstanbul’a dönük Fatih, atı ve topları ile bu alanda konuşlansa…

Hemşehrileriyle aynı yerde buluşsa…

Tophane Bayırı’ndan başlayan temsili yürüyüş burada noktalansa…

Nokta!

.

BAYRAM GELMİŞ NEYİME!

Ramazan Bayramı’nı 20-22 Mart tarihleri arasında kutlayacağız.

Yani bugün itibariyle bayram haftasına girmiş bulunuyoruz.

Yerel gazeteler Pazar günlerinin yanı sıra dini bayramlarda da çıkmıyor.

Bundan dolayı 20 Mart Cuma’dan itibaren 3 gün çıkmayacağız, 23 Mart Pazartesi günü yeniden okurlarımızla buluşacağız…

Bayramınızı bugünden kutlamak istiyoruz…

**

Evet, bayram yaklaşıyor.

Çarşıda bayram telaşı var.

Saraçlar Caddesi kalabalık…

Vitrinlerde bayramlıklar, tezgâhlarda şekerler, lokumlar…

Ama herkes için bayram aynı gelmiyor.

**

Bir emekli düşünün.

Her ay hesabına yatan 20 bin lira ile hayatını sürdürmeye çalışan bir emekli.

Ayın başında maaş yatar.

Bir gün geçer… iki gün geçer…

Sonra kira kapıyı çalar.

Ardından elektrik faturası…

Su…

Doğalgaz…

Bir de mutfak var.

En acımasızı o zaten.

Market raflarının önünde durur, etiketlere bakar.

Sepete koyacağı peynirin gramını bile düşünür.

**

Bir zamanlar bayramdan önce torunlarına bayramlık alan, evine misafir hazırlığı yapan adam şimdi pazar torbasını nasıl dolduracağını hesaplıyor.

Tatil mi?

Onu çoktan hayatından çıkardı.

Deniz kenarı, otel, yolculuk…

Bunlar artık televizyon görüntüsü gibi.

**

Ama bayram başka.

Çünkü bayramın bir de torun tarafı var.

Kapı çalınacak.

“Dedeciğim bayramın kutlu olsun” diyecek küçük bir ses.

Belki bir gün önce Saraçlar’dan geçerken torunu için küçük bir şey bakacak vitrinlere.

Sonra o küçük el uzanacak.

Çocuklar bilir…

Bayramda dedeler, nineler o ele harçlık bırakır.

İşte o an emeklinin içi biraz burkulur.

Eskiden cüzdanından gönül rahatlığıyla çıkan paranın yerinde şimdi uzun hesaplar vardır.

**

Bir de bayram ikramiyesi vardı.

Belki biraz nefes aldırır diye beklenen…

Cumhurbaşkanı Erdoğan partisinin grup toplantısında emekliye müjdeden söz edince herkes pür dikkat kesildi.

Ama ne var ki o da bu yıl yine 4 bin lira.

Bugünün pazarında bir torbayı bile doldurmayan bir para.

Emekli yine hesap yapar.

Toruna ne kadar versem…

Ay sonunu nasıl getirsem…

Sonra torunun avucuna bir harçlık sıkıştırır.

Gülümser.

Ama içinden geçen cümleyi kimse duymaz:

“Bayram gelmiş… neyime!”

KIRKPINAR’DA HAVANDA SU DÖVMEK

Bazen sararmış bir gazete sayfası, yıllar sonra bugünü anlatır.

Kırkpınar için yazılmış eski bir haberi okurken tam da bunu düşündüm.

**

UNESCO İnsanlığın Somut Olmayan Kültürel Mirası Listesi’nde yer alan Kırkpınar Yağlı Güreşleri Festivali’nin yapıldığı Er Meydanı’nın Sarayiçi’nin dışına taşınması tartışması yeniden gündemde.

Edirne Kent Konseyi tarafından 21 Şubat’ta “Er Meydanı’nın Geleceği” başlıklı bir forum düzenlendi.

Edirne Belediyesi Atatürk Kültür Merkezi’ndeki toplantıda, Tarihi Kırkpınar Yağlı Güreşleri’nin yapıldığı alanın mevcut durumu, planlama süreçleri ve Er Meydanı’nın geleceği konuşuldu.

Edirne Sarayı’ndaki ihya çalışmalarının büyümesiyle birlikte Sarayiçi de daha görünür hale geldi; daha fazla dikkat çekmeye başladı.

Aslında bu yazıyı daha önce kaleme alacaktım.

Ama taşkın olayları nedeniyle kısmet bugüneymiş…

**

Soru basit ama cevabı kolay değil:

Kırkpınar, bir asırdır “etle tırnak” olduğu Sarayiçi’nden taşınmalı mı?

Aydemir Ay kardeşim geçtiğimiz günlerde yaptığı bir paylaşımda şu değerlendirmeyi aktarmıştı:

“Sarayiçi’nde yer alan Has Bahçe, Osmanlı döneminde de padişahların halkla buluştuğu; güreşlerin, ok atışlarının ve çeşitli sosyal-kültürel etkinliklerin gerçekleştirildiği bir alan olarak kullanılmıştır. Kırkpınar’ın 1924 yılında burada başlatılarak sürdürülmesi bir tesadüf değil, tarihsel sürekliliğin doğal bir sonucudur. Kültürel mirası korumak, onu yalnızca başka bir yere taşımakla değil; hafızasını, mekânını, ruhunu, kimliğini ve ritüellerini birlikte yaşatmakla mümkündür.”

Aynen katılıyorum.

Buna bir öneri de ben ekleyeyim:

Edirne Sarayı’ndaki ihya çalışmalarına paralel olarak Er Meydanı’nın da o tarihi dokuya uygun mimari anlayışla yeniden ele alınması mümkün.

**

1990’lı yılların başında yaklaşık altı yıl boyunca Edirne Gazeteciler Derneği’nin başkanlık görevini yürüttüm.

Dernek olarak 1992 yılında Kırkpınar’a aynı adla ilk gazeteyi kazandırdık.

Kırkpınar Gazetesi ile bu büyük kültürel mirasa “kırmızı dipli mum” olmasa da her yıl biraz daha ışık tutmaya çalıştık.

Bugün bu yazıyı kaleme alırken önümde sararmış bir Kırkpınar Gazetesi sayfası duruyor.

Kırkpınar Güreşleri için basılmış.

Tarihi: 7 Temmuz 1996.

Başlığı ise oldukça manidar:

“Kırkpınar’da Havanda Su Dövmek.”

Haberde anlatılanlar ise daha da ilginç.

**

Edirne Belediyesi Meclisi, 6 Ocak 1995’te yaptığı toplantıda bir Kırkpınar Komisyonu kuruyor.

Komisyon iki ay boyunca çalışıyor, toplantılar yapıyor, görüşler alıyor ve kapsamlı bir rapor hazırlıyor.

Rapor 21 Mart 1995’te Belediye Başkanlığı’na sunuluyor.

Toplantılara kimler katılıyor dersiniz?

Üniversite temsilcileri…

Sivil toplum kuruluşları…

Demokratik kitle örgütleri…

Basın mensupları…

Yani kentin aklı diyebileceğimiz hemen herkes.

Amaç ise çok açık:

Kırkpınar’ı Edirne’ye ve tarihine yakışır bir organizasyon haline getirmek.

**

Raporun içeriğine bakınca insanın aklına şu soru geliyor:

“Bunlar gerçekten 31 yıl önce mi yazılmış?”

Çünkü önerilerin büyük bölümü bugün hâlâ konuşuluyor.

Bakın o raporda neler var:

Kırkpınar yalnızca bir güreş organizasyonu değil, aynı zamanda bir kültür ve sanat festivali olmalı.

Belediye bünyesinde Kırkpınar Müzesi ve arşivi kurulmalı.

Tanıtım profesyonelce yapılmalı; broşürler, filmler ve görseller hazırlanmalı.

Balkan ülkelerinde tanıtım toplantıları düzenlenmeli.

Şehirde kitap fuarları, konserler, tiyatrolar, sergiler ve imza günleri yapılmalı.

Kırkpınar sadece Sarayiçi’ne sıkışmamalı, tüm kente yayılmalı.

Sarayiçi çevresi düzenlenmeli; temizlik sağlanmalı, otopark sorunu çözülmeli.

Pehlivan Mezarlığı çevresi düzenlenmeli.

Tribün sistemi yeniden planlanmalı.

Satıcılar için hijyen kuralları getirilmeli.

**

Şimdi durup düşünelim.

Bu önerilerin hangisi bugün kulağa yabancı geliyor?

Hemen hiçbiri.

Çünkü bu şehirde Kırkpınar konuşulurken hâlâ aynı cümleleri kuruyoruz.

Yıllar değişiyor.

Raporlar değişiyor.

Ama öneriler pek değişmiyor.

Demek ki mesele fikir üretmek değil.

Mesele o fikirleri hayata geçirmek.

Aradan geçen 30 yıla yakın zamana rağmen hâlâ aynı başlıkları konuşuyorsak, belki de asıl sorun şudur:

Tunca Nehri’nin taşkın suları Sarayiçi’ni döverken, biz de yıllardır aynı meseleleri konuşup duruyoruz.

Tıpkı o eski gazete başlığındaki gibi…

Kırkpınar’da bazen gerçekten havanda su dövüyoruz.

TAŞKIN

Son yağışlar, kar erimeleri ve Bulgaristan’daki barajlardan bırakılan sularla birlikte Meriç ve Tunca yine yataklarını zorladı.

Sarayiçi sular altında kaldı.

Kırkpınar Er Meydanı göle döndü.

Bağ evlerinin olduğu bölgelerde su yine kapıya dayandı.

AFAD ve ekipler canla başla çalıştı.

Mahsur kalan hayvanlar kurtarıldı.

Gece gündüz emek veren herkese teşekkür borçluyuz.

Sahadaki mücadeleye sözümüz yok.

Ama mesele sadece sahadaki mücadele mi?

**

Taşkın nedeniyle yine pek çok görüş ve öneri dinledik.

Meriç Nehri kıyısındaki evinde mahsur kalan eski Edirne Belediye Başkanı Hamdi Sedefçi, bot yardımıyla tahliye edildi.

İşte, bunlardan en ilgincini de kendisinden duyduk.

“Kanal Edirne iyi ki yapıldı” şeklindeki sözler tekrarlanırken, Sedefçi’den aksi yönde görüş geldi.

Karaya çıkmasının ardından açıklamalarda bulunan eski başkan, projenin Edirne’nin işine yaramadığını, “Boşu boşuna milyonlarca lira para harcandı. Maalesef fos çıktı” diyerek noktayı koydu.

**

Eski Edirne Kent Konseyi Başkanı Yılmaz Eren ise bir paylaşımla Edirnelileri tam 18 yıl öncesine götürdü.

Edirne Kent Konseyi ve TMMOB Edirne il bileşenlerinin 2 Şubat 2008 tarihinde “Edirne’de Yaşanan Taşkın Olayları” başlığıyla gerçekleştirdiği toplantıyı hatırlattı.

Peki…

Taşkın olaylarının masaya yatırıldığı o toplantıda neler önerilmişti?

Uluslararası taşkın yönetimi modeli…

Komşuluk ilişkilerinin önemi…

Bulgaristan’daki baraj işletme politikaları…

BM ve AB kararlarından doğan sorumluluklar…

Kıyı Kanunu’nun uygulanması…

Nehir yataklarının temizlenmesi…

Merkezi ve yerel yönetimle birlikte bir Meriç Havza Yönetim Modeli…

**

Dile kolay…

Söz konusu toplantının üzerinden 18 yıl geçmiş…

Bir çocuğun büyüyüp sandık başına gitmesi için yeterli süre.

Ama bir taşkın aklının olgunlaşması için yetmemiş.

Aynı öneriler.

Aynı uyarılar.

Aynı mazeretler.

Takvim değişti.

Koltuklar değişti.

Yetkiler değişti.

Elbette bir şeyler de değişti…

Kanal Edirne yapıldı, elektrik santrali hayata geçirildi…

Meriç’in Söğütlük kesiminde milyonlarca lira harcanarak yap-boza dönen düzenlemeler tartışılırken, sonunda burası “kürek sporu” için parkur haline getirildi.

**

Sorular basit:

18 yıl önceki önerilerin hangisi tam anlamıyla hayata geçti?

Hangisi sürdürülebilir hale geldi?

Hangisi takip edildi?

Yoksa, boşuna mı kürek çektik?

BİR PROJEDEN FAZLASI

Geçen yıl 7 Temmuz 2025’te bu köşede “Lavanta – Bal” başlığıyla Çallıdere’nin mor tarlalarından, meşe gölgelerinden ve kadın emeğinin sabrından söz etmiştim.

O gün yazdıklarım bir gözlemdi.

Bugün yazacaklarım bir sonuç.

Aradan henüz sekiz ay geçti.

Geçtiğimiz hafta “Çallıdere Balı’nda Dev Adım!” başlığıyla haberini yaptığımız gelişme, o gün meşe ağaçlarının gölgesinde dinlediğimiz hayalin vücut bulmuş hali aslında.

Trakya Kalkınma Ajansı desteğiyle, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı Sosyal Gelişmeyi Destekleme Programı kapsamında yaklaşık 5 milyon liralık bir projeyle Lalapaşa Kadın Emeği Girişimciler Üretim ve İşleme Kooperatifi üretimde yeni bir sayfa açıyor.

Ama bu bir “hibe haberi” değil.

Bu, kırsalda kadın emeğinin ciddiye alınmasının haberi.

**

Geçen yıl ilkbaharda Çallıdere’nin en yüksek kesimlerinde lavanta tarlalarının kıyısında otururken Kooperatif Başkanı Gönül Danışman’ın anlattıkları hâlâ kulağımda.

Bal ormanları…

Yangın görmüş, vasfını yitirmiş alanların yeniden üretime kazandırılması…

Binlerce adaçayı, ıhlamur, lavanta, kekik, biberiye…

Ve bir cümle:

“Bal sadece bir ürün değil, bir ekosistem meselesi.”

Haklıydı.

Bugün açıklanan projede lavanta, adaçayı, biberiye ve kekik üretiminin modern tekniklerle geliştirilmesi; arıcılıkla entegre edilmesi; markalaşma ve sürdürülebilir gelir modeli oluşturulması hedefleniyor.

Yani mesele daha çok bal üretmek değil.

Daha akıllı, daha planlı, daha katma değerli üretmek.

**

Geçen yıl yazımda kendi kendime sormuştum:

“Bu heyecan sürdürülebilir mi?”

Cevap sekiz ayda geldi.

2023’te dünya çapında bir bal yarışmasının ön elemesini kazanmış bir üretimden söz ediyoruz.

Ürünler İstanbul Havalimanı’nda satılıyor.

İSTOÇ üzerinden yurtdışına gidiyor.

Mısır Çarşısı’nda etiketleri var.

Ama asıl mesele pazar değil.

Asıl mesele şu:

Kırsalda kadınlar artık sadece üretmiyor.

Model kuruyor.

**

Edirne’nin yıllardır konuştuğu bir gerçek var:

Genç nüfus gidiyor, köyler boşalıyor, üretim azalıyor…

Peki tersini mümkün kılan örnekler yok mu?

Çallıdere bunun küçük ama güçlü bir cevabı olabilir.

Çünkü burada üç başlık bir araya geliyor:

Bilim: Akademik destek, analizler, laboratuvar çalışmaları.

Doğa: Bal ormanları, aromatik bitkiler, sınır hattının zengin florası.

Kadın emeği: Israr, sabır ve organizasyon becerisi.

**

Dev adım denilen şey para miktarı değil.

Dev adım, 2021’de atılan küçük bir imzanın bugün kurumsal bir yapıya dönüşmesi.

Ve belki de en önemlisi şu:

Bu hikâye bir hibe dosyasının satır aralarında kalacak türden değil.

Bu, bir projeden fazlası!

İKİ ŞİMŞEK, BİR GERÇEK!

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) geçtiğimiz hafta 2025 ADNKS sonuçlarını açıkladı.

Tabloya bakınca insanın aklına şu geliyor:

Edirne’nin nüfusu artmış mı, azalmış mı, yerinde mi saymış?

Resmî cevaba göre artmış.

Edirne’nin nüfusu bir önceki yıla göre 1.191 kişi artarak 421 bin 247’den 422 bin 438’e yükselmiş.

Artış var mı?

Var.

Hissediliyor mu?

Pek sayılmaz.

Hani “arttı mı, arttı sayılır” kıvamında…

**

Merkez, Keşan ve Süloğlu dışında altı ilçenin nüfusu gerilemiş.

Edirne’nin toplamı artıyor gibi görünse de, fotoğrafın arka planı pek öyle söylemiyor.

Asıl çarpıcı veri yaşta.

Türkiye genelinde ortanca yaş 34,9.

Edirne’de ise 41,8.

Aradaki fark bir nesil neredeyse.

Edirne yaşlanıyor.

**

Merkez hâlâ cazibe çünkü okul orada, üniversite orada, hastane orada, kamu orada.

Peki ya ilçeler?

Keşan direniyor.

Diğerleri sessizce eksiliyor.

Köyler yaşlanıyor, beldeler küçülüyor, gençler valiz hazırlıyor.

Belde ve köy nüfusu bir yılda 2.152 kişi azalmış.

Ortalama bir köy nüfusunu 200 kabul ederseniz, bu yaklaşık 10 köyün fiilen boşalması demek.

Sonra dönüp “Neden üretim azalıyor?” diye soruyoruz.

Sonra dönüp “Neden gıdada dışa bağımlıyız?” diye şaşırıyoruz.

**

İşte, geçen hafta 21.Dönem Edirne Milletvekili Şadan Şimşek de yaptığı açıklamada tam buna dikkat çekti.

2025 verilerinin kırsaldaki çözülmenin artık kritik eşiğe dayandığını gösterdiğini söyledi.

Köylerin boşalmasının yalnızca kırsalın değil, ülkenin geleceğinin meselesi olduğunu vurguladı.

“Üretmeyen bir toplum ekonomik bağımsızlığını koruyamaz” dedi.

Kırsalda yaş ortalaması yükselirken, genç nüfus tarımdan koparken alarm zilleri çalıyor.

Ama bilirsiniz…

Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar.

Kalan köy sayısı zaten azalırken, kovacak köy bulabilecek miyiz?

Orası da ayrı mesele.

**

Küresel gıda enflasyonu yavaşlıyor.

Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü verileri bunu gösteriyor.

Euro Bölgesi’nde yıllık enflasyon yüzde 1,9’a kadar geriliyor.

Ama bizde durum çok farklı.

TÜİK Ocak ayı enflasyonunu yüzde 4,84 açıkladı.

Yani, daha yılın ilk ayında alım gücü yüzde 4,84 eridi.

Bir de öteki Şimşek var.

Maliye Başkanı Mehmet Şimşek.

Sayın Bakan, artışı hava koşullarına bağlıyor.

**

Emeklisi, asgari ücretlisi bunun üzerine söyleniyor:

-Sanki Euro Bölgesi’nde kar yağmıyor.

-Sanki oralarda rüzgâr esmiyor.

-Sanki çocuk kandırıyor…

**

Bir yanda köyler boşalıyor, bir yanda sofralar küçülüyor

Nasıldı o çocuk şarkısı?

Yağmur yağıyor, seller akıyor…

Vatandaş vitrindeki etiketlere camdan bakıyor!

EMEKLİ!

Sonunda en düşük emekli maaşı 20 bin lira oldu…

Bundan dolayı 16 bin 881 lira alan emeklilerin hesabına 3 bin 119 lira fark yattı.

19 bin 500 lira alan 500 lira,

19 bin 999 lira alan ise 1 lira fark gördü.

20 bin lira alan mı?

O da sadece havasını aldı.

Milyonlarca emeklinin maaşı eşitlendi.

Farklar, 4 Şubat Çarşamba günü hesaplara geçti.

ATM’lerin, banka ve PTT şubelerinin önü ana baba gününe döndü.

Ne var ki…

Fark, yattığı gün hayırlı işler.

**

Aynı akşam televizyon karşısındayım.

Haberlerin ana gündemi geçim derdi, yine emekli maaşı…

Sokak röportajlarına yansıyan sesler öfkeli, cümleler acı.

“Bin lira gelse ne olacak? Bin lira nedir ki?” diyor biri.

Bir diğeri, daha cebe girmeden giden farkla simit hesabı yapıyor.

25 yıl devlete vergi verdiğini anlatan bir emekli, 19 bin 500 lira olan maaşının 500 lira farkla 20 bine tamamlandığını söylüyor.

“O parayla ancak bir çorba içersin” diyor.

Bir başkası daha açık konuşuyor:

“3 bin lira değil, 30 bin lira yapsalar da bu şartlarda olmaz. Enflasyon durmadan bu iş düzelmez.”

Bir emekli, kirasını hatırlatıyor:

“25 bin lira kira veriyorum ben. Emekli maaşı 16 bin. Eee, geri kalanı nasıl tamamlayacak bu insan?”

ATM’den ayrılanlara sorular sürüyor…

Maaşının son zamla 18 bin 200 lira olduğunu anlatan bir emekli, fark olarak aldığı 1.800 liranın 1.600’ünü kredi kartına yatırdığını söylüyor.

“Kalan 200 lira mı? Harçlık işte…” diyor.

Bir emekli kadın sözü hiç dolandırmıyor:

“3 bin lira farkla ne yapacağız? Oturup 24 saat soğan ekmek yiyeceğiz.”

“Emekliyle dalga geçmeye gerek yok” diyen de var.

Primlerini yüksekten ödediğini, ama herkesin aynı maaşı almasının adaletsizlik olduğunu anlatan da…

Bir emekli ise öfkesini saklamıyor:

“Tenceremizde taş kaynıyor, taş!” diyor.

“Yiyemez olduk peyniri, sütü. Millet yokluk içinde. Yandaşın kasası dolup taşıyor. Getirin şu sandığı, hesabı bir görelim ya!”

**

Sonuç mu?

En düşük emekli maaşı 20 bin liraya yükseldi.

Ne var ki emekli sevinemedi.

Çünkü 20 bin lira, 32 bin 163 lira olan açlık sınırının çok çok altında.

TÜİK’in açıkladığı yüzde 4,84’lük Ocak enflasyonu, bin lirayı daha cebe girmeden götürdü.

Fark…

Yattığı gün bitti.

**

Budur emeklinin hali pür melali.

HUDUT 56 YAŞINDA

Hudut Gazetesi bugün 56 yaşında…

“Dile kolay” denir de asıl zorluğu yaşayan bilir.

**

Zaman, Hudut için sadece geçen yılların toplamı olmadı hiçbir zaman.

Zaman; kurşun harflerle sabrı öğrenmekti, daktilo sesleriyle haber kovalamaktı, mürekkeple yoğrulmuş gecelerde sabaha direnmekti.

**

Hudut’un ilk sayısı 2 Şubat 1970’te çıktı.

O gün Edirne başkaydı, Türkiye başkaydı, basın bambaşkaydı.

Bugün takvimler başka şeyler söylüyor.

Teknoloji hızlandı, bilgi arttı, ekranlar çoğaldı…

Ama ne garip ki, hakikat aynı hızla çoğalmadı.

**

Eskiden haber yetişmezdi, şimdi haber çok ama güven az.

Eskiden baskı makinesi susturulurdu, bugün ilanlarla terbiye ediliyor.

Eskiden sansür gizliydi, şimdi adı konmadan uygulanıyor.

Hudut, işte bu değişimin tam ortasında 56. yaşına basıyor.

**

Kolay mı?

Bu şartlarda ayakta kalmak, gerçekten kolay mı?

Bugünün Türkiye’sinde yerel bir gazete için bu yük hafif mi?

Bütün bunlar olurken dimdik durmak, herkesin harcı mı?

**

Kolay mı?

Bir kentin yükünü omuzlamak bu kadar basit mi?

Şehrin hafızasını diri tutmanın bedeli az mı?

Yerel basın olmak, sadece haber yazmak mı sanılıyor?

**

Kolay mı?

Hudut, 56 yıldır sadece haber vermedi.

Hatırlattı.

Kayda geçti.

Unutulmasın diye yazdı.

Kimi zaman görmezden gelindi, kimi zaman rahatsızlık verdi, kimi zaman “neden yazıyorsunuz?” sorusuyla karşılaştı.

Ama hiç susmadı.

Çünkü yerel basın susarsa, şehir sessizleşir.

**

Bugün Hudut 56 yaşında.

Nice kuşak gördü, nice dönem atlattı.

Kimi zaman daraldı sayfaları, kimi zaman genişledi sorumluluğu.

Ama hiç vazgeçmedi.

Bu yüzden bugün bir yaşı değil, bir direnci kutluyoruz aslında.

**

İyi ki varsın Hudut.

56 yıldır bu kentin aynası değil sadece; hafızası, vicdanı ve sesi olduğun için…