Edirne Sporcu Eğitim Merkezi (SEM) sporcusu Toprak Topatan, Edirne Olimpik Yüzme Havuzu’nda geçtiğimiz hafta sonu gerçekleştirilen Türkiye Yıldız-Genç ve Açık Yaş Uzun Kulvar Millî Takım Seçmesi’ndeki başarısıyla Temmuz ayında Slovenya’da düzenlenecek yarışlarda milli mayoyu giymeye hak kazandı.
Edirne SEM sporcusu Toprak Topatan, 42 ilden 176 kulübün katıldığı; 373 kadın ve 564 erkek olmak üzere toplam 937 sporcunun mücadele ettiği Türkiye Yıldız-Genç ve Açık Yaş Uzun Kulvar Millî Takım Seçmesi’nde 400 m Serbest, 800 m Serbest ve 1500 m Serbest yarışlarında Yıldızlar kategorisi birincisi oldu. .
Toprak Topatan, elde ettiği bu önemli başarıyla 17–19 Temmuz tarihleri arasında Slovenya’da düzenlenecek Central European Countries Meet yarışlarında Yıldızlar Millî Takımı kadrosunda yer almaya hak kazandı.
Edirne Gençlik ve Spor İl Müdürlüğü, paylaşımında Toprak Topatan’ı, “Sporcumuzu ve antrenörlerini tebrik ediyor, başarılarının devamını diliyoruz” ifadeleriyle kutladı.
Edirne Olimpik Yüzme Havuzu’nda geçtiğimiz hafta sonu gerçekleştirilen Türkiye Yıldız-Genç ve Açık Yaş Uzun Kulvar Millî Takım Seçmesi’nde 3yeni Türkiye rekoru kırılırken, toplam 3.541 yarış gerçekleştirildi.
Olgay GÜLER Edirne’den Bulgaristan’a açılan Kapıkule Sınır Kapısı’nda durdurulan TIR’da, 10 bin 400 elektronik sigara ile çok sayıda kaçak eşya ele geçirildi.
Edirne Gümrük Muhafaza Kaçakçılık ve İstihbarat Müdürlüğü ekipleri, Bulgaristan’a açılan Kapıkule Sınır Kapısı’ndan Türkiye’ye giriş yapan TIR’ı takibe aldı. Gümrük sahasına gelen TIR, şüphe üzerine X-Ray taramasına sevk edildi.
Taramada şüpheli yoğunluk tespit edilen TIR, detaylı kontrol için araç arama hangarına alındı. Burada yapılan arama ve kontrollerde; TIR’ın dorsesinde yasal yük üzerinde toplam 10 bin 400 elektronik sigara, 720 bin sigara filtresi, 84 oto parçası, 215 kutu vitamin ve kişisel bakım ürünleri ile 2 bin 520 adet ilaç ele geçirildi, sürücü gözaltına alındı. Olayla ilgili inceleme sürüyor.
Olgay GÜLER Trakya Üniversitesi (TÜ) Tıp Fakültesi Hastanesi Fizyoloji Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Levent Öztürk, gece aydınlatmaları ve cep telefonlarının yaydığı mavi ışıkların gençler ve hamilelerde depresyon riskini arttırdığını söyledi. TÜ Tıp Fakültesi Hastanesi Fizyoloji Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Levent Öztürk, gece kentlerdeki suni aydınlatmalar ve cep telefonları gibi elektronik aletlerin yaydığı mavi ışıkların, insan sağlığına zararlarına yönelik açıklamalarda bulundu. Son dönemlerde aşırı aydınlatmanın ışık kirliliği haline geldiğini söyleyen Prof. Dr. Öztürk, son 8 yılda aydınlatma seviyesinin gece 2 katına çıktığını belirtti. ‘AYDINLATMAYI SÜS ARACI GİBİ GÖRMEMEK GEREKİYOR’ Aşırı aydınlatmanın, sorunları da beraberinde getirdiğini aktaran Prof. Dr. Öztürk, “Bunun yarattığı tabii bazı sorunlar var. Artık aydınlatmayı güzel bir şey, bir süs aracı gibi görmemek gerekiyor. Çünkü bunun çok boyutlu etkileri oluyor. Birincisi; aydınlatma için gereken enerji desteği, bunu sağlayabilmek için ortaya çıkan karbondioksit emisyonu çok yüksek. Aşağı yukarı 200 milyar kilo civarında karbondioksit emisyonuna yol açıyor ki yaklaşık 400 teravat saatlik bir aydınlatma gücü sağlayabilmek açısından. Bu, işin ekonomik ve çevre kirliliği boyutu olarak düşünülebilir. Diğer yandan insan dışı canlılarda önemli etkiler var. Mesela gece karanlıkta avlanan hayvanlar avlanma fırsatı bulamadığı için türlerinin yok olma tehlikesiyle karşı karşıyalar” dedi. ‘IŞIK KİRLİLİĞİNİ ENDOKRİN KİRLETİCİ OLARAK GÖRÜYORUZ’ Aşırı aydınlatmanın insan sağlığı üzerindeki olumsuz etkilerine de değinen Prof. Dr. Öztürk, “Diğer yandan insana gelecek olursak, aydınlık çeşitli hastalıklarla risk artışı anlamında ilişkili hale gelmeye başladı. Bugün artık ışık kirliliğini biz bir endokrin kirletici olarak görüyoruz. Yani uyku kalitesinin bozulması, sirkadiyen ritimlerin bozulmasının yanı sıra vücudun iç sağlık sistemini ve hormonlarını da olumsuz yönde etkileyen bir kirletici faktör olarak görmeye başladık. Tüm bunlar aydınlanmanın ciddi bir sorun, gece özellikle suni aydınlanmanın bir sorun olduğunu ortaya koyuyor. Gece esasında doğal olarak var olan mesela ay ışığının aydınlatması, yıldızların aydınlatması ya da samanyolu galaksisinin aydınlatması gibi aydınlıklar vardı. Biz özellikle son 10 yılda yıldızlı gecelerimizi kaybettik, diyebiliriz. Yani gökyüzüne baktığımız zaman, suni ışıkla aydınlanmış bir gökyüzü görüyoruz” diye konuştu. ‘DEPRESYON RİSKİYLE İLİŞKİLİ’ Prof. Dr. Öztürk, dış ortamdaki ışık kirliliğinin yanı sıra, cep telefonlarının yaydığı mavi ışığın da zararlarına dikkat çekti. Prof. Dr. Öztürk, “Biz gece dışarıda olduğumuzda, dış ortamın bu aydınlatmasına maruz kalıyoruz. Ama evlerde ve kapalı ortamlarda devam ediyor ve bu ışık kirliliğinin tabiatı biraz değişti. Işık ya da aydınlanma teknolojisinin değişmesiyle birlikte giderek LED aydınlatmalar daha yaygınlaşınca bu sefer kısa dalga boyundan daha yoğun olan ışıklar özellikle mavi ışık maruziyeti arttı. Bununla ilgili son dönemde yapılmış ilginç çalışmalar var. Bir tanesi genç adölesanlarda yapılan çalışma. Gece saat 8’den sonra maruz kalınan mavi ışığın 4 saat ve üzerine çıkmasının depresyon riskiyle ilişkili olduğunu gösteren çalışmalar var. Buna dikkat etmek gerekiyor. Çünkü gençlerde depresyon yaygınlığı hızla artıyor. Bunun nedenlerinden birinin de aslında ışık kirliliği olduğunun, mavi ışık maruziyeti olduğunu anlamamız lazım, bu önemli. Bir diğer çalışmada örneğin gebelerde, dış ortamda gece yüksek seviye ışığa maruz kalmanın doğum öncesi depresyonuyla ilişkili olduğu da gösterilmiş. Özetle gerek dış ortamdaki aydınlatmalar gerek iç ortamdaki mavi ışık maruziyeti hastalıklarla ilişkili hale gelmeye başladı” diye konuştu. ‘BİLİM İNSANLARI DA ZOR DURUMDA’ Suni şehir aydınlatmalarının gökyüzüyle ilgilenen bilim insanlarının da işlerini zorlaştırdığına vurgu yapan Prof. Dr. Öztürk, “Atmosferde bir parlaklık oluşturduğu için aslında gökyüzüyle ilgili çalışmalar yapan bilim insanlarının da işleri zorlaştı. Daha nispeten zayıf ışık yayan yıldızlar görünmez oldu. Bu kirliliğin arkasında kalmaya başladı. Bu gözlemevleri giderek şehir merkezlerinden uzaklaştırılsa da artık kaçacak yerleri de kalmadı. Çünkü şehirler genişlediği için gökyüzüne bakarak gözlem yapan, veri toplayan bilim insanları da zor durumda diyebiliriz” ifadelerini kullandı.
Edirne’deki Söğütlük Millet Bahçesi’nde gerçekleştirilen yoğun budama çalışmaları kamuoyunda tartışma yarattı. Ormanlık alandaki ağaçların büyük bölümünün gövdeleri çıplak kalacak şekilde kesilmesi, bölgeyi kullanan vatandaşların tepkisini çekerken, ortaya çıkan görüntü “doğal yaşam nasıl etkilenecek?” sorusunu da beraberinde getirdi.
Özellikle bahar ayları birlikte canlanması beklenen yeşil alanın, adeta kurak bir silüete bürünmesi dikkat çekiyor. Fotoğrafta da görüldüğü üzere, çok sayıda ağacın üst dallarının kesilmesiyle habitatın doğal yapısı önemli ölçüde değişmiş durumda bulunuyor. Bölgeyi ziyaret edenler, bu müdahalenin sadece estetik değil, ekolojik sonuçlar doğuracağı görüşünde sde birleşiyor.
“Canlılar nereye gidecek?”
Vatandaşlar, Söğütlük’ün yalnızca bir mesire alanı değil, aynı zamanda birçok canlı türü için yaşam alanı olduğuna dikkat çekiyor. Yediuyur, sincaplar, kuşlar ve sayısız böcek türünün ağaçlara bağımlı bir yaşam sürdüğünü hatırlatan doğaseverler, yapılan budamanın bu canlıların barınma ve beslenme düzenini olumsuz etkileyebileceğini ifade ediyor.
Uzmanlara göre, ağaç budaması doğru zaman ve teknikle yapılmadığında ekosisteme zarar verebiliyor. Özellikle geniş çaplı ve sert budamaların, kuş yuvalarını yok edebileceği, böcek popülasyonlarını azaltabileceği ve küçük memelilerin yaşam alanlarını daraltabileceği belirtiliyor.
Bazı vatandaşlar yapılan işlemin gerekli olduğunu savunurken, büyük bir kesim ise müdahalenin ölçüsüz olduğu görüşünde birleşiyor.
Yüzyıllar boyunca medeniyetlerin kesişim noktası olan kadim şehir Edirne, 21 Mayıs – 28 Haziran 2026 tarihleri arasında ilk kez gerçekleştirilecek olan Edirne Bienali’ne ev sahipliği yapmaya hazırlanıyor.
“Köprüler” teması etrafında şekillenen bienal; 24 ülkeden 200 sanatçıyı, kentin Selimiye Camii, Karaağaç Garı ve tarihi köprüler gibi sembolik mekanlarında bir araya getirecek. Her yıl 21 Mayıs’ta kutlanan Birleşmiş Milletler Dünya Kültürel Çeşitlilik Günü’nde kapılarını açacak olan bu etkinlik, Edirne’yi yalnızca bir sınır kenti değil, uluslararası bir sanat platformu olarak yeniden konumlandıracak.
Edirne İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü’nden yapılan “Edirne Bienali: Zamanın, Mekânın ve Hafızanın Üzerinde Kurulan Bir Sanat Köprüsü” başlıklı açıklamada şunlara yer veridi:
“Bu yıl ilk kez düzenlenecek Edirne Bienali, ‘Köprüler’ temasıyla yalnızca sanat eserlerini değil; sanatçıları, mekânları, kültürel ve tarihsel katmanları bir araya getirerek kenti baştan sona deneyimlenen bir düşünce alanına dönüştürüyor.
Yüzyıllar boyunca medeniyetlerin kesişim noktası olan Edirne, yalnızca bir sınır kenti değil; kültürlerin birbirine değdiği, zamanın katman katman biriktiği güçlü bir hafıza alanıdır.
Osmanlı İmparatorluğu’na uzun yıllar başkentlik yapmış olan bu kadim şehir; mimariden müziğe, geleneksel zanaatlardan mutfak kültürüne uzanan zengin mirasıyla dikkat çeker.
Mimar Sinan’ın ustalık eseri olan Selimiye Camii ve II. Bayezid Külliyesi gibi yapılar, yalnızca mimari açıdan değil; aynı zamanda düşünsel ve kültürel derinlikleriyle de öne çıkar. Meriç ve Tunca nehirlerinin şekillendirdiği coğrafya ise Edirne’yi tarih boyunca bir geçiş, buluşma ve etkileşim alanı haline getirmiştir. Bu çok katmanlı yapı, Edirne Bienali’nin ‘Köprüler’ temasıyla doğal bir uyum içinde güçlü bir zemin sunmaktadır.
Tarih boyunca farklı uygarlıkların kesişiminde yer alan, nehirlerin şekillendirdiği ve kültürel etkileşimin yoğunlaştığı Edirne, 21 Mayıs – 28 Haziran 2026 tarihleri arasında ilk kez gerçekleşecek Edirne Bienali’ne ev sahipliği yapıyor. ‘Köprüler’ teması etrafında şekillenen bienal; fiziksel geçişlerin ötesine geçerek zamanlar, kimlikler ve düşünme biçimleri arasında kurulan görünmez bağları görünür kılmayı hedefliyor.
T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, Edirne Valiliği, Edirne Belediyesi ve Trakya Üniversitesi’nin destekleriyle; Resim Heykel Müzeleri Derneği ile Yaratıcı Çocuklar Derneği’nin öncülüğünde gerçekleşen Edirne Bienali, geniş iş birliği ağıyla sürdürülebilir bir kültürel model öneriyor.
Açılış tarihinin Birleşmiş Milletler tarafından ilan edilen 21 Mayıs Dünya Kültürel Çeşitlilik Günü’ne denk gelmesi, bienalin kapsayıcı ve çok katmanlı yapısını güçlendiren önemli bir unsur olarak öne çıkıyor. Bu tarihten itibaren Edirne, sanatın yalnızca sergilendiği değil; birlikte düşünüldüğü bir platforma dönüşüyor.
ÇOKLU KÜRATORYAL YAPI: TEK SES YERİNE DİYALOG
Edirne Bienali, klasik bienal modellerinden ayrışarak tekil bir küratoryal bakış yerine çoğul bir düşünme alanı öneriyor. Didem Çapa’nın koordinasyonunda; Atilla Güllü, Coşar Kulaksız, Fırat Arapoğlu, Görkem Kızılkayak, Gu Zhenqing, İsmail Erim Gülaçtı, Irina Batkova ve Songül Güneş Gültekin’den oluşan küratör ekibi, bienali sabit bir sergi düzeninin ötesine taşıyarak disiplinlerarası bir karşılaşma alanına dönüştürüyor.
Bu yapı; sergiler, performanslar, söyleşiler ve atölyeler aracılığıyla sanatçıları, akademisyenleri ve izleyicileri aynı düşünsel zeminde buluşturuyor. Bienal, yalnızca izlenen değil; deneyimlenen ve tartışılan bir süreç olarak kurgulanıyor.
ULUSLARARASI KATILIM: KUŞAKLAR VE DİSİPLİNLER ARASINDA BİR KÖPRÜ
24 ülkeden 200 sanatçının yer alacağı bienal, uluslararası ölçekte önemli isimlerle genç üreticileri hiyerarşiden arınmış bir düzlemde buluşturuyor. Fotoğraf, yeni medya, heykel, performans ve yapay zekâ gibi farklı disiplinlerden sanatçılar; hafıza, kimlik, teknoloji, ekoloji ve toplumsal dönüşüm gibi güncel meseleleri çok katmanlı bir yaklaşımla ele alıyor.
Bu çeşitlilik, bienalin “köprü” kavramını yalnızca mekânsal değil; kuşaklar ve üretim biçimleri arasında kurulan bir ilişki olarak da ele aldığını ortaya koyuyor.
BİENAL, ŞEHRİ BAŞTAN SONA BİR SANAT ROTASINA DÖNÜŞTÜRÜYOR
Edirne Bienali, geniş ve çok katmanlı programıyla izleyicilere farklı deneyim alanları sunuyor. Bienal kapsamında, mekâna özgü üretimler ve kamusal alana yayılan disiplinlerarası sergiler, kentin farklı noktalarına yerleşiyor.
Program; dans, performans ve konserlerden oluşan etkinliklerle canlı bir ritim kazanırken; küratörler, tarihçiler, sanat tarihçileri ve sanatçıların katılımıyla gerçekleşecek halka açık söyleşiler, Edirne’nin kültürel gündemini tartışmaya açıyor.
Ayrıca sanatçılar eşliğinde çocuklara ve gençlere yönelik düzenlenecek atölye çalışmalarıyla, her yaştan katılımcı için üretime dayalı bir öğrenme ve deneyim alanı oluşturuluyor.
BİR KENTİN HAFIZASI BİENALE DÖNÜŞÜYOR
Edirne Bienali’nin en güçlü yönlerinden biri, kentin tarihsel dokusunu aktif bir anlatı alanına dönüştürmesidir. Yirmiyi aşkın mekâna yayılan bienal rotası, izleyiciyi Edirne’nin katmanlı hafızası içinde dolaştırırken çağdaş sanatın diliyle yeni okumalar öneriyor.
Bu bienalde mekân, yalnızca bir arka plan değil; eserin bir parçası, hatta kimi zaman öznesi haline geliyor.
KAMUSAL ALAN BİR DENEYİM ALANINA DÖNÜŞÜYOR
Bienal mekânları, kentin tarihî yapılarında odaklanıyor. Selimiye Camii ve Külliyesi, bienalin en güçlü duraklarından biri olarak öne çıkarken; geçmiş ile bugün arasında kurulan ilişkiyi yeniden düşünmeye davet ediyor.
Ekmekçizade Ahmet Paşa Kervansarayı ve Ali Paşa Çarşısı, geçmişte olduğu gibi bugün de karşılaşmaların mekânı olarak işlev görmeye devam ediyor. Bienal kapsamında bu alanlar, sanatçıların ve fikirlerin kesiştiği çağdaş bir dolaşım ağına dönüşüyor.
Karaağaç Gar Binası ve çevresi, bir zamanlar yolculukların ve ayrılıkların mekânıyken; bugün sanatın yeni geçiş alanlarından biri olarak yeniden anlam kazanıyor. Eski endüstriyel yapılar ise üretim, dönüşüm ve bellek kavramlarını çağdaş sanatın diliyle yeniden tartışmaya açıyor.
II. Bayezid Külliyesi Sağlık Müzesi, geçmişte şifa dağıtan bir merkezken; bienal kapsamında zihinsel ve duygusal deneyimlerin sorgulandığı bir alana dönüşüyor.
Makedon Kulesi ve Tarihi Gümrük Karakolu gibi yapılar ise Edirne’nin sınır kenti kimliğini görünür kılarak sınır, kimlik ve göç gibi kavramları güncel tartışmalarla buluşturuyor.
Meriç ve Tunca nehirleri üzerindeki tarihi köprüler, bienalin kavramsal merkezini oluşturan “köprü” fikrinin en somut karşılıklarını oluşturuyor. Bu yapılar, yalnızca iki noktayı değil; geçmiş ile bugünü, doğa ile insanı ve yerel ile evrenseli birbirine bağlıyor.
Sarayiçi Er Meydanı’ndan açık alanlara yayılan projelere kadar bienal, şehrin gündelik yaşamını sanatla iç içe geçiriyor. İzleyici, planlı bir sergi gezisinin ötesine geçerek beklenmedik karşılaşmaların parçası haline geliyor.
EDİRNE’YE KALICI BİR KÜLTÜREL MODEL
Edirne Bienali 2026; kentin tarihsel birikimini, mekânsal zenginliğini ve kültürel çeşitliliğini
çağdaş sanatın diliyle yeniden yorumlayan kapsamlı bir platform olarak öne çıkıyor.
Çoklu küratoryal yapısı, geniş katılımcı profili ve kente yayılan mekânsal kurgusuyla bienal;
sanatçıları, izleyicileri ve düşünsel üretimi aynı zeminde buluşturarak kalıcı bir etkileşim alanı
yaratmayı hedefliyor.
“Köprüler” teması etrafında şekillenen bu ilk buluşma, Edirne’nin tarihsel “eşik” kimliğini uluslararası ölçekte yeni bir diyalog alanına taşıyarak kentin kültürel belleğinde kalıcı bir iz bırakmayı amaçlıyor.
Edirne Bienali 2026, yalnızca sanat eserlerini bir araya getirmiyor; zamanları, mekânları, insanları ve düşünme biçimlerini birbirine bağlıyor. Bu yönüyle bienal, Edirne’nin yalnızca tarihsel bir miras değil, aynı zamanda güncel ve dinamik bir kültür-sanat merkezi olarak konumlanmasına güçlü bir katkı sunuyor.
Edirne Bienali 2026, kentin tarihsel ‘eşik’ kimliğini uluslararası ölçekte yeni bir diyalog alanına taşıyarak kentin kültürel belleğinde kalıcı bir iz bırakmayı amaçlamaktadır.”
Edirne’de 2026 yılı Mart ayında toplam 540 konut satışından 185’i ilk el konut, 355’i ikinci el konut satışı olarak gerçekleşti.
Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) 2026 Yılı Mart Ayı Konut ve İşyeri Satış İstatistiklerinden “Edirne İli, Konut ve İşyeri Satış İstatistikleri” konusunda bir basın bülteni hazırladı. Söz konusu paylaşımda şunlara yer verildi:
“Edirne’de 2026 yılı Mart ayında toplam 540 konut satışından 185’i ilk el konut, 355’i ikinci el konut satışı olarak gerçekleşti.
Türkiye genelinde ilk el konut satış sayısı Mart ayında bir önceki yılın aynı ayına göre %1,3 oranında artarak 35 bin 725 oldu. İkinci el konut satışları ise Mart ayında bir önceki yılın aynı ayına göre %3,6 oranında azalarak 77 bin 642 oldu. Toplam konut satışları içinde ilk el konut satışlarının payı %31,5, ikinci el konut satışlarının payı %68,5 oldu.
Edirne’de 2026 yılı Mart ayında toplam 42 işyeri satışından, 15’i ilk el işyeri, 27’si ikinci el işyeri satışı olarak gerçekleşti.
Türkiye genelinde ilk el iş yeri satış sayısı Mart ayında bir önceki yılın aynı ayına göre %5,4 oranında azalarak 3 bin 787 oldu. İkinci el iş yeri satışları ise Mart ayında bir önceki yılın aynı ayına göre %12,3 oranında azalarak 9 bin 712 oldu.
Edirne’de ipotekli konut satış sayısı 125, diğer konut satışları 415 olarak gerçekleşti.
Türkiye genelinde ipotekli konut satışları Mart ayında bir önceki yılın aynı ayına göre %35,9 oranında artarak 25 bin 978 oldu. Diğer konut satışları ise Mart ayında bir önceki yılın aynı ayına göre %9,6 oranında azalarak 87 bin 389 oldu. Toplam konut satışları içinde ipotekli satışların payı %22,9 diğer satışların payı %77,1 olarak gerçekleşti.
Edirne’de ipotekli işyeri satışları 4, diğer işyeri satışları 38 olarak gerçekleşti.
Türkiye genelinde ipotekli iş yeri satışları Mart ayında bir önceki yılın aynı ayına göre %60,1 oranında artarak 698 oldu. Diğer iş yeri satışları ise Mart ayında bir önceki yılın aynı ayına göre %12,6 oranında azalarak 12 bin 801 oldu.”
Emekli Veteriner Hekimler Derneği (EVHED) Genel Başkanı Uğur Görür, hükümete eşit ücret ve haklarının iyileştirilmesi konusunda çağrıda bulundu.
EVHED tarafından, 25 Nisan Dünya Veteriner Hekimler Günü dolayısıyla gerçekleştirilen basın açıklamaları serisi, Edirne’den başlatıldı. Edirne’deki açıklamaya EVHED genel başkanı Uğur Görür ve çok sayıda veteriner hekim katıldı. Görür’ün okuduğu açıklamada, emekli veterinerlerin sorunlarına dikkat çekildi.
‘BU MAAŞ EMEKLİ VETERİNER HEKİME HİÇ YAKIŞMIYOR’
Görür, tüm emeklilerin olduğu gibi, emekli veteriner hekimlerin de büyük sorunları ve yaşadıkları büyük hak mahrumiyetleri olduğunu belirterek, “Ülkemizdeki emeklilerin maaş durumları hepinizin malumudur. Bildiğiniz gibi tüm emekliler aylardır meydanlarda haykırıyor, seslerini duyurmaya çalışıyorlar. İster Kamudan, isterse SSK veya BAĞ-KUR’dan emekli olmuş olsun tüm emekli veteriner hekimler de diğer emekliler ile birlikte aynı sorunları yaşamaktadırlar. Üstelik SSK ve BAĞ-KUR emeklileri ise açlık sınırının altında emekli maaşı almakta olup bu koşullarda hayatlarını sürdürmeye çalışmaktadırlar. Beş yıl gibi uzun bir eğitim sürecinde çok zor bir eğitim alarak meslek hayatına atılan, zaman mefhumu tanımadan her türlü koşullarda mesleğini icra ederek ülke hayvancılığına ve yetiştiricisine büyük katkılar sunan BAĞ-KUR emeklisi bir veteriner hekim bugün itibariyle 23.000 TL civarında emekli maaşı almaktadır. Açlık sınırının 40 bin liralara yoksulluk sınırının 100 bin liraları geçtiği bir ortamda bu maaş bir veteriner hekimin aldığı eğitim ve yaptığı hizmete hiç yakışmıyor. Ekonomideki ciddi enflasyon, temel giderlerde yaşanan ciddi fiyat artışları ve hayat pahalılığı, yaşam koşullarını emekliler için iyice zor bir hale getirmiştir” dedi.
Görür, 2018 yılında çıkartılan ve 2019 yılı ocak ayında yürürlüğe giren 7146 sayılı torba kanun ile 5434 sayılı Emekli Sandığı kanununa eklenen maddeyle beşerî hekim ve diş hekimi emeklilerine, ciddi bir oranda iyileştirme yapıldığını hatırlattı. Bu tarihten itibaren emekli veterinerlerin maaşlarında, diğer meslek kollarıyla ciddi farklılık oluştuğunu dile getiren Görür, “Bugün itibariyle pratisyen bir beşeri hekim veteriner hekimden 30 bin TL daha fazla emekli maaşı almaktadır. Oysa veteriner hekimlik sadece hayvan sağlığının değil, insan ve halk sağlığının, gıda güvenliğinin ve çevre sağlığının da temel unsurlarından biridir. Dünya Sağlık Örgütü’nün tanımladığı “Tek Sağlık” kavramının asli unsurlarının başında da veteriner hekimlik gelmektedir. Bu nedenle veteriner hekimleri sağlık hizmetleri sınıfının dışında görmek mümkün değildir” diye konuştu.
‘3600 EK GÖSTERGE SORUNU ÇÖZÜLMELİ’
Görür, 2023 yılında uygulamaya konulan 3600 ek gösterge sorununa da vurgu yaparak, “Bizler 3600 ek gösterge ile emekli olan bir meslek mensubu iken, sağlık hizmetlerindeki yardımcı sağlık mensuplarına da bu hak verildi. Böylece, bizim yardımcı sağlık meslek mensubu olan tekniker ve teknisyenlerimizde 3600 ek göstergeden yararlandı. Bu defada benim yardımcı sağlık personelim veteriner hekimden daha fazla emekli maaşı almaya başladı. Veteriner hekimlerin ek gösterge sorunu bir an önce çözümlenmeli ve aradaki hiyerarşinin bozulmaması için 7200’e çıkarılmalıdır. Yine başka bir hususta Çalışan memurlara verilen 8 bin liralık seyyanen zammın, emekli memurlara da yansıtılacağı en yetkili ağızdan dile getirildiği halde bugüne kadar emekli memura verilmemiş olmasıdır. Bu da an itibariyle aylık yaklaşık 22 bin lira civarında bir paraya karşılık gelmektedir” şeklinde konuştu.
‘AYRICALIK DEĞİL, EŞİTLİK İSTİYORUZ’
Ayrıcalık değil, eşitlik istediklerini dile getiren Görür, “Bizim talebimiz ayrıcalık değil, eşitliktir. Bizim isteğimiz imtiyaz değil, adalettir. Yıllarca hizmet verdiğimiz bu ülkenin, bize hak ettiğimiz değeri vermesini istiyoruz. Sonuç olarak: emekli veteriner hekimler, diğer emekli sağlık çalışanlarıyla eşit haklara sahip oluncaya ve bu adaletsizlik giderilinceye kadar; EVHED olarak hem hukuki hem toplumsal mücadelemizi sürdüreceğiz. Bu konuda yerel basınımızın, halkımızın ve tüm sivil toplum kuruluşlarının desteğini önemsiyor ve bekliyoruz” ifadelerini kullandı.
Lalapaşa Belediyesi’nde çalışan baba Nazım Zobar ve oğlu Mustafa Zobar Trakya Üniversitesi’nde farklı alanlarda eğitim görüyor.
Trakya Üniversitesi’nde arkeoloji bölümünde dördüncü sınıfta öğrenimini sürdüren oğul Mustafa Zobar öğrenciliğinin yanında babasıyla aynı okulda arkadaş olarak da buluşup zaman geçirip sohbet ediyor.
Lalapaşa Belediyesi’nde çalışan Nazım Zobar oğlu Mustafa Zobar’da aynı okulda öğrenim görmeye başladıktan bir yıl sonra üniversite sınavlarına girerek başarılı olup Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü’ne ikinci öğretimine kayıt yaptırdı.
Baba oğul aynı okulda okumalarına karşın oğul Mustafa Zobar’ın gündüz, baba Nazım Zobar’ın gece öğrenim görmesi nedeniyle sınavlarda karşılaşarak sohbet etmelerinin yanında okulda sık sık bir araya geliyor.
SEVEREK ÖĞRENİM GÖRÜYORUZ
Nazım Zobar yaptığı açıklamada, şunları söyledi:
“Oğlumla aynı üniversite de birlik öğrenim görmek benim için gurur verici bir şey. Oğlum sevdiği bölüm olan Arkeoloji bölümünde eğitimine başladıktan sonra ben de de üniversiteli olmak isteği oluşmaya başladı. Kendim de Lalapaşa Belediyesi çalışanı olmama karşın hazırlanarak bir yıl sonra sınavlara girdim ve ilgi alanım olan Tarih Bölümü’ne kayıt yaptırdım.
Oğlum gibi ben de severek devam ediyorum derslerime. Bugüne kadar ikimiz de dönem kaybı yaşamadan geldik. Tek temennimiz dönem kaybetmeden mezun olmak.”
Saadet Partisi Genel Başkan Yardımcısı Av. Sinan Tekin’in başkanı olduğu Saadet Partisi Sosyal İşler Başkanlığı tarafından hazırlanan haftalık raporda ““Türkiye’de Karayolu Taşımacılığı Sektörünün Yapısal Sorunları ve Politika Önerileri” konusu ele alındı.
Söz konusu raporda; artan maliyetler, haksız rekabet, mevzuatın dağınık yapısı ve çalışma koşullarındaki yetersizliklerin sektör üzerindeki etkileri kapsamlı şekilde değerlendirilirken, sorunların yalnızca taşımacılık sektörünü değil, üretim maliyetleri ve fiyatlar üzerinden tüm ekonomiyi ve toplumu etkilediği ortaya konuldu.
Rapora ilaveten “Akaryakıt vergi yükü hafifletilmeden sektör nefes alamaz” başlığı altında yapılan yazılı açıklamada ise şunlara yer verildi:
“Türkiye’de karayolu taşımacılığı sektörü, üretimin, ticaretin ve tedarik zincirinin temel taşıdır. Milyonlarca kişiye istihdam sağlayan bu sektör, ülke ekonomisinin sürekliliği açısından hayati bir rol üstlenmektedir. Ancak bugün sektör, artan maliyetler, düzensiz piyasa yapısı ve ağır çalışma koşulları nedeniyle ciddi bir krizle karşı karşıyadır.
Sektörde en büyük maliyet kalemi olan akaryakıt fiyatlarındaki artış, taşımacıların kârlılığını ciddi şekilde düşürmektedir. Bunun yanında bakım, sigorta, finansman, köprü ve otoyol ücretleri gibi giderler nakliye ücretlerinin büyük bölümünü oluşturmaktadır. Bu şartlar altında esnafın ayakta kalması ve yatırım yapması giderek imkânsız hale gelmektedir.
Sektöre girişte herhangi bir eğitim ya da yeterlilik şartının bulunmaması, plansız büyümeye ve kalite kaybına yol açmaktadır. Ayrıca bir K belgesi ile sınırsız sayıda aracın çalıştırılabilmesi, haksız rekabeti artırmakta ve küçük esnafı zor durumda bırakmaktadır. Bu nedenle K belgesi sisteminin yeniden düzenlenmesi ve daha adil bir yapının kurulması gerekmektedir.
Öte yandan, piyasada büyük firmaların ağırlığı artarken küçük esnaf giderek güç kaybetmektedir. Komisyonculuk faaliyetleri de sektörde dengesizlik oluşturmaktadır.
Kooperatiflerin desteklenmesi, iş birliğinin artırılması ve haksız rekabetin önlenmesi büyük önem taşımaktadır.
Sektörün bir diğer önemli sorunu ise çok başlı yönetim yapısıdır. Farklı bakanlıkların aldığı
kararlar, taşımacılara yeni maliyetler ve yükümlülükler olarak yansımakta, bu durum sektörde
karmaşa ve öngörülemezlik oluşturmaktadır.
Ayrıca şoförlerin çalışma ve dinlenme koşulları yetersizdir. Otoyol ve sanayi alanlarında temel ihtiyaçların karşılanamaması, hem çalışan sağlığını hem de trafik güvenliğini olumsuz etkilemektedir. Sektörden Avrupa standartlarında hizmet beklenirken, sunulan çalışma koşulları bu seviyenin oldukça gerisindedir.
Karayolu taşımacılığı sektöründe yaşanan bu sorunlar yalnızca sektörle sınırlı değildir.
Artan maliyetler, üretimden tüketime kadar tüm ekonomiye yansımakta ve toplumsal bir etki oluşturmaktadır.
Bu nedenle;
Akaryakıt üzerindeki vergi yükü azaltılmalı,
K belgesi sistemi yeniden düzenlenmeli ve haksız rekabet önlenmeli,