Keşan Belediyesi ile DİSK Genel İş Sendikası’na bağlı kadrolu işçiler arasındaki toplu iş sözleşmesi 5 Şubat 2026 Perşembe günü imzalandı.
Keşan Belediye Başkanlığı makamında düzenlenen imza törenine; Keşan Belediye Başkanı Op.Dr. Mehmet Özcan, Keşan Belediye Başkanvekili Rasim Ergene, DİSK Trakya Şube Başkanı Caner Makasçı, DİSK Trakya Şube Sekreteri Barış Güne, DİSK Trakya Şube Saymanı Kamil Tunca, Keşan Belediyesi İşyeri Temsilcisi Samiye Dinç katıldı.
İmzalanan sözleşmeyle ilgili konuşan Makasçı, şunları söyledi: “Keşan Belediyesi ile DİSK Genel İş Sendikası arasında 17 işçiyi kapsayan 1,5 yıllık toplu iş sözleşmesini imzaladık. İşçilerimizi enflasyon karşısında ezdirmedik. Sözleşmenin tüm işçilerimize hayırlı olmasını diliyorum.”
ÖZCAN: “EMEK KUTSALDIR, ALIN TERİ DEĞERLİDİR”
Sözleşmenin ardından konuşan Başkan Özcan, şunları söyledi: “Bugün, belediye çalışanlarımızın haklarını gözeten 1,5 yıllık Toplu İş Sözleşmemizi karşılıklı anlayış ve uzlaşıyla imzaladık. Bu sözleşme; çalışanlarımızı enflasyona ezdirmeyen, günün ekonomik koşullarını gözeten, emeğin karşılığını esas alan bir mutabakatın ürünüdür. Bizim anlayışımız nettir: Emek kutsaldır, alın teri değerlidir ve mutlaka karşılığını bulmalıdır. Keşan’a hizmet üretmek için gece gündüz demeden, yaz-kış demeden fedakârca çalışan tüm emekçi arkadaşlarımızın
haklarını korumayı bir sorumluluk olarak görüyoruz. Bu sözleşme sadece bir imza değil; dayanışmanın, karşılıklı saygının ve ortak aklın bir göstergesidir. Keşan için emek veren tüm çalışma arkadaşlarıma gönülden teşekkür ediyorum. Bu sürece katkı sunan sendika temsilcilerimize, emeği geçen herkese ayrı ayrı şükranlarımı sunuyorum. İmzalanan Toplu İş Sözleşmesinin başta çalışanlarımız olmak üzere, belediyemize ve Keşan’ımıza hayırlı olmasını diliyor; alın terinin karşılığını aldığı, adaletin ve emeğin kazandığı bir çalışma hayatını hep birlikte büyütmeye devam edeceğimizi bir kez daha vurgulamak istiyorum.”
Renk trendlerinin belirleyicisi Pantone, 2025 yılının rengini Mocha Mousse olarak açıkladı. Pantone, yılın rengini belirlerken küresel trendleri, kültürel hareketleri, moda ve tasarım dünyasındaki gelişmeleri dikkate alıyor. Bu analizleri yaparak yılın ruhunu yansıtan bir renk seçiyor.
Mocha Mousse, zengin, sade ve sofistike bir etki yaratır. 25 yıllık Pantone tarihinde seçilen ilk kahverengi olarak tarihe geçiyor. Kahve ve krem tonlarının karışımı olan bu renk tek başına kullanılabileceği gibi beyaz, krem, sarı, altın, yeşil ve mavi tonlarıyla uyum içerisindedir. Kahverengi çoğunlukla mütevazi bir renk olarak kabul ediliyor, bu sebepten kahve tonlarına lüks bir dokunuş katmak isterseniz altın aksesuarlara yönelin. Her yıl tahtını koruyan deri parçalarda da kahve köpüğü öne çıkıyor. Triko kazaklar, bluzlar, keten gömlekler ve aksesuarlar için gözde bir seçim olacak.
Modanın devleri, dünyaca ünlü moda evleri Mocha Mousse tonlarında ki koleksiyonlarını şimdiden sergilemeye başladı. Bu da demek oluyor ki gardıroplarımıza bu harika ve bir çok parçayla uyum sağlayabilecek sihirli kahveyi ilave etmeye başlamalıyız.
İnşaat Mühendisleri Odası Edirne İl Temsilcisi Eren Eryılmaz, Türkiye’de deprem risklerinin bilindiğini ancak önlem alınmadığını söyledi. Eryılmaz, “6 Şubat depremlerinin 3. yılında bugün, dünden daha hazır değiliz” dedi.
Başkan Eryılmaz, “On binlerce yurttaşımızı yitirdiğimiz, 11 ilde yaklaşık 40 bin binanın yıkıldığı, 200 binden fazlasının ağır hasar aldığı 6 Şubat Depremlerinin yıldönümünde, kaybettiklerimizi saygıyla anıyoruz; geride kalanlara karşı sorumluluğumuzun bilinci ve ülkemizin güvenli geleceği için bu tarihi, yalnızca bir anma günü olarak görmüyor, depremlerin 3. yıl dönümünde ihmallerin, yanlış tercihlerin ve görmezden gelinen gerçeklerin ağır sonuçlarını hatırlatma gereği duyuyoruz” dedi.
DEPREM BEKLENMEDİK BİR OLAY DEĞİL
Eryılmaz, “Türkiye’de deprem “beklenmedik” bir doğa olayı değil; tam olarak ne zaman, nerede ve ne büyüklükte olacağı tespit edilemese de öngörülebilir ve etkileri büyük ölçüde azaltılabilir bir gerçektir” diyerek açıklamasında şunlara yer verdi:
Denilebilir ki yıkımın büyüklüğü, depremin ölçüsünden çok; yapı üretiminin kalitesi, denetimin niteliği ve risk azaltma politikalarıyla doğrudan ilişkilidir. Aynı büyüklükteki depremlerin farklı ülkelerde bu ölçekte yıkıma ve can kaybına yol açmaması, sorunun doğada değil, insan eliyle yaratılan zaaflarda olduğunu açıkça göstermektedir.
Dahası, ülkemizde orta büyüklükte sayılabilecek depremlerde bile büyük yıkımların meydana geldiği bilinmektedir. Son olarak geçtiğimiz yıl Balıkesir Sındırgı’da 10 Ağustos ve27 Ekim tarihlerinde meydana gelen 6,1 ve 6 büyüklüklerindeki iki deprem sonucu toplam 729 binadaki 1036 bağımsız bölüm ağır hasarlı veya yıkık olarak tespit edilmiştir.
Yine aynı yıl içinde 23 Nisan tarihinde bu kez Silivri açıklarında meydana gelen 6,2 büyüklüğündeki deprem, İstanbul başta olmak üzere Marmara Bölgesinde yaşayan yurttaşlarımızda büyük endişe yaratmış, depremin ardından iletişim ağının çökmesi, deprem toplanma alanlarının ve acil ulaşım yollarının yetersizliği, daha büyük bir olası depremde yaşanacaklar konusunda ne yazık ki iyimser varsayımlarda bulunmayı güçleştirmiştir.
YAPILARIN BÜYÜK KISMI RİSKLİ
Bugün gelinen noktada Türkiye’deki yapı stokunun önemli bir bölümünün hâlâ yüksek deprem riski altında olduğu bir sır değildir. Mevcut binaların birçoğunun hasar görebilirliği yüksek olan 2000 yılı öncesi inşa edilmiş binalardan oluşması bir yana, son 25 yılda çıkarılan 6 imar affı yasasıyla mevzuata aykırı eklenti veya değişiklikler, gerekli tedbirler alınmadan kâğıt üstünde yasal hale getirilerek, mühendislik hizmeti almamış kaçak yapıların yasallaşması sağlanmıştır.
TBMM Kahramanmaraş Depremleri Araştırma Komisyonunun 2023 tarihli raporu ülke genelinde 6-7 milyon konutun acilen dönüştürülmesi gerektiğini; Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı ise sadece İstanbul’da yaklaşık 600 bin konutun çok riskli olduğunu, toplamda 1,5 milyon konutun dönüşmesi gerektiğini ifade etmektedir. Resmî makamların açık beyanlarıyla ülke genelindeki yapı stokununnekadarsorunluolduğugözlerönüneserilmiştir.Bunarağmen,hâlâbütüncülvekamuoyuna açık bir yapı envanteri oluşturulmamış, hangi kentte kaç yapının riskli olduğu net biçimde ortaya konmamıştır. Risk bilinmeden, öncelik belirlenmeden, etkili bir dönüşümden söz etmek de mümkün değildir.
Yaklaşık on üç yıldır yürürlükte olan kentsel dönüşüm politikaları ise, deprem riskini azaltmaktan çok, çoğu zaman arsa değeri yüksek bölgelerde parsel bazlı yenilemelere indirgenmiştir. Oysa dönüşüm, yalnızca eski binaların yıkılıp yenilerinin yapılması değildir. Zemin özelliklerinden nüfus yoğunluğuna, ulaşım altyapısından toplanma alanlarına kadar pek çok unsurun birlikte ele alınmasını gerektiren kamusal bir planlama meselesidir. Bugüne kadar gerçekleştirilen dönüşüm uygulamaları, ülke genelindeki riskli yapı miktarıyla karşılaştırıldığında son derece sınırlı kalmış; özellikle dar gelirli yurttaşlarınyaşadığıbölgelerdedönüşümyahiçbaşlamamışyadasürdürülebilirbiçimdeilerlememiştir.
DEPREME HAZIRLIK ÖNEMLİ
Depreme hazırlık konusu ise ne yazık ki afet sonrasına sıkışan, sürekliliği olmayan bir başlık olarak ele alınmaktadır. Oysa asıl belirleyici olan, deprem olmadan önce yapılanlardır. Okulların, hastanelerin, kamu binalarının ve altyapı sistemlerinin ne ölçüde güvenli olduğu ne kadarının güçlendirildiği ya da yenilendiği şeffaf ve bütüncül bir şekilde paylaşılmadığı için hâlâ net değildir. Vurgulamak gerekir ki afet yönetimi, yalnızca arama-kurtarma ya da yardım ulaştırma kapasitesiyle değil, risk azaltma ve hazırlık düzeyiyle ölçülür, ki bu faaliyetlerde bile ne kadar hazırlıklı olunduğu da 6 Şubat Depremlerinin ardından açık bir şekilde görülmüştür(!)
Silivri Depreminden sonra en çok tartışma konusu olan deprem toplanma alanları meselesi de benzer bir plansızlığın göstergesidir. Bir çok kentte bu alanların sayısı yetersizken mevcut olanların bir kısmının ise imar değişiklikleriyle yapılaşmaya açıldığı çeşitli yerel yönetimler tarafından açıklanmıştır. Afet anında insanların nereye gideceğini bilmediği, toplanma alanlarına erişimin fiilen mümkün olmadığı bir kent düzeni, depremin kendisi kadar tehlikelidir. Toplanma alanları, afet sonrası değil; afet öncesi planlamanın asli unsuru olmak zorundadır.
DEPREM TOPLANMA ALANLARINA ULAŞMAK ZOR
Ayrıca belirtmek gerekir ki Deprem Toplanma Alanları salt boş bir alanı ifade etmez: üzerinde geçici barınma alanlarının kurulabileceği, elektrik, su, ısınma, duş, tuvalet gibi temel ihtiyaçların karşılanabileceği altyapıya sahip büyük ve geniş alanlar olarak tarif edilmektedir.
Açıkça görülmektedir ki yaşanan her büyük doğa olayı, gerekli önlemlerin vaktinde alınmaması nedeniyle birer afete dönüşerek büyük can ve mal kayıplarına neden olmaktadır. Bilimi, planlamayı ve denetimi dışlayan, rantı egemen kılan bu yaklaşım, çaresizliğin ve yetersizliğin değil, siyasal bir tercihin eseridir.
Bugün üzerinden 3 yıl geçmesine rağmen 6 Şubat depremlerinden etkilenen bölgelerde sorunlar hâlâ devam etmektedir. Yaşamını geçici barınma alanlarında sürdürmeye devam eden yurttaşların barınma, sağlık, eğitim ve altyapı sorunları tam olarak çözülebilmiş değildir. Yeniden inşa süreci, yalnızca binaların yapılmasıyla sınırlı tutulmakta; kentlerin sosyal, ekonomik ve kültürel dokusunun yeniden kurulması göz ardı edilmektedir. Oysa deprem sonrası iyileşme, uzun soluklu ve çok boyutlu bir süreçtir. Üstelik depremin hemen ardından 319 bini 1 yıl içinde olmak üzere toplam 650 bin yeni konutun depremzedelere teslim edileceği vaat edilmişken, 3. yılın sonunda nihayet 455 bin bağımsız bölüm teslim edilmiş ve bununla birlikte hedefe ulaşıldığı ilan edilmiştir.
TMMOB İnşaat Mühendisleri Odası olarak bir kez daha vurguluyoruz: afetler kader değildir, bilimi, mühendisliği ve kamusal sorumluluğu esas almayan politikalarda ısrarın acı sonuçlarıdır. İvedi olarak yapılması gerekenler bellidir: Ülke çapında güncel ve şeffaf bir yapı envanteri oluşturulmalı, kentsel dönüşüm rant odaklı değil risk temelli bir kamu politikası olarak uygulanmalı, yapı üretiminin tüm aşamaları; proje, imalat ve denetim süreçlerinde mühendislik hizmetlerinin tam ve doğru bir biçimde verilebilmesi için gerekli yasal düzenlemeler yapılmalı, uygulamalar sıkı bir şekilde denetlenmelidir. 6 Şubat’ta yitirdiklerimize karşı sorumluluğumuz, aynı acıların bir daha yaşanmaması için bugünden harekete geçmektir. Bilimin ve mühendisliğin uyarılarını dikkate almadan geçen her gün, yeni felaketlerin zeminini hazırlamaktadır.
Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Edirne İl Başkanı Yücel Balkanlı, 6 Şubat Kahramanmaraş depremi nedeniyle yaptığı açıklamada, “Kaybettiklerimize sözümüz var: Unutmayacağız, unutturmayacağız, sorumluların peşini bırakmayacağız” dedi.
Başkan Balkanlı mesajında ’’6 Şubat 2023’te Kahramanmaraş merkezli meydana gelen ve 11 ilimizi etkileyen büyük depremlerde on binlerce yurttaşımızı kaybettik, milyonlarca insanımız derin bir yıkım ve travmayla karşı karşıya kaldı. Aradan geçen zamana rağmen acımız ilk günkü tazeliğini korumaktadır” dedi. Balkanlı mesajında ayrıca şunlara yer Verdi:
Bu büyük felaket, yalnızca bir doğa olayı değildir. Bilimin, şehircilik ilkelerinin ve kamusal denetimin yok sayıldığı; yanlış politikaların ağır bir sonucudur. Deprem gerçeği bilindiği hâlde gerekli önlemler alınmamış, uyarılar dikkate alınmamış ve bedelini halkımız canıyla ödemiştir. Cumhuriyet Halk Partisi (CHP)olarak altını bir kez daha çiziyoruz: Bu ülkede depremler değil, ihmaller öldürmektedir. Yaşanan yıkım kader değildir. Sorumluların hesap vermesi, adaletin sağlanması ve benzer acıların bir daha yaşanmaması toplumsal bir zorunluluktur.
CHP Edirne İl Örgütü olarak; yaşamını yitiren tüm yurttaşlarımızı saygı ve rahmetle anıyor, ailelerine ve yakınlarına bir kez daha başsağlığı diliyoruz.
Depremzedelerin barınma, sağlık, eğitim ve insanca yaşam hakları tam anlamıyla sağlanana kadar bu sürecin takipçisi olmaya devam edeceğiz.CHP olarak bizler,insan hayatını esas alan, bilime dayalı, güvenli kentler ve sağlam yapılar hedefiyle mücadelemizi kararlılıkla sürdüreceğiz.
Olgay GÜLER Edirne’de, E.Ş. tarafından umre vaadiyle dolandırıldıklarını belirten 17 kişi, polis merkezine giderek şikayette bulundu.
Edirne’de umre ibadetini yerine getirmek için 3 ay önce bir firmayla irtibata geçen 17 kişilik grup, kişi başı bin 350 dolar ödedi. Ödemeyi yaptıkları firma görevlisi E.Ş.’den bir daha haber alamayan vatandaşlar, Selimiye Polis Merkezi’ne gelerek hakkında şikayetçi oldu.
Vatandaşlar, yaşadıkları mağduriyetlerle ilgili E.Ş. hakkında savcılığa da suç duyurusunda bulunacakları belirtti.
Evlerde temizlik yaparak umre için para biriktirdiğini söyleyen Bilgin Satan, “Parayla satılmayan umutlarımızı satın aldı. O paraları inşallah yemek ona nasip olmaz. 3 aydan beri çok heveslenmiştik, bir türlü bizi götürmedi. Ben o parayı evlere temizliğe giderek biriktirmiştim” dedi. Olayla ilgili inceleme başlatıldı
Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Edirne Merkez İlçe başkanı Volkan Akgüngör, “6 Şubat, sadece takvimlerde bir yaprak değil; kalplerimizde hiç kapanmayacak bir yaranın, yarım kalmış binlerce hikâyenin ve bir sabah ansızın sessizliğe bürünen şehirlerimizin adıdır” dedi.
Başkan Akgüngör, 6 Şubat depreminin yıldönümünde yayınladığı mesajda, “O gün yaşadığımız büyük yıkım, bizlere dayanışmanın ne kadar hayati olduğunu gösterirken, yitirdiğimiz her canın hatırası omuzlarımıza ağır bir sorumluluk yükledi. Kaybettiğimiz vatandaşlarımızı rahmetle anarken, onların bıraktığı boşluğu sadece güvenli bir gelecek inşa ederek ve bu acı tecrübeyi asla unutmayarak bir nebze olsun teselli edebiliriz” şeklinde konuştu.
Akgüngör mesajında şunlara yer verdi:
Geleceğimizi afetlerin yıkıcı etkisinden korumak için en temel adım, bilimsel veriler ışığında inşa edilmiş, zeminle barışık yapılar üretmektir. Riskli binaların kentsel dönüşümle hızla yenilenmesi ve yapı denetim süreçlerinin hiçbir taviz verilmeden uygulanması artık bir tercih değil, hayati bir zorunluluktur. “Deprem öldürmez, bina öldürür.” sözünü bir slogan olmaktan çıkarıp, yaşamın her alanında bir güvenlik kültürü haline getirmeliyiz.Şehir planlamasında da doğaya direnç göstermek yerine, jeolojik gerçeklere uygun yerleşim alanları belirlemek, yarının felaketlerini bugünden önlemenin tek yoludur.
Bireysel düzeyde ise afet bilincini bir yaşam kültürü haline getirmeliyiz. Sadece deprem anında ne yapacağımızı bilmekle yetinmemeli; evimizdeki eşyaları sabitleyerek, acil durum çantalarımızı güncel tutarak ve aile afet planlarımızı yaparak hazırlıklı olmalıyız. Toplumsal olarak da toplanma alanlarının korunması ve acil müdahale ekiplerinin her an göreve hazır olması, olası bir sarsıntıda kaosu engelleyip hayat kurtaracak en önemli savunma hattımız olacaktır.
Hayatını kaybeden tüm vatandaşlarımıza bir kez daha Allah’tan rahmet, yakınlarına sabır diliyorum.
Türkiye genelinde, artan maliyetler karşısında aile işletmelerinin kapısına kilit vurulurken, canlı hayvan ihtiyacı için ithalatla karşılanmaya devam ediyor.
Edirne Genç Çiftçiler Derneği Başkanı Egemen Ilgın, aynı zamanda evinin de bulunduğu merkeze bağlı Sazlıdere köyünden yaptığı açıklamada, hayvancılık politikalarını eleştirdi. Kendi ailesine ait ahırın kapısına vurulan kilidi gösteren Ilgın, yerli üreticinin üretimden koparılması nedeniyle ithal hayvanların kente geldiğini ifade etti.
‘ÜRETENİN KOLU KANADI KIRILDI’
Edirne Ticaret Borsası’na gelen ithal angus cinsi sığırların fotoğraflarını gördükten sonra açıklama yapma gereği duyduğunu belirten Ilgın, “Köyümdeyim. Bugün Edirne Ticaret Borsası’na gelen ithal angusların fotoğrafını görünce, kapısına kilit vurduğumuz ailemize ait ahırın kapısını sizlere göstermek istedim. Biz, bizler ve komşularımız bu ahırlara kilit vurmak zorunda kaldığımız için bugün bu anguslar şehrimize geliyor. Üzgünüm. Üretenin kolunu kanadını kırarsanız, emeği cezalandırır, sürdürülemez hâle getirirseniz sonuç bu olur” dedi.
Artan maliyetler, yetersiz destekler ve sürdürülebilir olmayan tarım politikaları nedeniyle birçok üreticinin hayvancılığı bırakmak zorunda kaldığına dikkat çeken Ilgın, bu durumun yalnızca köyleri değil, ülke ekonomisini de olumsuz etkilediğini ifade etti.
CHP önceki dönem Edirne Milletvekili ve Namık Kemal Üniversitesi Ziraat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Okan Gaytancıoğlu, Türkiye’nin tarımda kendi kendine yeterli bir ülkeyken bugün pek çok temel üründe ithalata bağımlı hale geldiğini belirterek, “Kendi çiftçimize 135 milyar destek verdik, başka ülkelerden 990 milyar liralık ürün ithal ettik. Yazıktır…..” dedi.
Prof. Dr. Okan Gaytancıoğlu sosyal medya hesabından “22,5 milyar Doları yani 990 milyar TL’yi verdik ithal ettik” başlığı altında gerçekleştirdiği paylaşımında, şunlara yer verdi:
“Buğday, arpa, mısır, ayçiçeği, soya, tütün, pamuk, canlı hayvan, kırmızı et, nohut, fasulye, mercimek, soğan, patates, portakal, susam, ve diğerleri. Hepsi bizim topraklarımızda yetişiyor ama biz kendi çiftçimize kazandırmak yerine başka ülkelerin çiftçilerine kazandırıyoruz. Kendi çiftçimize 135 milyar destek verdik, başka ülkelerden 990 milyar liralık ürün ithal ettik. Yazıktır….”
Prof. Dr. Gaytancıoğlu, aynı konuyla ilgili açıklaması Nefes Gazetesi’nin dünkü nüshasında “Tarım ihtilatına 22.9 milyar dolar gitti” başlığı ile yer aldı. Yurdagfül Uygun imzalı haberde Okan Gaytancıoğlu, Türkiye’nin tarımda kendi kendine yeterli bir ülkeyken bugün pek çok temel üründe ithalata bağımlı hale geldiğini söyledi. Gaytancıoğlu, ithal edilen ürünlerin büyük bölümünün Türkiye topraklarında rahatlıkla ve verimli şekilde yetiştirilebilecek ürünler olduğuna dikkat çekti.
Uygulanan tarım politikalarını eleştiren Gaytancıoğlu, üretimi desteklemek yerine ithalatın tercih edilmesinin hem çiftçiyi hem de tüketiciyi olumsuz etkilediğini vurguladı. Tarımda planlama eksikliği ve üreticinin yeterince desteklenmemesinin, ithalat faturasını her geçen yıl artırdığını ifade eden Gaytancıoğlu, bu durumun gıda enflasyonunu da düşürmediğini kaydetti.
Gaytancıoğlu, doğru ve sürdürülebilir bir tarım politikasının hayata geçirilmemesi halinde ithalatın artmaya devam edeceğini belirterek, üretimi önceleyen politikaların acilen uygulanması gerektiğini dile getirdi.
BAL-GÖÇ ve BULTÜRK, Bulgaristan’da yurt dışı için seçim sandığı sayısının en çok 20 olması yönünde getirilen kısıtlamanın seçmenleri doğrudan etkileyeceği ve oy kullanma haklarını kesinlikle sınırlandıracağını öne sürdü. Seçim Kanunu değişiklikleri ile Avrupa Birliği üyesi olmayan devletlerde kurulan seçim sandıkları sayısına ilişkin getirilen kısıtlama, bahar mevsiminde yapılacak erken seçimlerde binlerce Bulgaristan vatandaşının oy hakkını uygulama imkanını doğrudan etkileyeceği belirtildi.
“Vazrajdane” partisi tarafından önerilen değişikliğin Hukuk ve Anayasa İşleri Meclis Komisyonu’nda ikinci okumada onaylanması üzerine AB dışı ülkelerde diplomatik temsilcilikler ve konsoloslukların dışında en çok 20 seçim sandığı açılabilecek.
BNR Kırcali Radyosu’nda yer alan Nahit Doğu’un söyleşilerine yer verilen Tanya Blagova’nın çevirdiği “Türkiye’deki Bulgaristan vatandaşları siyasete daha aktif katılım istiyorlar” başlıklı haber şöyle:
“Büyük Britanya’da seçim gönüllüsü olan Bernard Konfortov’un Bulgaristan Radyosuna konuşurken öne sürdüğü gibi, bu durum seçmenler için büyük zorluklar yaratacak – insanlar uzun mesafeler katederek uzun kuyruklarda saatlerce beklemek mecburiyetinde kalacak.
Büyük Britanya, milletvekilleri tarafından alınan kararın ilişkin olduğu devletlerden sadece biridir. Fakat seçim sandığı kısıtlaması, ABD, Kanada ve Türkiye gibi büyük sayıda Bulgaristan vatandaşının bulunduğu diğer ülkelerdeki seçim sürecine de yansıyacak. Kıyaslama yapmak gerekirse, 2024 yılının Ekim ayında yapılan bir önceki genel seçimlerde Birleşik Krallık ve Kuzey İrlanda’da 112, ABD’de 15, Türkiye’de ise toplam 168 yerde seçim sandıkları kuruldu.
BNR Kırcali Muhabiri Valia Apostolova’nın aktardığı üzere Türkiye’de büyük göçmen örgütlerinden “BAL-GÖÇ” ve “BULTÜRK” temsilcileri, seçim sandığı sayısının en çok 20 olması yönünde getirilen kısıtlamanın seçmenleri doğrudan etkileyeceği ve oy kullanma haklarını kesinlikle sınırlandıracağını öne sürüyor. Her iki örgüt yıllardır Bulgaristan politikasına daha aktif katılım konusunda ısrar ediyorlar.
Bal-Göç İzmir Temsilcisi Kenan Özgür, Kırcali Radyosu’ndan Nahit Doğu’ya konuştu:
“Bulgaristan Parlamentosu ve ülkedeki kurumlar, özellikle Türkiye’de oturan Bulgaristan vatandaşları olmak üzere sanki bazı seçmenleri oy hakkından yoksun bırakmak istiyor. Bunu kabul etmek mümkün değil. Kesinlikle adil olmayan bu durum, insanlarda kırgınlık ve hayal kırıklığı yarattı. Bunun Bulgaristan devletinin şu an Türkiye’de yaşayanlara uyguladığı yeni ayrımcılık türü olduğunu söylüyorlar. Bilindiği üzere 1984-85 sonrasında adları zorla değiştirildi, sonra Türkiye’ye kovuldular. Şimdi aynı zihniyet, aynı kötü tutum, aynı ayrımcılık devam ediyor.”
AB üyesi olmayan ülkelerdeki temsilcilikler dışında en fazla 20 seçim sandığı
“BULTÜRK” Derneği Başkanı Rafet Ulutürk daha da sert konuştu. Sözlerine göre seçim sandığı sayısı kısıtlaması, göçmenleri oy hakkından mahrum bıraktığı gibi, onlara “ikinci el vatandaşlar” olduklarını gösteriyor.
“Yurt dışında bulunan Bulgaristan vatandaşları, seçim sürecinde rahatsızlık yaratan bir etken olarak görülemez. İlkesiz ve gerekçesiz olan bu kararın teknik ya da organizasyon yönünde hiçbir mantığı yoktur. Seçimlerin öncesinde getirilen öneri, gizli siyasi amaçların güdüldüğünü düşündürüyor. Seçimlere katılımı kolaylaştırmak yerine devlet, kaos ve uzun sıraların oluşmasına yol açan ve sonuç itibari ile vatandaşların oy hakkını elinden alan engeller getiriyor. Büyük Britanya, ABD ve Kanada gibi devletlerde mevcut olan çok sayıdaki Bulgar toplulukları, geniş coğrafyaya dağılmış olup sık sık diplomatik misyonlardan yüzlerce kilometre uzaklıkta bulunuyorlar”diyen Rafet Ulutürk’e göre Türkiye’de sandık sayısının 20’ye düşürülmesinin binlerce vatandaşın saatlerce yolculuk yapmak zorunda bırakılmaları ve bazılarının oy verme imkanından mahrum edilmeleri demek.
“Bu önlemin kontrol veya yasaya uygunluğun garantilenmesine yönelik olduğu yönündeki telkinleri kesinlike kabul etmiyorum. Avrupa Birliği’ne üye olmayan devletlerde seçim sürecinin şaibeli olduğuna veya özel kısıtlamalara ihtiyaç olduğuna dair deliller mevcut değildir. Her ne kadar formal ve görünürde tarafsız olan gerekçelerin arkasında gizli olsa da, getirilen değişikliklerin asıl amacının Türkiye’deki Bulgaristan vatandaşlarının oy hakkının sınırlandırılması olduğu apaçıktır”.
“BAL-GÖÇ” ve “BULTÜRK” Göçmen derneklerinin temsilcilerine göre Türkiye’de bulunan Bulgaristan vatandaşları, ülkedeki karmaşık siyasi hadiseleri anlamakta zorlanıyorlar. Bulgaristan’daki süreçler, oradaki seçmenlerin kafalarını karıştırırken icra yönetiminde Türk adları taşıyan temsilcilerin bulunmaması, vatandaşları siyasetten soğutuyor. Sonuça seçimlere katılım oranı ve partilere duyulan güven düşüyor.
Hak ve Özgürlükler Hareketi DPS içindeki bölünme ve yeni siyasi oluşumların ortaya çıkması, Rumen Radev’in cumhurbaşkanlığından istifa etmesi gibi gelişmeler, Türkiye’deki seçmenlerin seçim tutumuna yansıyacak.
“Geleneksel olarak oylarımızı hep Hak ve Özgürlükler Hareketi DPS’ye verdik” diyen Kenan Özgür, bahar mevsiminde yapılacak erken seçimlere katılım oranının düşük olacağı tahmininde bulundu ve şöyle devam etti:
“İnsanlar ümitsiz, bir şeylerin yoluna gireceğinden umutları kalmadı. Yapılacak seçimlerde Türkiye’deki göçmenleri temsil eden güçlü adaylar olmazsa, katılım oranı daha da düşük olacak.”
“Bugün apaçık ortada olan bir gerçek var – Bulgaristan Türkleri göz önüne alınmadan ve eşit haklı vatandaşlar oldukları tanınmadan tek başına iktidar olmak mümkün değil. Bunun anlaşılması için 35 yıl yeter sanırım. Sık sık sırf oy deposu veya tek bir parti içinde kapalı kalan bir topluluk olarak algılanan Türkler, bu ülkede geçici bir faktör değil, tarihi, kültürel ve demografik bir gerçektir” sözlerini kullandı Rafet Ulutürk. .
Türkiye’deki seçmenler cumhurbaşkanlığından istifa eden Rumen Radev’in siyasete girmesini bekliyor ve temsilcileri tarafından Türkiye’deki göçmenlerle görüşmenin yapılmasına ihtimal veriyorlar.
“Eğer Radev veya tarafınca temsil edilebilecek yeni siyasi çizgi, gerçekten kalıcı çözüm arayışı içindeyse bakış açısı, kökten değişmelidir. Gidilecek yol belli – Rumen Radev’in yanına saygı duyulan ve şimdiye kadar aktif parti politikasında yer almayan Bulgaristan Türkleri’ni çekmelidir. Rumen Radev’in istifa etmesi üzerine ortada olan en önemli soru şu: Bulgaristan sadece yeni seçimler mi istiyor, yoksa nihayet gerçek toplumsal uzlaşı sağlamaya mı cesaret edecek” diye konuştu Ulutürk.
Kenan Özgür de Rumen Radev’in Türkiye’den ve Kırcali bölgesi ve diğer büyük şehirlerden olan kişilere listelerin ön sıralarına girme şansını verirse eğer, Bulgaristan Türkleri’nden destek alabileceğini söyledi.
“İnanın, bizim insanlara şans veren, destek alacak. Öbür türlü bir şey olacağını zannetmiyorum” dedi Özgür, BNR Kırcali Radyosu’na verdiği röportajda.”