
30 Mart 2026 Pazartesi


Hudut Gazetesi’nin arşivini karıştırıyorum…
Tarih: 6 Mayıs 2025.
Edirne’nin olimpiyatlarda yarışan ilk kadın sporcusu, dünya şampiyonu judocu İlknur Kobaş Tepe, İl Genel Meclisi’nde konuşuyor.
Söyledikleri basit ama sarsıcı: Salon sporlarına destek yok.
Daha da önemlisi…
Başarılı sporcuya bile destek yok.
Uluslararası arenada derece yapan sporcuların dahi federasyonlardan yeterli desteği alamadığını söylüyor.
Ama asıl dikkat çektiği yer başka:
Edirne’de spora ayrılan kaynakların neredeyse tek bir alana yönelmesi…
Futbol.
Ve ardından soruyor:
“Edirne’mizden kaç tane üst düzey sporcu çıktı? Üst liglerde kaç futbolcumuz var?”
Sahi, kaç tane var?
**
Bir tarafta minderin üstünde, tatamide, parkede ter döken çocuklar…
Diğer tarafta milyonların konuşulduğu futbol kulüpleri.
Edirne’de denge çoktan bozulmuş durumda.
Yıllardır aynı refleks:
“Edirnespor’u ayağa kaldıralım.”
Peki sonuç?
18 yıl aradan sonra çıkılan lig…
Ve şimdi, 6 yıl sonra yeniden amatör lige dönüş.
Küme düşmesi haftalar öncesinden kesinleşmiş bir tablo.
Onca para, onca umut, onca zaman uçup gidiyor.
**
İşin daha çarpıcı tarafı şu: Aynı kaynaklarla kaç sporcu yetiştirilebilirdi?
Kaç genç hayatını değiştirebilirdi?
Bir sporcunun uluslararası başarı elde etmesi için gereken destek, çoğu zaman bir futbolcunun yıllık maliyetinin bile altında.
Ama biz ne yapıyoruz?
Bir kişiye değil…
Bir sisteme değil…
Bir alışkanlığa yatırım yapıyoruz.
Adı: Futbol.
**
Oysa mesele sadece Edirne değil.
Türkiye’nin birçok şehrinde aynı hikâye yazılıyor.
Salon sporları; basketbol, voleybol, judo, güreş, masa tenisi…
Hepsi “kendi yağında kavrulmaya” bırakılıyor.
Sonra da çıkıp diyoruz ki: Neden dünya çapında sporcu çıkaramıyoruz?
Çünkü aramıyoruz.
Çünkü desteklemiyoruz.
Çünkü görmek istemiyoruz.
**
İlknur Kobaş Tepe’nin sözleri aslında bir serzeniş değil…
Bir tespit.
Hatta bir uyarı.
Diyor ki: Aynı parayla bir sporcunun hayatı değişir.
Bu cümle basit değil.
Bu cümle, bir şehrin spor politikasını sorgulatır.
**
Şimdi soralım: Edirne bir spor kenti mi?
Yoksa futbol hayaline yatırım yapan bir şehir mi?
Bir gencin kaderi neden sadece topa vurmasına bağlı olsun?
Minderde kazanan, raketiyle yükselen, potaya basan, filesiyle parlayan çocuklar neden görünmez?
**
Belki de artık şu soruyu sormanın zamanı geldi:
İnadına futbol mu?
Yoksa gerçekten spor mu?
**
Çözüm mü?
Zor değil aslında…
Yerel yönetimler kaynakları çeşitlendirecek.
Esnaf ve sanayi tek bir kulübe değil, farklı branşlara destek olacak.
Okullar salon sporlarına yönlendirecek.
Ve en önemlisi…
Başaran sporcu yalnız bırakılmayacak.
**
Edirne’nin önünde iki yol var:
Ya bir topun peşinden koşmaya devam edecek…
Ya da bir sporcunun hayatını değiştirmeye karar verecek.
Tercih bizim!


Orduevi binası depreme dayanıksız olduğu gerekçesiyle yıkıldı.
Şimdi yerinde yeller esiyor.
Söz konusu bina, yaklaşık yarım asır önce “ben yaptım oldu” anlayışıyla kentin en müstesna yerlerinden birine inşa edildi.
Bunun için 1914 yılına kadar Küçük Zabit Okulu, ardından 1968’e kadar da Kurtuluş İlkokulu olarak eğitim veren tarihi binaya yazık oldu!
Binlerce öğrenci yetiştiren bu köklü okul o günden bu yana Sarıcapaşa Mahallesi’nde hizmet veriyor.
**
Peki, yıkılan Orduevi binasının yeri nasıl düzenlenecek?
Vali Yunus Sezer, bir buluşmada gazetecilere halka açık bir tesis olacağını, bir bölümünün otopark olarak düzenlenebileceğini söyledi.
Henüz net bir şey yok.
Buna ilişkin farklı görüşler ileri sürülüyor.
Örneğin, Zafer Partisi Edirne İl Başkanı Serkan Konak, yıkılan orduevinin yerine, kentin tarihî ve kültürel kimliğini yansıtan bir hafıza alanı oluşturulması, merkezinde de Talat Paşa heykelinin yer alması önerisinde bulundu…
Konu, Edirne Kent Konseyi Genel Kurulu’nda gündeme alındı.
Kent Konseyi’nin otopark önerisine hiç de sıcak bakmadığını anlıyoruz.
Başkan Özer Demir, binanın yıkılmasının sadece bulunduğu parselin değil o bölgenin tarihi dokuya uygun, kentlileri de sürece katarak, Tarih Kenti Edirne’ye yakışır şekilde planlanması için fırsat olduğunu söyledi.
**
Edirne’nin bazı yerleri vardır; yanından geçersiniz ama aslında içinden tarih geçer, siz fark etmezsiniz.
Mesela, Tophane Bayırı…
Bugün bir yokuş, bir mahalle, belki çoğumuz için sadece bir yol.
Ama bir zamanlar bu şehirde demir erirdi, top dökülürdü.
Sadece metal değil, imparatorluğun gücü şekil alırdı o ateşin içinde.
İstanbul’un fethine giden topların nefesi, bu şehrin bağrından çıkardı.
Şimdi o bayırdan çıkan ne?
En fazla bir egzoz dumanı.
Biraz aşağı inin, işte tam orası Orduevi binası…
**
Tophane Bayırı, Edirne’nin en eski yerleşim ve askeri üretim alanlarından biri olarak biliniyor.
Osmanlı döneminde “top dökümhanelerinin bulunduğu alan” olarak öne çıkıyor.
Özellikle Edirneli Fatih Sultan Mehmet döneminde, İstanbul’un fethinde kullanılan şahi topların döküldüğü yerlerden biri olarak anılıyor.
Bu nedenle sadece bir coğrafi nokta değil, aynı zamanda Osmanlı askeri sanayisinin kritik merkezlerinden biri kabul ediliyor.
İşte, günümüzde yapılan “İstanbul’un Fethi Edirne’den Başlar” temsili yürüyüş ve etkinlikler de bu tarihsel hafızayı canlı tutmaya yönelik olarak öne çıkıyor.
**
Fatih Sultan Mehmet’in at üzerinde fethe gidişini tasvir eden heykel ve Şahi topları, düzenleme çalışmaları kapsamında Ekim 2021’de Selimiye Cami meydanından kaldırıldı..
Şimdi bir depoda bekletiliyor.
Tophane Bayırı, Orduevi kesiminden başlayarak Kıyık’a doğru uzuyor.
Kent Konseyi’nin de altını çizdiği gibi Orduevi binasının yıkıldığı alanın boşalması Tarih Kenti Edirne’ye yakışır şekilde planlanması için fırsat.
Yüzü İstanbul’a dönük Fatih, atı ve topları ile bu alanda konuşlansa…
Hemşehrileriyle aynı yerde buluşsa…
Tophane Bayırı’ndan başlayan temsili yürüyüş burada noktalansa…
Nokta!
.


Ramazan Bayramı’nı 20-22 Mart tarihleri arasında kutlayacağız.
Yani bugün itibariyle bayram haftasına girmiş bulunuyoruz.
Yerel gazeteler Pazar günlerinin yanı sıra dini bayramlarda da çıkmıyor.
Bundan dolayı 20 Mart Cuma’dan itibaren 3 gün çıkmayacağız, 23 Mart Pazartesi günü yeniden okurlarımızla buluşacağız…
Bayramınızı bugünden kutlamak istiyoruz…
**
Evet, bayram yaklaşıyor.
Çarşıda bayram telaşı var.
Saraçlar Caddesi kalabalık…
Vitrinlerde bayramlıklar, tezgâhlarda şekerler, lokumlar…
Ama herkes için bayram aynı gelmiyor.
**
Bir emekli düşünün.
Her ay hesabına yatan 20 bin lira ile hayatını sürdürmeye çalışan bir emekli.
Ayın başında maaş yatar.
Bir gün geçer… iki gün geçer…
Sonra kira kapıyı çalar.
Ardından elektrik faturası…
Su…
Doğalgaz…
Bir de mutfak var.
En acımasızı o zaten.
Market raflarının önünde durur, etiketlere bakar.
Sepete koyacağı peynirin gramını bile düşünür.
**
Bir zamanlar bayramdan önce torunlarına bayramlık alan, evine misafir hazırlığı yapan adam şimdi pazar torbasını nasıl dolduracağını hesaplıyor.
Tatil mi?
Onu çoktan hayatından çıkardı.
Deniz kenarı, otel, yolculuk…
Bunlar artık televizyon görüntüsü gibi.
**
Ama bayram başka.
Çünkü bayramın bir de torun tarafı var.
Kapı çalınacak.
“Dedeciğim bayramın kutlu olsun” diyecek küçük bir ses.
Belki bir gün önce Saraçlar’dan geçerken torunu için küçük bir şey bakacak vitrinlere.
Sonra o küçük el uzanacak.
Çocuklar bilir…
Bayramda dedeler, nineler o ele harçlık bırakır.
İşte o an emeklinin içi biraz burkulur.
Eskiden cüzdanından gönül rahatlığıyla çıkan paranın yerinde şimdi uzun hesaplar vardır.
**
Bir de bayram ikramiyesi vardı.
Belki biraz nefes aldırır diye beklenen…
Cumhurbaşkanı Erdoğan partisinin grup toplantısında emekliye müjdeden söz edince herkes pür dikkat kesildi.
Ama ne var ki o da bu yıl yine 4 bin lira.
Bugünün pazarında bir torbayı bile doldurmayan bir para.
Emekli yine hesap yapar.
Toruna ne kadar versem…
Ay sonunu nasıl getirsem…
Sonra torunun avucuna bir harçlık sıkıştırır.
Gülümser.
Ama içinden geçen cümleyi kimse duymaz:
“Bayram gelmiş… neyime!”


Bazen sararmış bir gazete sayfası, yıllar sonra bugünü anlatır.
Kırkpınar için yazılmış eski bir haberi okurken tam da bunu düşündüm.
**
UNESCO İnsanlığın Somut Olmayan Kültürel Mirası Listesi’nde yer alan Kırkpınar Yağlı Güreşleri Festivali’nin yapıldığı Er Meydanı’nın Sarayiçi’nin dışına taşınması tartışması yeniden gündemde.
Edirne Kent Konseyi tarafından 21 Şubat’ta “Er Meydanı’nın Geleceği” başlıklı bir forum düzenlendi.
Edirne Belediyesi Atatürk Kültür Merkezi’ndeki toplantıda, Tarihi Kırkpınar Yağlı Güreşleri’nin yapıldığı alanın mevcut durumu, planlama süreçleri ve Er Meydanı’nın geleceği konuşuldu.
Edirne Sarayı’ndaki ihya çalışmalarının büyümesiyle birlikte Sarayiçi de daha görünür hale geldi; daha fazla dikkat çekmeye başladı.
Aslında bu yazıyı daha önce kaleme alacaktım.
Ama taşkın olayları nedeniyle kısmet bugüneymiş…
**
Soru basit ama cevabı kolay değil:
Kırkpınar, bir asırdır “etle tırnak” olduğu Sarayiçi’nden taşınmalı mı?
Aydemir Ay kardeşim geçtiğimiz günlerde yaptığı bir paylaşımda şu değerlendirmeyi aktarmıştı:
“Sarayiçi’nde yer alan Has Bahçe, Osmanlı döneminde de padişahların halkla buluştuğu; güreşlerin, ok atışlarının ve çeşitli sosyal-kültürel etkinliklerin gerçekleştirildiği bir alan olarak kullanılmıştır. Kırkpınar’ın 1924 yılında burada başlatılarak sürdürülmesi bir tesadüf değil, tarihsel sürekliliğin doğal bir sonucudur. Kültürel mirası korumak, onu yalnızca başka bir yere taşımakla değil; hafızasını, mekânını, ruhunu, kimliğini ve ritüellerini birlikte yaşatmakla mümkündür.”
Aynen katılıyorum.
Buna bir öneri de ben ekleyeyim:
Edirne Sarayı’ndaki ihya çalışmalarına paralel olarak Er Meydanı’nın da o tarihi dokuya uygun mimari anlayışla yeniden ele alınması mümkün.
**
1990’lı yılların başında yaklaşık altı yıl boyunca Edirne Gazeteciler Derneği’nin başkanlık görevini yürüttüm.
Dernek olarak 1992 yılında Kırkpınar’a aynı adla ilk gazeteyi kazandırdık.
Kırkpınar Gazetesi ile bu büyük kültürel mirasa “kırmızı dipli mum” olmasa da her yıl biraz daha ışık tutmaya çalıştık.
Bugün bu yazıyı kaleme alırken önümde sararmış bir Kırkpınar Gazetesi sayfası duruyor.
Kırkpınar Güreşleri için basılmış.
Tarihi: 7 Temmuz 1996.
Başlığı ise oldukça manidar:
“Kırkpınar’da Havanda Su Dövmek.”
Haberde anlatılanlar ise daha da ilginç.
**
Edirne Belediyesi Meclisi, 6 Ocak 1995’te yaptığı toplantıda bir Kırkpınar Komisyonu kuruyor.
Komisyon iki ay boyunca çalışıyor, toplantılar yapıyor, görüşler alıyor ve kapsamlı bir rapor hazırlıyor.
Rapor 21 Mart 1995’te Belediye Başkanlığı’na sunuluyor.
Toplantılara kimler katılıyor dersiniz?
Üniversite temsilcileri…
Sivil toplum kuruluşları…
Demokratik kitle örgütleri…
Basın mensupları…
Yani kentin aklı diyebileceğimiz hemen herkes.
Amaç ise çok açık:
Kırkpınar’ı Edirne’ye ve tarihine yakışır bir organizasyon haline getirmek.
**
Raporun içeriğine bakınca insanın aklına şu soru geliyor:
“Bunlar gerçekten 31 yıl önce mi yazılmış?”
Çünkü önerilerin büyük bölümü bugün hâlâ konuşuluyor.
Bakın o raporda neler var:
Kırkpınar yalnızca bir güreş organizasyonu değil, aynı zamanda bir kültür ve sanat festivali olmalı.
Belediye bünyesinde Kırkpınar Müzesi ve arşivi kurulmalı.
Tanıtım profesyonelce yapılmalı; broşürler, filmler ve görseller hazırlanmalı.
Balkan ülkelerinde tanıtım toplantıları düzenlenmeli.
Şehirde kitap fuarları, konserler, tiyatrolar, sergiler ve imza günleri yapılmalı.
Kırkpınar sadece Sarayiçi’ne sıkışmamalı, tüm kente yayılmalı.
Sarayiçi çevresi düzenlenmeli; temizlik sağlanmalı, otopark sorunu çözülmeli.
Pehlivan Mezarlığı çevresi düzenlenmeli.
Tribün sistemi yeniden planlanmalı.
Satıcılar için hijyen kuralları getirilmeli.
**
Şimdi durup düşünelim.
Bu önerilerin hangisi bugün kulağa yabancı geliyor?
Hemen hiçbiri.
Çünkü bu şehirde Kırkpınar konuşulurken hâlâ aynı cümleleri kuruyoruz.
Yıllar değişiyor.
Raporlar değişiyor.
Ama öneriler pek değişmiyor.
Demek ki mesele fikir üretmek değil.
Mesele o fikirleri hayata geçirmek.
Aradan geçen 30 yıla yakın zamana rağmen hâlâ aynı başlıkları konuşuyorsak, belki de asıl sorun şudur:
Tunca Nehri’nin taşkın suları Sarayiçi’ni döverken, biz de yıllardır aynı meseleleri konuşup duruyoruz.
Tıpkı o eski gazete başlığındaki gibi…
Kırkpınar’da bazen gerçekten havanda su dövüyoruz.


Son yağışlar, kar erimeleri ve Bulgaristan’daki barajlardan bırakılan sularla birlikte Meriç ve Tunca yine yataklarını zorladı.
Sarayiçi sular altında kaldı.
Kırkpınar Er Meydanı göle döndü.
Bağ evlerinin olduğu bölgelerde su yine kapıya dayandı.
AFAD ve ekipler canla başla çalıştı.
Mahsur kalan hayvanlar kurtarıldı.
Gece gündüz emek veren herkese teşekkür borçluyuz.
Sahadaki mücadeleye sözümüz yok.
Ama mesele sadece sahadaki mücadele mi?
**
Taşkın nedeniyle yine pek çok görüş ve öneri dinledik.
Meriç Nehri kıyısındaki evinde mahsur kalan eski Edirne Belediye Başkanı Hamdi Sedefçi, bot yardımıyla tahliye edildi.
İşte, bunlardan en ilgincini de kendisinden duyduk.
“Kanal Edirne iyi ki yapıldı” şeklindeki sözler tekrarlanırken, Sedefçi’den aksi yönde görüş geldi.
Karaya çıkmasının ardından açıklamalarda bulunan eski başkan, projenin Edirne’nin işine yaramadığını, “Boşu boşuna milyonlarca lira para harcandı. Maalesef fos çıktı” diyerek noktayı koydu.
**
Eski Edirne Kent Konseyi Başkanı Yılmaz Eren ise bir paylaşımla Edirnelileri tam 18 yıl öncesine götürdü.
Edirne Kent Konseyi ve TMMOB Edirne il bileşenlerinin 2 Şubat 2008 tarihinde “Edirne’de Yaşanan Taşkın Olayları” başlığıyla gerçekleştirdiği toplantıyı hatırlattı.
Peki…
Taşkın olaylarının masaya yatırıldığı o toplantıda neler önerilmişti?
Uluslararası taşkın yönetimi modeli…
Komşuluk ilişkilerinin önemi…
Bulgaristan’daki baraj işletme politikaları…
BM ve AB kararlarından doğan sorumluluklar…
Kıyı Kanunu’nun uygulanması…
Nehir yataklarının temizlenmesi…
Merkezi ve yerel yönetimle birlikte bir Meriç Havza Yönetim Modeli…
**
Dile kolay…
Söz konusu toplantının üzerinden 18 yıl geçmiş…
Bir çocuğun büyüyüp sandık başına gitmesi için yeterli süre.
Ama bir taşkın aklının olgunlaşması için yetmemiş.
Aynı öneriler.
Aynı uyarılar.
Aynı mazeretler.
Takvim değişti.
Koltuklar değişti.
Yetkiler değişti.
Elbette bir şeyler de değişti…
Kanal Edirne yapıldı, elektrik santrali hayata geçirildi…
Meriç’in Söğütlük kesiminde milyonlarca lira harcanarak yap-boza dönen düzenlemeler tartışılırken, sonunda burası “kürek sporu” için parkur haline getirildi.
**
Sorular basit:
18 yıl önceki önerilerin hangisi tam anlamıyla hayata geçti?
Hangisi sürdürülebilir hale geldi?
Hangisi takip edildi?
Yoksa, boşuna mı kürek çektik?